17 Mayıs 2024

"Siyasi rehineler"e tahliye umudunu yeşerttiğimiz bu sanrılı günlerde "ajanlık" suçlamasıyla hepimiz cezaevlerine mi tıkılacağız?

Bu karanlıkla 22 yıllık deneyimimiz var, kolay değil!.. Ama inanıyoruz; hava ılımlı! Ama inanıyoruz; barış olabilir! Ama inanıyoruz; siyasi davalardan tahliyeler çıkabilir! İnanırken inanırken bir bakmışız ki "ajan bile" oluvermişiz! Olmadığımız da bir o kalmıştı zaten…

Bizler her konuda umudu hızlıca yeşertebilen canlılarız. Belki insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri de mücadele verdiği alanda yakaladığı küçücük bir olasılığa dahi sımsıkı sarılma yönelimi olabilir.

Bazen saflığa, hatta kendimize kıyak geçmeyelim, akılsızlığa varacak bir iyi niyetle her şeye rağmen umut yeşertme aşamasına hemen geçiveririz, geçiyoruz da.

Karşımızdakinin geçmişini dondurur, "iyi sonuçlar doğuracak bir girişimi olacak mı" diye heyecanla beklemeye başlarız.

Belki de 22 seneyi delirmeden bu şekilde geride bırakabildik, bilemiyorum.

Şimdi yine benzer bir umut yeşertme noktasındayız.

Nedir o nokta gelin bunu biraz açalım…

Biliyorsunuz, yerel seçimlerden sonra siyasi iklimde değişiklikler yaşanmaya başladı.

Küçücük hareketler bizlerde, beklemede tuttuğumuz onlarca haksız, hukuksuz, karanlık meselemizin aydınlanma ihtimaline dair bir ışık yaktı.

Nedir bu beklentilerimiz, hemen aklımıza gelen ilk birkaç tanesini sıralayalım; Gezi davası tutukluları, vekilliği gasp edilen Can Atalay, Osman Kavala, Kobani davası tutukluları Selahattin Demirtaş ve benzer durumda olanların özgürlüklerine yeniden kavuşması gibi…

Şahsen ben sadece "ünlü" isimler için değil, "siyasi tutsak" kabul ettiğim tüm düşünce insanları için aynı beklentideyim, yalan yok.

Bu beklentiden vazgeçmek her şeyden vazgeçmek demek benim için.

Bu uğurda "şeytanla masaya oturulması" olasılığında da, her zaman oturulmasından yanayım!

Sadece bir insanın özgürlüğü için bile o masayı oturmaya değer bulurum, her şeye rağmen!

Buraya kadar tamam ama yazının başında da belirttiğim gibi 22 yıllık uzun bir yoldan geliyoruz, kör saflığın da lüzumu yok!

Biz umudu yeşertip, Osman Kavala'ya ansızın atanmış AKP'li avukata, içinde hukuki ve mantıklı bir düzlemin olmadığı, "yaratılmaya çalışılan" çıkış noktalarına, hukuki garabetlere sessizliğimizle, "yeter ki sonu özgürlük olsun" düşüncesiyle razı gelirken yaşanan gerçekleri de göz ardı etmeyelim.

Misal; son derece tehlikeli bir konu da bu "etki ajanlığı" meselesi…

Biliyorsunuz yeni bir yargı paketi yolda.

Bilmeyenlere kısa bir özet geçeyim; 9. yargı paketine "etki ajanlığı" diye bir suç eklenmesi gündemde.

Şayet bu paket Meclis'ten olduğu gibi geçerse ne olacağını söyleyeyim size; tanınmış, bilinmiş insanlar topluma açık alanlarda, sosyal medya veya medyada politik bir konuda muhalefet ettiğinde bu "ajanlık faaliyeti" olarak kabul edilecek.

Ve hepimiz, daha doğrusu dışarda kalanlarımız, ajanlıkla suçlanıp, tek tek evlerimizden toplanıp hapishanelere tıkılacağız!

Biz içeridekileri bir şekilde dışarıya alabilecek miyiz acaba diye umutla beklerken, bizler de içeri tıkılacağız!

Bize diyebilecekler ki "etki ajanlığı yoluyla devlet aleyhine propaganda yaparak kamuoyu oluşturdun!.."

Sadece bize değil tabii, misal bir tweet atan, atabilen herkese diyebilecekler bunu!

Kobani davasında herkese tahliye beklerken, -umut haklı bir beklentidir elbette- hükümetin önemli bulduğu bazı isimlerin tahliyesinin an itibarıyla, yani karşılığında bir şey almadan -bu konuya da geleceğiz- ne kadar mümkün olduğunu da düşünelim isterim. Tahliyelere sevinmedik mi, çok sevindik. Zaten çoğu da tahliyesi geldiği halde salıverilmiyordu, buna da şükür. Ama yeterli mi? Asla! Biri tahliye oluyorsa hepsi olmalıydı, çünkü biz biliyoruz ki bu dava dosyası tamamen siyasi bir kararın sonucudur.

Ama durum da olanca netliğiyle ortada…

Fazla söze gerek yok, koz olarak kullanılacaklar, pazarlık malzemesi edilecek olanlar kaldı, gerisi tahliye!

İster istemez çaresizce kendimize yaratmaya çalıştığımız yaşam koridorlarında nefes almaya çalışan bizler, evet umutlanalım, umut haklı bir beklentidir, yaşamsal bir ihtiyaçtır dedik zaten, ama gerçeklikten de kopmayalım diye hem size hem kendime hatırlatma yapıyorum.

Çünkü sonra çok feci çakılıyoruz yere, yine öyle olmayalım diyorum!

Mevcut iktidar bize 22 yıllık karanlık tecrübesiyle "olumlu rüzgârlar" sanrısı sunarken bir yandan hayata geçirmeye çalıştıklarına ve hatta geçirdiklerine de bakalım istiyorum.

Gerçeklikten kopmayalım lütfen!

Bakınız taze bir habere, umudumuzla eş zamanlı yaşanan bir diğer gelişmeye daha bakmak bu bağlamda önemli…

Bizler "şeytanla masaya oturmaya" bile tamah etme noktasından bir özgürlük ihtimalini yeşillendirme çalışırken Can Atalay hakkında Anayasa Mahkemesi'nin verdiği ihlal kararına uymayan yüksek mahkemenin daire başkanı Muhsin Şentürk Yargıtay Başsavcılığı'na atandı.

Diğer yandan iktidar ortaklarının imkân verdikleri karanlıkların iç kavgasını da izliyoruz.

Ayhan Bora Kaplan'ın gözaltına alındığı anda okuyabildiklerimizle beraber Ankara emniyetinde yaşananları da okuyabiliyoruz, çok şükür!

Sinan Ateş iddianamesini ve gizlenenleri de okuyabildiğimiz gibi…

Devlet içinde ayrılmış kolların birbirine savaş açmak üzere olduğunu ve bizim dışımızda gerçekleşirken bile bu savaştan sıçrayacak ateşin de ilk olarak bizleri yakacağını biliyoruz, görüyoruz, anlıyoruz. Bizim de bu karanlıkla 22 yıllık deneyimimiz var, kolay değil!

Zaten çok da anlamaya çalışacak bir şey yok, Devlet Bahçeli sık sık ve açıktan bu "sakıncalı konulara" değinen gazetecileri hedefe koyuyor.

Ama inanıyoruz; hava ılımlı!

Ama inanıyoruz; barış olabilir!

Ama inanıyoruz; siyasi davalardan tahliyeler çıkabilir!

İnanırken inanırken bir bakmışız ki "ajan bile" oluvermişiz!

Olmadığımız da bir o kalmıştı zaten.

Ama onlar da haklılar kendilerince, "terörist' diye suçlaya suçlaya, terör kavramının içini de boşaltılar.

Artık neredeyse "terörist' olmayan kalmadı gibi, "e biraz da ajan yaratalım" demiş olsa gerek birileri…

Üstelik kabul edelim, "ajan" kimdir, nedir biliyor muyuz?

Tanımını netleyebilir miyiz?

"Ajan" de geç!

Ki neler deyip geçtiler…

Burada biraz daha açık sözlü olmak gerektiği görüşündeyim.

Mevcut iktidarın elinde birtakım kozlar var. Nedir o kozlar, yazması acı, eminim okuması da öyle ama gerçek, "muhalif esirler!"

"Bu muhalif esirleri verebilirim ama siz bana ne vereceksiniz karşılığında" sorusu masamızda.

Daha doğrusu masa bizim masa değil. Pazarlıklar muhalif partilerin, en çok da CHP'nin masasında.

Soru şu; Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi geleceğinin ve hatta tüm geleceğinin tamamının önündeki engelleri, riskleri, sorunları, taşları kaldıracak mısınız?

Bu hususta adımlar atmak üzere önünüze getirdiğimiz Anayasa taslağını imzalayacak mısınız?

Şayet bu olursa esirlerinizi de geri alabileceksiniz!

Benim okuduğum budur.

Sizin okuduğunuz nedir bilemiyorum.

Ama bu tabloda sadece "hava estiriliyor", muhalefet bu esen havayla masaya oturtulup, pazarlığa hazırlanıyor. Bu kurgulanmış ılımlı hava esintisinden kafayı kaldırıp baktığımızda ise yaşananlar daha büyük bir garabete işaret ediyor.

Bakıp da gördüklerimiz; olmayan demokrasimiz ve olmayan hukuk sistemimizin daha da dibe çakılacağının sinyallerini veriyor.

Tuğçe Tatari kimdir?

Tuğçe Tatari, 1980 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Akademi Radyo Televizyon mezunu.

Gazeteciliğe 2000 yılında Habertürk'te muhabir olarak başladı. 2004 yılında Vatan gazetesine geçti. Gazete, dergiler ve ekler olmak üzere, dört yıl muhabirlik yaptı. 2009 yılında Akşam gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Güncel konulara, sosyal hayata ve popüler kültüre dair eleştirel yazılar yazması için aldığı köşe yazarlığı teklifini kabul ettikten bir sene sonra siyasi yazılar yazmaya başladı.

Akşam gazetesine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu TMSF'nin devlet adına el koymasının ardından, 2013 Haziran ayının sonunda Gezi Parkı olaylarına "mesafeli" durmadığı gerekçesiyle işten çıkartıldı. "Eski ana akım medyada yasaklı" konumuna gelen ve izleyen dönemde T24'te yazmaya başlayan Tuğçe Tatari'nin, Kürt sorununu ele aldığı ve halen "yasaklı yayınlar" arasında bulunan "Anneanne Ben Aslında Diyarbakır'da Değildim" adlı bir kitabı bulunuyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Sebahat Tuncel: İmha 90’larda daha fizikiydi, şimdi siyaseten imha var

“Sol olarak, sosyalistler olarak yeni bir hikâyeye ihtiyaç var. Maalesef sol çok zayıf… Tabii Türklerde egemenlik durumu da var. Devletin sahibi Türklerdir. Bu sebeple de devletin yaptığı haksızlığı, hukuksuzluğu tolere edebiliyor galiba… Türkiye toplumu devletin yarattığı baskıyı doğal bir sonuç olarak görüyor ve bu baskı rejimine şiddetle itiraz etmiyor. Oysa devlet emeğini sömürüyor, duygularını sömürüyor, özgür yaşam hakkını elinden alıyor. Bunu kabulleniş var, bu bir problem… Türkiye’de devlet ailenin bir parçası olarak görülüyor ama Kürtler o ailenin dışında…”

O halde seçmene soralım; Kemal Kılıçdaroğlu'ndan razı mısınız?

Kılıçdaroğlu'nu CHP'de kim hançerlemiştir veya hançerlenmiş midir bilemem; zira kendisi sonuç itibarıyla o kadar başarısız bir Genel Başkan oldu ki, onu hançerleyenler, sadece hâlâ bir şansı olduğunu sanmasını sağlayanlar olabilir, diye düşünüyorum… Bir hançer durumu söz konusuysa, bu hançer ancak ve ancak seçmenin sırtına saplanmış olabilir...

Muhalif medyacıların "ben neden o uçakta değildim" konulu cinnetlerini utanarak izlemekteyiz

 Harcamasını yapamayacağı geziye katılmayan gazetecilik anlayışına elbette saygı duyarız, ancak haber motivasyonuyla siyasetçiler tarafından ağırlandığı geziye katılanları da peşin peşin yargılamamalıyız…