22 Mayıs 2024

Muhalif medyacıların "ben neden o uçakta değildim" konulu cinnetlerini utanarak izlemekteyiz

 Harcamasını yapamayacağı geziye katılmayan gazetecilik anlayışına elbette saygı duyarız, ancak haber motivasyonuyla siyasetçiler tarafından ağırlandığı geziye katılanları da peşin peşin yargılamamalıyız…

Ekrem İmamoğlu Roma'da gazetecilerle

İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir heyet eşliğinde Roma'ya gitti. Giderken de yanlarında Türkiye'den bazı gazetecileri götürüldü.

Peki, İstanbul Belediyesi neden Roma'ya gitti?

2027 Avrupa Olimpiyat Oyunları'nın imza töreni için Roma'ya davet edildiklerini ve bunun da İstanbul için çok önemli bir organizasyon olacağını, Türkiye medyasının da konuyu takip etmesi için orada olması gerektiğini düşündüklerini söylediler.

Haksızlar mı?

Bence değiller.

Basın, siyasetçiler tarafından bir yerlere davet edilir, ağırlanır ve orada gördüklerini yazması beklenir, yazmayandan da hesap sorulamaz.

Bu geziler gazeteciliğin fıtratında vardır.

Kimi ilkesel olarak basın gezilerine katılmaz ama katılana da hesap sorulamaz.

Çünkü mesleğe ait bir alandır orası…

Ha gıybetini kendi aramızda yapabiliriz, ama mesleği ve icra edenleri katıldıkları seyahatle yargılayamayız.

Şimdi Gazetecilik 101'den başlayalım anlatmaya, çünkü tartışılan konu gazeteciliğin abc'sinde olan bir konudur!

Tayyip Erdoğan Türkiyesi'nde gazetecilik öyle unutulmuş bir meslektir ki, muhalif medyacıların bile mesleklerine ilişkin kafaları karışmıştır!

Madem kafalar karışmış, netleyelim derim…

Peki bu gazetecilerin seyahat masraflarını kim karşıladı?

Ekrem İmamoğlu, başkanı olduğu belediyenin basın-yayın ve halkla ilişkiler için ayrılan bütçesinden masrafları karşılamak suretiyle Türkiye'den uygun buldukları, tercih ettikleri isimleri belirlemiş ve davet etmişler.

Uçak, otel belediyeden. Gönül ister ki, harcamaları, katılan gazetecilerin mecraları karşılaşın; ancak bugünkü Türkiye'de eleştirel medyanın imkânları düşünüldüğünde aksi pek de mümkün görünmüyor! İmkânı olan mecralar ise yine de muhabirinin/yazarının harcamasını ödemiyorsa, bu da medya patronlarının, yöneticilerinin sorunudur!

İmza töreni ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Roma Belediye Başkanı Roberto Gualtieri ile bir araya gelişini takip etmek için orada bulunan gazeteciler o seyahatten yazdıkları yazılar, yayınlar, elde ettikleri kulis bilgileriyle döndü.

Eminim ki kimisi de sadece "bağlantıları güçlendirmek" için katıldı o geziye.

Tercih meselesidir ama bu da yargılanamaz çünkü mesleğe ait alanlardır ve "meşru"dur! Harcamasını yapamayacağı geziye katılmayan gazetecilik anlayışına elbette saygı duyarız, ancak haber motivasyonuyla siyasetçiler tarafından ağırlandığı geziye katılanları da peşin peşin yargılamamalıyız. Elbette, gazetecilik açısından önemli bir sorun olan şirket gezileri ise ayrı bir tartışma konusu.

Belediye açısından da mesele bu gezinin Türkiye'de duyulması, medyada yer almasıdır.

Bu da doğaldır ve yargılanamaz! Elbette kamu kaynağı kullanan belediyenin, harcamaları kamu kaynağı kullanmanın gerektirdiği dikkatle yapılmalıdır, o ayrı mesele.

Fakat ne oldu, adına "muhalif medya" diyebileceğimiz bir kesimde bazı isimler kıyameti koparttı.

Konaklama bedelleri, bunun belediye kasasından harcandığı üzerinden bir tartışma başlattı.

Siyasetçiler işleri gereği gazeteci davet eder, gazeteciler işleri gereği bu gezilere katılır veya katılmazlar.

Masraflar, imkânı olmayan ancak habercilik motivasyonuyla katılanlar için davet edenin sorumluluğundadır.

Bu gezilere katılanlar bir daha o siyasetçiyi eleştiremez diye de bir kaide yoktur.

O tamamen geziye katılan gazetecilerin kendi kişiliği ve mesleklerine bu kişiliği yansıtmaları arasında tercih ettikleri yolla alakalı bir konudur.

O da bu gezinin konusu değildir.

Üzülerek beyan etmek gerekir ki "o uçakta" yer alamayan bazılarının, bu geziye davet edilmeyen kimi isimlerin deliye döndüğünü, "ben neden yokum" diye debelendiğini anlamak için sağlam bir basın geçmişine sahip olmak, tecrübeli bir siyaset-gazeteci ilişkisi bilirlik filan da gerekmemektedir.

Bu isimlerin 22 yıldır binemedikleri Başbakanlık-Başkanlık uçağına nasıl öykündüklerinin de bir göstergesidir.

İmamoğlu gelecek seçimlerin olası lideridir ve o olası uçağa da alınmayacak olma ihtimali bu arkadaşları deliye döndürmüştür.

Oysa siyasetçilerin tek bir basın listesi olmaz, olmamalıdır da.

Her seyahate farklı isimler davet etmeye çalışılır, çalışılmalıdır da.

Kendi listesi ve değişmez yandaşları ile seyahat etmek sadece Tayyip Erdoğan gibi "emrinden çıkmayacak gazeteciler"den başkasına yaşam hakkı tanımayanlara özgü bir sistemdir.

Ve görüyoruz ki bu sistem öyle kanıksanmış ve kabul edilmiştir ki, bazıları tarafından sadece bir geziye çağırılanlar listesinde olmamak gelecekte de olmayacak olmak olarak algılanmıştır.

Oysa bizlerin böylesi gezilere davet edilerek, başkanlara ve onların kabinelerine yakın durarak elde edeceğimiz pek bir gazetecilik başarısı yoktur.

Ha kulislere 15 dakika daha erken ulaşmak için de bu kadar ağlamanın lüzumu yoktur!

Gazeteci milleti, kendisine ayarlı gazeteci arayan yükselen siyasi değerin paçasına sarılarak yürümek istiyorsa da oradan sadece kişisel çıkar elde etmeyi hedefliyor olabilir.

Daha önce de yine İmamoğlu'nun otobüsüne alınan gazetecilerin kompozisyonu üzerinden benzer tartışmalar yaşanmış, bazıları için duygusu da yine "ben neden yokum da o var, artık benim sahne sıram gelmiş olmalı çünkü ben muhalifim" demekten öteye gitmemiştir.

Özeti tekrar ederek bitirelim yazıyı; İstanbul büyük ve önemli bir şehirdir. Bu tip basın gezileri için ayrılmış bütçeleri vardır ve olmalıdır. Şehir yurt dışında temsil ediliyorsa buna gazetecileri davet etmek, imkânı olmayanlar için masrafları karşılamak doğaldır.

Oradan gidenler "İmamoğlu medyası" olmayı kabul etmişlerdir denmez, denirse bu ayıptır.

Ha aralarından bu yönde yönelimleri olan ve olacak olanları da tartışırız ama bunun içinde önce İmamoğlu'nun iktidara gelmesi gerekir, henüz ortada böyle bir durum da yoktur.

22 yıllık sözüm ona "adam yerine konmama"nın faturasını da olası başkandan değil mevcut başkandan sormak gerekir.

Uçakların, otobüslerin "kadrolu gazetecisi" olup da iyi bir halt olan da görülmemiştir.

Buna öykünmek de izleyen gazetecileri utandırır ve utandırmaktadır.

Şöyle bir bakarsanız, gerçek bir duayenden bu geziye ilişkin "medya gıybetinden" ötesini duyamazsınız.

Başka söze de gerek yoktur.

Gazetecilik sınırları net çizilmiş bir meslektir.

Sınır aşıldığında da hepimiz sözümüzü esirgemeden ortaya koyarız, koymaktayızdır da zaten!

Bu geziye gidenlerin aşırı bir genellemeyle "bedavacı" muamelesi görmesini ayıplamak gerekir ve gidemeyen bazılarının da "bedava Roma seyahatinde neden ben yoktum" algısını utanmadan dillendirebiliyor olmalarını tartışmalıyız.

Ülke değişsin istiyorsak sadece isimlerin değil algıların değişmesini arzulamak gerekiyor. Gazetecilik onurlu bir iştir. Onurumuzu ayaklar altına alanları da önce bizler, yani gerçekten gazetecilik yapmaya çabalayanlar yargılarız, kimsenin de bir şüphesi olduğunu-kaldığını sanmıyorum!

Tuğçe Tatari kimdir?

Tuğçe Tatari, 1980 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Akademi Radyo Televizyon mezunu.

Gazeteciliğe 2000 yılında Habertürk'te muhabir olarak başladı. 2004 yılında Vatan gazetesine geçti. Gazete, dergiler ve ekler olmak üzere, dört yıl muhabirlik yaptı. 2009 yılında Akşam gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Güncel konulara, sosyal hayata ve popüler kültüre dair eleştirel yazılar yazması için aldığı köşe yazarlığı teklifini kabul ettikten bir sene sonra siyasi yazılar yazmaya başladı.

Akşam gazetesine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu TMSF'nin devlet adına el koymasının ardından, 2013 Haziran ayının sonunda Gezi Parkı olaylarına "mesafeli" durmadığı gerekçesiyle işten çıkartıldı. "Eski ana akım medyada yasaklı" konumuna gelen ve izleyen dönemde T24'te yazmaya başlayan Tuğçe Tatari'nin, Kürt sorununu ele aldığı ve halen "yasaklı yayınlar" arasında bulunan "Anneanne Ben Aslında Diyarbakır'da Değildim" adlı bir kitabı bulunuyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Geçmişiyle yüzleşemeyen temiz bir gelecek de kuramaz

Türkiye; devletin/görevlisinin içinde olduğu veya seyrettiği, yargılamayı savsaklayarak örtbas etmeye çalıştığı Madımak Oteli gibi katliam ve cinayetlerle hesaplaşmadıkça, makûs talihimiz de tarihimizle birlikte tekerrür edecek

Bravo bizi maddi-manevi tüm değerlerimizle paramparça edişlerini sineye çekişimize!

Bırakın kayyım yönetimindeki belediyelerden borç bırakılan milyarların hesabını sormayı, yeni kayyım atamasını Hakkari'den başlattılar, bizlerin tepkisizliği sayesinde de devam edecekler, göreceksiniz!

Sebahat Tuncel: İmha 90’larda daha fizikiydi, şimdi siyaseten imha var

“Sol olarak, sosyalistler olarak yeni bir hikâyeye ihtiyaç var. Maalesef sol çok zayıf… Tabii Türklerde egemenlik durumu da var. Devletin sahibi Türklerdir. Bu sebeple de devletin yaptığı haksızlığı, hukuksuzluğu tolere edebiliyor galiba… Türkiye toplumu devletin yarattığı baskıyı doğal bir sonuç olarak görüyor ve bu baskı rejimine şiddetle itiraz etmiyor. Oysa devlet emeğini sömürüyor, duygularını sömürüyor, özgür yaşam hakkını elinden alıyor. Bunu kabulleniş var, bu bir problem… Türkiye’de devlet ailenin bir parçası olarak görülüyor ama Kürtler o ailenin dışında…”