02 Şubat 2023

Biz bu mücadeleyi muhalefeti eleştirememek için mi verdik?

Muhalefet özgürlük, demokrasi vaat ediyor ama hep birtakım korkular ve endişeler nedeniyle bu vaatlerini ete kemiğe büründüremiyor; demokrasinin en kritik eşiğinin “azınlıkta kalanların çoğunluklar karşısında korunması” olduğunu kulak arkası ediyor…

Muhalefete yönelik eleştiriler asla dikkate alınmıyor, önemsenmiyor, yapıcı bir özeleştiri sürecine dönüşmüyor.

Altında mutlaka gizli nedenler aranıyor ve en önemlisi, “seçim kaybedilirse nedeni yapılmış olan ‘o’ eleştiriler olacak” demeye getiriliyor!

Başlı başına büyük bir sorun olan ve demokratikleşme, özgürleşme hayaliyle yaşayanlarımız için endişe yaratan bu durumu, sadece ama sadece bu durumu dahi konuşmak ‘yıkıcı amaçlar’la hareket etmeye bağlanıyor.

Yani her muhalifin, “Atatürk Havalimanı’na geri döneceğiz” minvalindeki “tribüne oynama” tarzı vaatlerle yetinmeme hakkı, daha fazlasını duymak, görmek istiyor oluşu yok sayılıyor.

“Bu kadarını söyleyebiliyorlar, niyetleri var ama seçmeni ürkütmek istemiyorlar” deniyor.

Bu söylemler bedensiz fısıltılar şekilde kulislerde dolaşıyor.

“Çok zorluyorlar ama işte ülke gerçeklerini de göz ardı ederek eleştirmek doğru değil” deniyor…

O yüzden de anadilde eğitim, İstanbul Sözleşmesi’ne dönüş gibi meselelere ilişkin planlanan politikalar yazılı olarak somutlaştırılmıyor.

Yazılı olarak somutlaştırılamayan yaklaşımlar ve bunun da doğurduğu endişeler yığını içinde bir seçime daha gidiliyor.

Elbette her şeye rağmen umarız muhalefet kazansın.

Ama bir zahmet bizlerden de eleştiri hakkımızdan feragat beklenmesin!

Açıkçası eleştirel konuşmanın, düşünmenin muhaliflerce de bu kadar imkânsızlaştırıldığı bir ortamda beklentilerimizi yeşillendirmemiz ve yeşil tutmamız nasıl mümkün olacak, inanın cevabı bende yok.

Neredeyse 20 yıldır Tayyip Erdoğan ve avanesine bizzat muhalefet eden biri olarak, ‘güçsüz muhalefet’in de gün geçtikçe en az Erdoğan kadar ‘güçlü eleştiri tahammülsüzü’ olması, olabilmesi karşısında, 'belki de yazma motivasyonunu kaybetmemeye çalışmak hiç bu kadar zor olmamıştı’ derken buluyorum kendimi.

Eşle dostla sohbet bile, “evet ama eleştirmeyelim…” noktasında kitleniyor, çok acıklı!

Bakınız geçtiğimiz hafta LGBTİ’lerin yaşamını ve güvenliğini etkileyecek görüşmeler yapıldı Meclis’te.

TBMM Anayasa Komisyonu’nda LGBTİ’ler, bir üroloğun da katılımıyla yapılan değerlendirmelerde resmen ‘ucube’leştirildi desek ileri mi gitmiş oluruz? Maalesef hayır.

Sapkınlığa, hastalığa, anormalliğe vardırılan; dışlanmayı, ezmeyi, yok saymayı meşrulaştıran, çetin süreçlerden geçerek var olmaya çalışan trans bireylerin nikâhlanmalarının önünün kapatılmasını açacak, kazanılmış hakların kaybı ve topraklarımızda sıklıkla cereyan eden şiddetin, olası cinayetlerin önünü açacak birtakım ‘resmi söylemler’e tanık olduk.

Ve muhalefetin bu konuda da asla bir çıkış yapmadığını gördük.

Özetle muhalefetin savunmaktan korktuklarını, iktidar suçlamak ve karalamak konusunda gayet cüretkâr davranıyordu.

Üstelik bu hamlelerini yazılı olarak anayasaya ‘aileyi korumak’ adına sokabilecek kadar ‘sağlam duruyor’du düşüncesinin arkasında!

Peki bu durumda ’özgürlüklerin savunucusu’ olma iddiasındaki muhalefet neden ölü taklidi yapıyordu?

Nedeni belli.

Toplumun bir kesiminin tepkisini çekmemek adına bir ‘azınlığın’ haklarını savunmaya cesaret edemiyorlardı.

‘Küçük bir parça’yı kaybetmeye razı geliyorlardı!

Demokrasinin en kritik eşiğinin “azınlıkta kalanların çoğunluklar karşısında korunması” olduğunu kulak arkası ediyordu.

Tıpkı kadın hakları konusunda tarikat ve cemaatlerin tepkisini çekmemek için İstanbul Sözleşmesi’nden söz etmedikleri gibi…

Orada da ‘küçük bir kitleyi’ gözden çıkarmayı yeğliyorlardı!

Tıpkı milliyetçi seçmenin tepkisini çekmemek için Kürt sorunundan söz etmediklerinde göze aldıkları ‘minicik kayıp’ gibi…

Tıpkı iktidarın ‘terörle beraber yürüyorlar’ demesinden çekindikleri için HDP’yi gizli, çok gizli ittifak ortağı olmaya ikna etmek istediklerinde kaybettikleri gibi….

Örnekleri çoğaltmak kolay.

Ve bu ‘küçük’, bu ‘önemsiz’ kitleler ‘kurtuluş seçimi’ vasfındaki seçimde tüm ülkeyi kucakladığı iddiasındaki muhaliflerce bile yok sayılabiliyordu, şu acı tabloya da bakın!

Muhalefet özgürlük, demokrasi vaat ediyor ama hep birtakım korkular ve endişeler nedeniyle bu vaatlerini ete kemiğe büründüremiyor, çok zorlanırsa da ‘o kesimi’ kesip atıyordu!

Bu tabloda…

Ülkece ‘kurtuluş mücadelesi’ndeyken…

Bizlerden de eleştirmeden, hatta mümkünse sessizliğimizle onaylayarak destek vermemiz bekleniyor!

Bakınız…

Az buz değil, 20 yıl diyoruz!

Açıktan, her tür risk göze alınarak muhalefet ederek geçti diyoruz!

Bu uğurda hepimiz ‘kara koyun’ ilan edildik…

Yasaklandık…

Mesleğimizle, kazanımlarımızla sınandık…

Yani geride kalan yıllar içinde kaybeden de eksilen de hep bizdik.

Ve açıkçası bunları da ‘hafif muhalefet’ söylemlerinizi alkışlama hayaliyle yapmadık.

Sizler maşallah mevcut yerlerinizi hep korudunuz.

Allah bilir korumaya da devam edersiniz.

Ama bizim için mesele farklı.

Sizin kazanımınız karşısında yine kaybeden ‘bizler’ olacakmışız gibi bir havayı koklarken sessizlikle ‘mücadelenizi’ desteklememizi bekleyemezsiniz.

Dediğim gibi, umarım her koşulda muhalefet kazansın.

Ama bizlerden de bir ’kucaklama’ beklemesin kimse.

Çünkü, birtakım konularda, bir kesimin yaşamı üzerinde ferahlama olacağı aşikârken diğer yandan temel ‘sorunlu konular’da yine bir farklılaşma yaşayamayacağımızı, çekincelerin giderilmesi için bir 20 yıl daha ‘oyalanacağımızı’ hissederken, bizlerin her koşulda muhalif pozisyonda devam edeceği de belli gibi…

Açıkçası söylemek istediğim şu, eleştiri olmadan başarı olmaz.

Sizin ‘başarı kıstasınız’ da bizim mücadele alanlarımızda değişim yaratmaz.

Çünkü ‘muhalif çoğunluğun’ aksine bizlerin ülkedeki tek sorunu Tayyip Erdoğan değil!

 

Tuğçe Tatari kimdir?

Tuğçe Tatari, 1980 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Akademi Radyo Televizyon mezunu.

Gazeteciliğe 2000 yılında Habertürk'te muhabir olarak başladı. 2004 yılında Vatan gazetesine geçti. Gazete, dergiler ve ekler olmak üzere, dört yıl muhabirlik yaptı. 2009 yılında Akşam gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Güncel konulara, sosyal hayata ve popüler kültüre dair eleştirel yazılar yazması için aldığı köşe yazarlığı teklifini kabul ettikten bir sene sonra siyasi yazılar yazmaya başladı.

Akşam gazetesine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu TMSF'nin devlet adına el koymasının ardından, 2013 Haziran ayının sonunda Gezi Parkı olaylarına "mesafeli" durmadığı gerekçesiyle işten çıkartıldı. "Eski ana akım medyada yasaklı" konumuna gelen ve izleyen dönemde T24'te yazmaya başlayan Tuğçe Tatari'nin, Kürt sorununu ele aldığı ve halen "yasaklı yayınlar" arasında bulunan "Anneanne Ben Aslında Diyarbakır'da Değildim" adlı bir kitabı bulunuyor.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Geçmişiyle yüzleşemeyen temiz bir gelecek de kuramaz

Türkiye; devletin/görevlisinin içinde olduğu veya seyrettiği, yargılamayı savsaklayarak örtbas etmeye çalıştığı Madımak Oteli gibi katliam ve cinayetlerle hesaplaşmadıkça, makûs talihimiz de tarihimizle birlikte tekerrür edecek

Bravo bizi maddi-manevi tüm değerlerimizle paramparça edişlerini sineye çekişimize!

Bırakın kayyım yönetimindeki belediyelerden borç bırakılan milyarların hesabını sormayı, yeni kayyım atamasını Hakkari'den başlattılar, bizlerin tepkisizliği sayesinde de devam edecekler, göreceksiniz!

Sebahat Tuncel: İmha 90’larda daha fizikiydi, şimdi siyaseten imha var

“Sol olarak, sosyalistler olarak yeni bir hikâyeye ihtiyaç var. Maalesef sol çok zayıf… Tabii Türklerde egemenlik durumu da var. Devletin sahibi Türklerdir. Bu sebeple de devletin yaptığı haksızlığı, hukuksuzluğu tolere edebiliyor galiba… Türkiye toplumu devletin yarattığı baskıyı doğal bir sonuç olarak görüyor ve bu baskı rejimine şiddetle itiraz etmiyor. Oysa devlet emeğini sömürüyor, duygularını sömürüyor, özgür yaşam hakkını elinden alıyor. Bunu kabulleniş var, bu bir problem… Türkiye’de devlet ailenin bir parçası olarak görülüyor ama Kürtler o ailenin dışında…”