29 Ekim 2019

Trump'ın suratından Bağdadi akıyor!

Amerika'nın Irak'tan Suriye'ye açılan işgal ve müdahale yelpazesi, aynı şekilde Irak'tan Suriye'ye açılmış, El Kaide'den türeme bir IŞİD yelpazesini beraberinde getirdi. Ve Ebu Bekir el-Bağdadi'yi de ABD hem doğurdu hem büyüttü hem öldürdü

George Orwell'ın 1930-40'ların Stalin Rusya'sına eleştirel dokundurmalarla şekillenen, insan zulmünden kurtulup kendi özgür-eşitlikçi düzenlerini kurmaya yönelen çiftlik hayvanlarının eşitsiz-adaletsiz bir düzene domuzların iktidarında nasıl tekrar boyun eğdiklerini anlatan Hayvan Çiftliği romanının sonu çok çarpıcıdır. Hayvanlar, gizlice, eski sahipleri insanlarla artık yeni sahipleri olan domuzları bir yemekte muhabbet içinde buluşmuş izlerken fark ederler ki insanların yüzleri ile domuzların yüzleri birbirinden ayırt edilemez durumdadır.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump'ın IŞİD lideri Ebu Bekir el-Bağdadi'nin İdlib'de Amerikan operasyonuyla öldürüldüğünü açıkladığı konuşmasını izlerken ben Orwell'ın romanının bu final bölümünü hatırladım.

Çünkü Trump konuşurken yüzünde değişen bir şeyler vardı! Çenesi aşağı-yukarı oynarken sakallanıyor, suratı bir başka çehreye bürünüyordu.

Trump konuştukça Bağdadi'nin çehresi zuhur ediyor, o çehrenin içinden tekrar Trump pembeliği neşvünema buluyordu.

Ekranda Trump'la Bağdadi'nin yüzleri iç içe geçmiş, hatta birbirinin içinde erimiş gibiydi adeta…

Kısacası ben Trump'ın konuşmasında Bağdadi'yi gördüm.

Tıpkı 2010'ların başından itibaren "Irak-Şam İslam Devleti" olarak dünyanın dehşetine dönüşmüş oluşumun başındaki Bağdadi'yi eylemleri veya suretiyle her karşımda bulduğumda da hep ABD'yi ve Baba Bush'tan oğul Bush'a, Obama'dan Trump'a Amerika'nın başındakileri görmüş olduğum gibi!..


ABD Başkanı Trump IŞİD lideri Bağdadi'nin İdlib'deki operasyonda öldürüldüğünü dünyaya ilan ederken...

* * *

Ebu Bekir el-Bağdadi'yi ABD hem doğurdu hem büyüttü hem öldürdü.

ABD olmasaydı o belki de kendi halinde bir fıkıh âlimi olarak sakin ve münzevi bir hayatın içinde yaşamını sürdürüyor olacaktı.

Her şey "İkinci Körfez Savaşı" diye de bilinen, ABD'nin 2003 Irak işgali ile başladı.

Bu işgal, İbrahim Avvad el-Bedri adlı, hiç kimseyle kavgası-gürültüsü olmayan, dünyanın da kendisinden bîhaber olacağı bir medrese hocası yerine, Ebu Bekir el-Bağdadi adı altında bir "IŞİD kasabı"nı vücuda getirdi.

Bu doğrultuda yazıya devam etmeden önce şöyle bir parantez açma ihtiyacı duyuyorum: Yukarıda Bağdadi bağlamında söylediklerimiz, El Kaide lideri Usame Bin Ladin bağlamında da ileri sürülebilirdir tabii ki.

Bin Ladin de bir Amerikan mamulüdür ve Soğuk Savaş ikliminde, işgal altındaki Afganistan'ın sıcak zemininde Sovyetler'e karşı sürdürülen mücadele kapsamında doğurulmuş, büyütülmüş, gürbüzleştirilmiştir. Sonrasında da dünya sisteminin değişen koşullarıyla bağlantılı olarak ABD'ye yönelik bir bumerang etkisiyle yapacağını yapmıştır.

Bununla birlikte yine de Ebu Bekir el-Bağdadi örneğinde çok daha doğrudan doğurganlığına tanık olduğumuz söylenebilir Amerika'nın…

Çünkü Bağdadi'nin "dölyatağı", ABD'nin 2003'teki işgalinin hemen ardından Irak'ta tesis ettiği Bucca toplama kampıdır.


Ebu Bekir el-Bağdadi

* * *

20 Mart 2003'te başlayan ABD'in Irak işgali sırasında Bağdadi, daha doğrusu gerçek adıyla İbrahim Avvad el-Bedri, 32 yaşında, doktora yapmaya doğru yol tutmuş bir İslam hukuku (fıkıh) öğrencisiydi.

Onun fıkıh ilgisi dışında özel olarak işaret edilebilecek hiçbir hususiyeti ya da meziyeti yoktu.

Ne IŞİD'in ilk tohumunu atan Ebu Musab ez-Zerkavi gibi vahşi bir tabiata, ne de Arabistan'dan çıkıp Afgan mücahitlerine katılarak Sovyetler'e karşı mücadeleye atılmış Usame Bin Ladin gibi maceraperest bir ruha sahipti o.

Ne karizma ne de acımasızlık, hayatının erken dönemlerinde ona atfedilebilecek özelliklerdi.

Ortada sessiz, utangaç, kendi halinde, içine kapanık ve futbola düşkün fıkıh okumak isteyen bir genç vardı.

Irak semalarındaki ABD savaş uçaklarının bombardımanlarından yükselen alevler, bu fıkıh talebesinin öğrendiği her şeyi İslam topraklarını işgalcilere karşı savunma yolunda bir söylem stratejisine dönüştürecek ışığın onun zihninde yanmasına yol açtı.

Yine de o aşamada ABD birliklerine karşı küçük çaplı vur-kaç eylemleri düzenleyen bazı direniş gruplarına katılmış olsa bile Bağdadi'nin öyle çok öne çıkan bir eylemci olduğunu söylemek henüz mümkün değildir.

Dönüm noktası, onun 2004 Ocak ayında Felluce'de bir eve düzenlenen baskında yakalanıp Irak'taki en korkunç toplama kamplarından Bucca'ya gönderilmesiyle oldu.


Ebu Bekir el-Bağdadi, Irak'ta ABD'nin Bucca toplama kampında tutsak olduğu günlerde

* * *

Bucca toplama kampı, kendi halinde ve "fakih" olma arzusundaki halim selim bir gencin, dehşet verici bir cihatçı lider olmaya doğru başkalaşıma uğradığı yerdir.

Burası, ABD askeri stratejistlerinin hiç mi hiç beklemediği ölçüde, Amerikan çıkarları açısından tam anlamıyla ters etki yapan bir yer olmuştur.

Bilenlerin, atmosferini bir "mikrodalga fırın" olarak tanımladıkları ve radikal cihatçılarla sıradan halktan insanların harman edilip tıkış tıkış bir arada tutulduğu bu kamp, pratikte İslamcı fikirlerin yeni kuşak gençlere enjekte edildiği bir "cihat üniversitesi" olmuştu.

İşte Ebu Bekir el-Bağdadi, bu "Üniversite"nin üstün-başarı derecesiyle mezun olmuş en parlak öğrencisidir!..

O, IŞİD'in tohumunu atmış Zerkavi'nin en yakın takipçilerinden Ebu Muhammed el-Adnani'yi burada tanıdı.

Fıkıh bilen uzman bir genç âlim olmanın kendisine nasıl mağrur bir statü kazandırdığını da burada fark etti.

Bucca'daki İslamcı topluluk içerisinde ilmiyle öne çıkan biri; namazlarda imam, sohbetlerde vaiz, amellerde emsal haline geldi.

Artık o, herkesin dinlediği, saygın ve mümtaz bir otorite idi.

* * *

Bağdadi'ye kamptaki radikal İslamcılar arasında saygınlık kazandıran bu "ilmî yetkinlik", Amerikalılar tarafından onun erken serbest bırakılmasına sebep olan bir avantaj da yarattı. Kamptaki ABD askeri yetkilileri, din hocası olmaktan öte bir yanı yok gibi görünen bu adamdan kimseye zarar gelmeyeceğine kanaat getirmiş olsalar gerekti ki o, 10 aylık bir tutsaklıktan sonra salıverildi.

Ama olan olmuş, "tohum" toprağa düşmüştü.

Bucca'dan Amerikalıların serbest bıraktığı Bağdadi artık sıkı, kararlı ve keskin şekilde Amerika/Batı düşmanı bir militandı. Kendisine hitap edeceği bir cemaat bulup, onların karşısında imam olarak her belirdiğinde artık ettiği duaların ayrılmaz parçası şuydu:

"Allah'ım, Amerika ve müttefiklerinin hakkından gel! Kahrını-gazabını onlar üzerinde göster. Birliklerini böl, onları parçalara ayır ve bize onlara karşı saldırma gücü ver, onların bize saldırma gücünü kır!.."

Sonrasında 2006 yılı başlarında Ebu Musab ez-Zerkavi tarafından oluşturulmuş ve daha önce kendisinin geri planda iddiasız bir üyesi olduğu örgütü de içine almış direniş hareketinin danışma meclisinde ("Şura") buldu kendini Bağdadi; İslam hukuku konularında baş danışman olarak…

Ve işte gelecekte IŞİD'i oluşturacak bu yapının liderliğine doğru onun yükselişinde zaman giderek hızlandı.


Ebu Musab ez-Zerkavi

* * *

Zerkavi'nin 2006 Haziran ayında öldürülmesi sonrası Bağdadi'nin bünyesinde yer aldığı oluşum, kendisini Irak İslam Devleti adı altında yeniledi.

Bağdadi 2010 başlarında bu yeni-biçimlenmiş yapının "Şeriat"tan sorumlu en üst düzey makamına getirildi. Artık o, Irak İslam Devleti'nin zirvede 3'üncü sırada gelen ismiydi.

Heyhat, yine Amerika, onun 3'üncü sıradan 1'inci sıraya doğru önünü açtı!

2010 Nisan ayında ABD füzeleri Tikrit dışında bir evi dümdüz ettiklerinde evde bulunan 1 ve 2 numaralı örgüt isimleri "etkisiz" hale getirilince Bağdadi'nin üstünde hiç kimse kalmadı.

Böylece ömrü belki de kitap-kalemle, okumak-yazmakla geçecek sıradan ve kimsenin fark etmeyeceği biri, "Irak İslam Devleti" adındaki dehşet aygıtının başındaydı artık.

Ardından Esad rejimine karşı yükselen tepki ve ayaklanmaya bağlı olarak gelen bir başka ABD müdahalesi, diğer dünya güçlerinin de bu süreçte pay kapma, "Suriye pastası"nı Amerika'ya yedirmeme çabalarıyla şekillenen iç-savaş ortamı yeni bir "sıçrama"nın önünü açtı. Bağdadi adeta "körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz" dedirtecek "mümbit" (verimli) bir ortamda lideri olduğu örgütü şimdi de Suriye topraklarına genişletme imkânı yakalamıştı.

2013 Nisan'ında Irak İslam Devleti'ni, Irak-Şam İslam Devleti'ne (IŞİD) dönüştürdüğünü ilan etti. Bir yıl içinde Suriye coğrafyasında Rakka ve Musul'da bariz bir kontrol ve iktidar sağladıktan sonra da 4 Temmuz 2014'te halifeliğini…

* * *

O zamandan bugünlere nasıl geldiğimizi, yaşanan 5 yılın nelere mal olduğunu hepimiz gayet iyi biliyoruz.

Amerika'nın Irak'tan Suriye'ye açılan işgal ve müdahale yelpazesi, aynı şekilde Irak'tan Suriye'ye açılmış, El Kaide'den türeme bir IŞİD yelpazesini beraberinde getirdi.

Şimdi Washington'da kurumlana kurumlana ve sanki bilgisayar oyunu başında kendini kaybetmiş bir ergen oğlan çocuğunu andırır dil kullanımıyla, "Korkakça-köpek gibi geberdi" diyerek Bağdadi'nin ölümünü ilan eden bir Trump var ortada.

O, kendisi ve kendisini önceleyen başkanlar liderliğinde ABD'nin son 15 yılda Irak-Suriye ekseninde yaptıklarını unutmuşçasına, kendi yarattıkları canavarı şimdi imha etmeleri karşısında aslında utançla susması gerekirken her zamanki düzeysizliğiyle zafer naraları atıyor.

Ortadoğu'da 15 yıllık macera sonunda geldikleri noktada mutlak kaybeden oldukları halde, bizim o meşhur fıkradaki gibi, "Biz bu boku niye yedik" diye kendi kendine sormak yerine öylesine "Yalancı Tarzan" misali gerdan kıra kıra konuşuyor.

Bize de işte o konuşurken, suratında Bağdadi'yi teşhis etmekten öte yapacak bir şey kalmıyor.


(Kaynak: Joby Warrick, Black Flags – The Rise of ISIS, Corgi Books, 2016, ss. 345-365)

Yazarın Diğer Yazıları

Bırakın bu ayakları, Osmanlı’yı da hak etmiyorsunuz!

"Diriliş Ertuğrul” setlerinden “Engin Altan Ertuğrul Düzyatan Gazi”nin ne dünyalık kaldırdığını söyleyin siz, bırakın “Atatürk ticareti” lakırdılarını falan… “Payitaht Abdülhamid”in bütçesini-cirosunu açıklayın, bırakın “Cumhuriyet ticareti”ni filan…

‘Ne kaa homofobi, o kaa İslamofobi!’

İnsanlığın kültürel çeşitliliğini aksettirdiği de düşünülebilecek gökkuşağı renklerinin LGBTQİ hareketlerce kullanımından etki/etkileşim var mı yok mu İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komisyonu logosunda, bilmiyoruz. Varsa eğer, iyi yapmışlar!

AKP Katolikliği, CHP Protestanlığı ve cadılaştırılan HDP

Cadılara lânet” noktasında her konuda karşıt Katoliklik ve Protestanlık asırlarca nasıl kol kola girdiyse, “teröre lânet” retoriği eşliğinde HDP’nin kitleler önünde kriminalleştirilip “cadılaştırılmasında” da CHP ne yazık ki iktidarla kol kola girmiş gibi bugün…