08 Aralık 2009

Tavuklu Patates, Balıklı Domates ve “Alg”li İnsan

Artık biliyoruz! Özü “akrep”ten mamul pamukla yaramıza pansuman yapmaktayız...

Artık biliyoruz! Özü “akrep”ten mamul pamukla yaramıza pansuman yapmaktayız! Patatesi pişirirken bir miktar tavuk eti ekleyerek “tavuklu patates” yemeği yapmanıza da gerek kalmadı. Tavuk, artık patateste “içkin”! Aynen, yediğiniz domateste içkin olan balık gibi!..
Demek istediğimizi daha “teknik” bir dille ifade edersek, “bugün pazardan aldığımız domates, ihtiyaçlarımıza en uygun hale (daha sert, daha dayanıklı, daha kırmızı) gelmesi için pek çok farklı genle destekleniyor, hatta öyle ki domatese balıktan bile gen transferi yapılıyor”.
Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM) E-Bülten’inde yer alan (Ekim 2009) Erbil Ertürk’ün yukarıdaki bilgilerin de aktarıldığı yazısı, son zamanlarda hayli tartışılan “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar” (GDO) konusunda çok çarpıcı bilgiler içeriyor. Hayatımızdaki belirleyiciliği günden güne artan gen mühendisliğinin insanlığın karşısına çıkardığı en “can alıcı” olgu GDO’lar. Tabii olgu olduğu kadar, hatta belki ondan daha fazla, bir sorun…
Durum şu: Atomu parçaladıktan sonra, şimdi de “genlerle oynama” maharetine ulaşan insan, bir canlının gen dizilimini değiştirebilir, başka bir canlıya ait genleri ona ekleyebilir ve nihayet bazı genler için “yürürlüğü durdurma” kararı verip onları “kapatabilir” noktaya geldi. Domatese dönecek olursak, görevi meyve olgunlaştığında onu yumuşatmak olan gen “kapatılarak”, domates olgunlaşsa da yumuşaması engelleniyor, böylece sert ve dayanıklı kılınıyor. Nedeni belli: Dağıtım ve pazarlama sürecinde kolay bozulma, parçalanma, vb. hasarları önlemek…
Buradan bütün bu yapılanların nasıl bir ekonomik kâr ve kazanç mekanizmasıyla ilişkilendiğini ve esasen kimlerin yarar ve çıkarının gözetildiğini anlamak mümkün. Ama tabii daha insanî yararlarla bu olup bitenler gerekçelendiriliyor. Sıcak-soğuk ve kuraklık gibi iklimsel faktörlerin ürüne etkisini en aza indirgeyerek besin ürünü miktarını artırmak gibi… Yani domatesi güneş görmeyen soğuk bölgelerde yetiştirmek mümkün değil mi? “Çakıyorsunuz” bir farklı geni “canlı”ya ve onu soğuğa dayanıklı hale getiriyorsunuz!..
Bu müthiş insanî etkinliğin bir boyutunda Allah’ın işine karışmak, hatta onun yaratıcılığına kafa tutmak var. Yani Allah’ın “Genesis”i varsa, insanın da “Genetik”i var! Yahudi ve Hıristiyan teolojisinin başlangıç metni “Genesis” (Tekvin) Tanrı’nın dünyayı ve insan dâhil canlı türlerini yaratmasını anlatır. GDO uygulaması da insanın mevcut bitki ve hayvan türlerinden genetik karışma/karıştırma yoluyla yeni canlı türleri yaratmasından başka bir şey değil…
Tabii kimse ortada güllük-gülistanlık bir tablo olduğunu düşünmüyor. GDO’ların insan sağlığına uzun vadede nasıl bir etki yapacağı meçhul. Daha büyük kaygı, söz konusu “biyo-kültürel” uygulamaların doğada yol açacağı sorunlar. Fakat çevreciler başta olmak üzere pek çok kesim GDO’lara şiddetle karşı çıksa da insanlık bu uygulamadan vazgeçecek gibi de görünmüyor. Hatta GDO’lara mecburiyet, belki de mahkûmiyet söz konusu gibi… Neden mi? Anlatalım:
İnsan denen canlı (Homo sapiens), doğal-biyolojik kapasitesiyle dünya üzerinde var olup yaşamaya devam etseydi eğer, bugünkü nüfusu taş çatlasa 10 milyon civarında olacaktı. Ama insan, “kültür” denen bir yetkinlik geliştirerek “daha fazla”sını istedi. Taş alet yapımı, ateşin kullanımı, tarım-hayvancılık, makine, fabrika, sanayi derken kabına, daha doğrusu “tabiat”ına sığamaz oldu. Doğa, en fazla 10 milyon insanı barındırıp besleyip yaşatabilecek olanağa sahipken insan, yukarıda özetlenen tekno-kültürel yetkinliğiyle bugün 6,5 milyar nüfusa sahip. 2050’de ise 10 milyara dayanacak. Bu insan nüfusunun “doğal” miktarının 1000 katı demek!..
Bu durumda sorun şu: Doğa 10 milyon insanı besleyebilecek kadar domates, patates, soğan, ekmek, şeftali sunabiliyorsa, 6,5 milyar insana bunları nasıl yetiştireceksiniz?! Çaresiz, soğuğa dayanıklı gen “çakıp”, domatesi başka bölgelerde ve her mevsimde üreterek… Şeftaliyi “gen”leyip onu “nektarin”e dönüştürerek…
Eskiden kaynak sınırlılığı karşısında artan insan nüfusunun doğal dengesine kavuşması açlık, kıtlık, savaş ve salgın hastalık gibi “yarı-doğal” önlemlerle oluyordu. Bunlar bugün de var, ama nüfus artık endüstri-öncesi dönemde olduğu şekilde doğal dengesine döndürülemeyecek kadar fazla. O yüzden bu “yarı-doğal” önlemler yetmiyor ve GDO’lar bize en azından ânı kurtarma imkânı veriyor.
Geleceği kurtarma yolunda aklıma geleniyse dile dökmek bile gelmiyor içimden! Ama izleyenleri dehşete düşürecek bir bilim-kurgu senaryosuna ilham oluşturma riskini de göze alarak paylaşalım: GDO kapsamına insanın da girmesi! Söz gelimi, acıkma hissine yol açan genleri “kapatmak” insanda… Veya “ototrof” bitki genleri “çakıp”, insanı “kendi beslek” bir canlı haline getirmek; “alg” ya da su yosununu insana “içkin” kılmak yani…
Bunlar çok uçuk öngörüler gibi gelebilir. Ama en az üç çocuk isteyen “gelenek” devam ederse, kendi beslek insan üretecek “genetik”ten başka çare de kalmayabilir. Bizden uyarması!..