24 Eylül 2019

Tarhan 'varlık'sa, Neslican'a yokluk yakışır!

Neslican Tay, Nevzat Tarhan'ın, "Ölüm ve hastalık sel gibidir, mücadele ederseniz kaybedersiniz" anlayışının aksine, kansere "Bu kadar ileri gidemezsin, sen kimsin" diye seslendi. Ne yapalım, işte böyle "iflah olmaz" çocukları var bu memleketin… Deniz de böyle değil miydi?..

Din, "çaresizlik içindeki insanın dayanağı"dır.

Calvin Wells'in Sosyal Antropoloji Açısından İnsan ve Dünyası kitabının (çev. Bozkurt Güvenç, Remzi Kitabevi Yayınları, 1994) "Din ve Büyü" başlıklı 8'inci bölümü bu spot ifade ile açılır.

Dinin insan yaşamında neden bir "kültürel-evrensel", yani geçmişten bugüne ve istisnasız her toplumda bir söylem, pratik ve kurum olarak kendisini gösterdiğini anlamamızı olanaklı kılan kısa, özlü ama işte dopdolu bir ifadedir bu.

Bu ifade doğrultusunda Orta Asya Şamanizm'inden Afrika Animizm'ine, Avustralya Totemizm'inden Kuzey Avrupa Paganizm'ine, Japon Şintoizm'inden Çin Taoizm'ine;

Yanı sıra Sümer'in, Babil'in, Mısır'ın, Hint'in, Yunan'ın, Roma'nın politeizmine ve İbrahim'den neşet etmiş üç monoteist geleneğe (Yahudilik, Hristiyanlık, İslam) kadar türlü çeşit inanç sisteminde;

İnsanın ezeli ve ebedi bir çaresizlikle başa çıkma yolunda "din" adı altında toplanabilecek zihinsel tutum alışları (inanç-itikat) ve davranış örüntüleri (ayin-ibadet) hep karşımıza çıkar.

Çaresizlik, yaşamı sürdürürken insanın önündeki "bilinmeyen", "açıklanamayan" ve "denetlenemeyen-üstesinden gelinemeyen"lerden kaynaklanır.

Uçsuz bucaksız evrenin derinliklerinde neler olup bittiğini, bilimin tüm çabalarına rağmen, bütünüyle bilememe çaresizliği…

Bir takım doğa olaylarının sebeplerini açıklayamama, gelişini fark edememe, sırrına vakıf olamama çaresizliği…

Başa gelen kazaların, belaların, illet, musibet ve hastalıkların üstesinden gelememe, onları denetleyememe çaresizliği…

Bu çaresizliklere dayanak olarak din, insanlık tarihi boyunca her yerde ve her zaman o ya da bu biçimde karşımıza çıktı.

Kaza yapmış bir arabada hayatını kaybetmiş birinin başına bunun neden geldiğini "bilimsel" çerçevede açıklamaya yeltenirsiniz elbet: Dikkatsiz veya yorgun araç kullanma, hatalı sollama, hız yapma, kemer bağlamama, arabanın bakımını yaptırmama, yağışlı kaygan yol ve eskimiş lastikler, vs...

Ama arabadaki dört-beş kişiden neden sadece birinin hayatını kaybettiğini, en azından onun yakınlarına, sevenlerine açıklamakta çaresiz kalırsınız.

Din, buralarda devreye girer ve işte insanın en büyük çaresizliği olan ölüm karşısında ve "ölüm-bilinci" ile yaşama noktasında bir "psikolojik" dayanak sunabildiği ölçüde insan toplumsallığının ayrılmaz parçası, yerinden edilemez kurumu olur.

* * *

Yukarıda aktardıklarımızı, "dinin psikolojik işlevleri" başlığı altında toplamak mümkün...

Fakat bu söylenenlerin en ilginç yanı, hepsinin "seküler" bir bakış açısı, pozisyon ve motivasyonla telaffuz edilmiş olmaları.

Bunlar modern-seküler bir dünyada, dinin hayatın kıyısına itildiği bir zamanın içinde, din üzerine kapsamlı ve karşılaştırmalı şekilde ciddi araştırmalar yapan düşünür, bilimci ve sosyal bilimciler tarafından ortaya atılmış görüşler.

(Ayrıntılar için kitabım Din Hayattan Çıkar [İletişim, 2017 baskısı] içinde yer alan "İnsanda Din Dinde İnsan" başlıklı birinci bölüm; veya daha da kapsamlı bilgilenme için, çevirisini yaptığım Brian Morris kitabı: Din Üzerine Antropolojik İncelemeler, İmge, 2004).

Marx, Engels, Weber, Durkheim, Freud, Tylor, Frazer, Spencer, Malinowski, Levi-Strauss, Geertz… İlk elde aklımıza gelip sıralayabildiklerimiz ve daha niceleri… Bu isimler, karşılaştırmalı çerçevede yer yer empati, hatta yer yer de sempatiyle ama topluca eleştirel olarak modern dünyanın içinde dini daha önceki dönemlerdeki özneleştirmeden uzak bir bilinçle nesneleştirip "otopsi masası"na yatırdılar.

Dini, yeri geldiğinde muktedirlerden yana, yeri geldiğinde de ezilenlerden yana motive ve mobilize edici olan ideolojik, politik, toplumsal işlevlerinin yanı sıra, yukarıda özetlendiği şekilde psikolojik işlevleriyle de değerlendirip tartışmaya açtılar.

Dinin, ölüm başta olmak üzere insanın karşı karşıya kaldığı çaresizliklerde nasıl bir "tampon" olarak işlevselleştiğine dair zengin bir düşünce ve bilgi toplamını biz onlara borçluyuz.

Ve kanaatimce Nevzat Tarhan da iki gün önce 21 yaşında kanserden hayatını kaybeden Neslican Tay'ın ardından attığı münasebetsiz tweet'inde sarf ettiği sözlerin alt yapısında onlara çok şey borçlu.

* * *

Ateist ya da agnostik bir formasyon ve seküler bir motivasyonla dini nesneleştirerek veya (daha yumuşak deyişle) nesnel çözümlemeye uğratarak onun insan yaşamında ontolojik ve psikolojik olarak doldurduğu boşluklara ilişkin kafa yormuş Batılı düşünürlerden izler var Tarhan'ın sözcüklerinde…

Seküler-modernliğin çok ileriye gittiği ve "akıl-bilim-birey" diye diye yol açtığı sorunlarla bunalıma girmiş insanlığın karşısına "akla veda", "bilime elveda", "sekülerliğe fatiha" diyerek çıkmış postmodern düşünce dalgalarından da izler ve esinler var Tarhan'ın sözcüklerinde…

Dolayısıyla, "Neslican kızımız" diye yumuk yumuk başlayıp, sonrasında, "Bak, inanca yönelseydin, bir parça tevekkül üzere olsaydın böyle yıpranmazdın" demeye getiren tweet'inden dolayı Nevzat Tarhan'a yöneltilecek eleştirinin;

Ağza alınmaması gereken hakaretler ve linçe uğratmalarda bulunularak bir yanlışlığı başka bir dolu yanlışlıkla yıkayıp paklamak yerine;

O tweet'inde Neslican'ı araçsallaştırarak ve elbette yumuşak dille halelenmiş bir politik-ideolojik motivasyonla neye reddiye düzüyorsa;

Aslında kendisinin de o reddiye düzdüğü dinamiğin bir parçası, türevi, ürünü, yan ürünü olduğu noktasından yöneltilmesi gerekir.


Nevzat Tarhan

* * *

Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de İslamcı ya da İslamî bir eforla yol alanlar, Batı modernitesinin sıkı bir seküler itkiyle sürdürülmüş düşünsel performansından da postmodern/post-seküler aşamadaki düşünsel performanstan da istifade ettiler.

Batı'da aynı dönemde lisansüstü eğitim sürdürdüğümüz nice muhafazakâr-İslamcı arkadaştan hatırlıyorum mesela: "Bak, Marx, Durkheim, Weber, Freud, hepsi dini ne kadar ciddiye alıp çalışmış; bizim memlekette üniversitelerde dinin adını ağzına alamazsın" şeklindeki serzeniş ve yüklenmeleri…

Onlar, Türkiye'de laik bürokrasi ve onunla eklemli hareket eden elit, entelektüel ve akademik çevrelerin uzunca bir süre din söz konusu olduğunda yukarıdaki Batılı düşünürlerden çok farklı bir "antipatik" motivasyonla hareket ettiklerini söylemeye çalışıyorlardı.

Ve evet, Batı modernitesinin öncü düşünürleri ile onların takipçileri açısından bu dindar-muhafazakâr ve İslamcı arkadaşlarımızı heyecanlandıracak şekilde din, önemliydi.

Ama totemizm ne kadar önemliyse, animizm ne kadar önemliyse, paganizm, putperestlik ya da Mbuti pigmelerinin orman tapımı ne kadar önemliyse, Budizm, Hinduizm, Hristiyanlık, Yahudilik, İslam da o kadar önemliydi.

O yüzdendir ki antropolog Edward Tylor, monoteizmi günümüz insanının animizmi olarak tanımlamaktan geri durmamıştır.

Türkiye'de İslamî ve İslamcı çizgide bilimsel, akademik, entelektüel faaliyet sürdürmekte ısrarlı olanlar ise Batı modernitesinin düşünce kulvarında mevcut, dine yönelik bu önemsemeyi sadece İslam'ı özneleştirme hedefiyle istismar ettiler.

Aynı şekilde Batı'da postmodern düşüncenin akılcılık, deneycilik, bilimcilik, bireycilik ve "dünyevicilik" (sekülerizm) eleştirilerini de yine sadece ve sadece İslam'ı özneleştirme yolunda istismar ettiler.

* * *

Halbuki postmodern düşüncenin karşı çıktığı, hayata ve insana dair genel geçer açıklama seçenekleri, yani "büyük anlatılar" arasında Marksizm, pozitivizm, işlevselcilik, yapısalcılık, Freudyen psikanaliz ve diğer kuramsal, düşünsel, ideolojik anlayışlar kadar dinsel açıklama metinleri de vardır.

İslam, daha doğrusu bir "modern ideoloji" olarak İslamcılık da bir "büyük anlatı"dır.

Ama postmodernizmin büyük-anlatıları reddeden, modernitenin tektipleştiriciliği karşısında düşünsel-yaşamsal anlamda göreliliği öne çıkaran ve sekülerliğin mutlaklaştırılmasını sorgulayan yaklaşımı, bizde İslam'ın bir yaşam-biçimi olarak mutlaklaştırılması yolunda muhafazakâr-İslamcı akıl yürütmelere malzeme yapıldı.

Nevzat Tarhan da 21 yaşında ve daha çiçeği burnunda bir genç kadının kanser nedeniyle ölümünün ardından attığı tweet'de;

"Neslican kızımız ölümle yüzleşebilseydi, ölüm bilincine sahip olsaydı, seküler dünyanın dünyasallaşma rüzgarına kapılmasaydı, dinlerin hayata anlam katma ve teselli gücünden faydalanabilseydi hastalığı düşman gibi görmezdi" derken;

Hem Batı modernitesi bağrında söylenmiş olanları, hem de postmodern düşünce çığırının din ve sekülerleşme üzerine ürettiklerini malzeme yaparak dini özneleştiriyor, dindarlaşma-İslamileşme telkininde bulunuyor.

"Dinlerin hayata anlam katma ve teselli gücü" ifadesini alalım mesela… Marx'ta da Weber'de de Freud'de de James Frazer'da da Bronislav Malinowski'de de Clifford Geertz'de de yani kendi çalışma alanım içerisinden sıralayabileceğim 19'uncu ve 20'nci yüzyıllarda karşımıza çıkan pek çok isimde bulunabilir bu yaklaşım.

Sadece Marx'ın dine yönelik "ezilmiş yaratığın iniltisi", "kalpsiz bir dünyanın kalbi", "halkın afyonu" tanımlamaları bile Tarhan'ın bu sözlerinin izi sürülecek olsa hemencecik karşımıza çıkar. Marx, dinin acıyı dindirici ve ağrı kesici işlevini anlatmak için, Tarhan'ın "teselli"si yerine daha keskin bir biçimde "afyon" demiş, o kadar.


Karl Marx

Ama tabii Marx da yukarıda sıralanan ve onlara eklenebilecek bir dolu başka isim de bu yaklaşım ve çözümlemeleri dine yönelik bir özneleştirme, hele ki başlı başına bir tek dine yönelik aslileştirme arzu ve hedefiyle yapmadılar.

Ayrıca elbette dinleri sütten çıkmış ak kaşık olarak görerek de yapmadılar.

Dinin insanın anlam krizini çözdüğü kadar, iktidar çekişmeleri ve krizlerinin de kaynağı olduğunu;

Huzur ve selamet telkin ettiği kadar savaş, dehşet, kan ve gözyaşı için tahrik edici de olduğunu;

Ölüm karşısındaki çaresizliğe dayanma gücü oluşturduğu kadar, katliam, öldürme ve öldürüşmelere dayanak oluşturduğunu, yani "dinde insan faktörü"nü görmeyi, göstermeyi de ihmal etmediler.

Tarhan ise 21 yaşında kanserle kendince ve adeta "çocuksu" bir saflık ve masumiyetle mücadeleye tutuşmuş genç kadının sonundan, dinselliği aslileştiren ve (herkesçe gayet net fark edildiği üzere) kendi dinini önceleyip güzelleyen yumuşak başlı bir "politik" müdahalede bulunuyor.

* * *

Bu politik müdahalenin hedefinde seküler yaşam var.

O yüzden Neslican'ın yaşadıklarını, çektiği çileleri, gayet postmodern esinli ama duyulduğunda hemen insanın yüzünü buruşturmasına yol açan bir "totolojik" beceriksizlik arz eden ifadeyle, "seküler dünyanın dünyasallaşma rüzgarı" na bağlıyor.

Elbette her ikisi aynı şey değil, ama esnek bir yaklaşımla Anglo-Sakson modernleşmesinde "laik" (ve laiklik) karşılığı olarak işlerlikte olan "seküler" (sekülerlik) sözcüğü, Latince "saeculum" kökünden türemiş. "Saeculum", yine Latince "sacrum" yani "kutsal"ın karşıtı olup "dünya"yı ve "dünyevi olan"ı işaret eder.

Dolayısıyla "seküler" zaten dünyevi yahut "dünyasal" demek.

O yüzden Tarhan'ın ifadesinin açılımı da "dünyasal dünyanın dünyasallaşma rüzgârı" oluyor!..

Şimdi elbette kamuoyunda çok laf edildi ve ben de bir tekrar üretme durumunda kalacağım. Ama bir üniversitenin rektörlük koltuğunda oturan kişinin bu kadar dikkatsiz ve bilgisizce bir ifadeyi sosyal medyada, üstelik 21 yaşındaki bir genç kadının ölümü ardından paylaşmasını esefle karşıladığımı belirtmek isterim.

Bununla birlikte Tarhan'a rektörlüğü üzerinden yöneltilen saldırılar karşısında, özellikle kantarın topuzunu kaçıranlara hatırlatmak gerekir ki bundan çok ama çok daha beter rektörler, adına "üniversite" denilen devlet daireleri ve ticarethanelerde mevcut. Bu unutulmadan söylenmeli her ne söylenecekse…

* * *

Elbette söz konusu sekülerleşme-karşıtı bu postmodern iklimin sadece İslami zeminde ve Türkiye özelinde karşımızda olmadığını, bunun küresel bir fenomen olduğunu belirtmeden de geçmemek gerekir. Nitekim Akif Beki de olup bitene müdahil olduğu, Tarhan'a destek çıkan tweet'inde, "Hocam, yoga gurusu sıfat ve diliyle söyleyecektiniz aynı şeyi" diyerek, sosyal medyada Tarhan-karşıtı seküler hareketliliğe karşı sıkı bir kontratak başlatmış.

Doğruya doğru, bu memlekette içerisinde kavrulduğu maddiyatçı, yarışmacı, yalnızlaştırıcı, kimsesizleştirici sistem cenderesi içinde bir "modern ruhaniyet" arayışıyla Yoga gurularına, Zen ustalarına, Reiki üstatlarına meyleden, ama sufi zikrini duyunca irkilip uzaklaşanlar var. Bunlar Doğu-mahreçli ama Batı'dan ithal bu mistik seanslara takıldıklarında yaptıklarının, Tarhan'ın maneviyat telkinlerinden mahiyet itibarıyla pek de farkı olmadığını idrak etmiyor olabilirler.

Ama bu, durumu yine de değiştirmez.

Bunların hepsi bizim için aynı membaın suyu.

Bunlar, tekmili birden postmodernizmin inanç patentli karşılıkları. 

İşin en tatsız yanı da bütün bunlar bir "inanç endüstrisi" bünyesinde ticari işlerlikle karşımızda.

21 yaşında, ömrünün baharında kansere ve ölüme kendi bünyesinde çocuksu bir naiflikle savaş açmış birine ha tasavvufi telkin, ha yoga seansı önermişsiniz, fark etmez.

Ve bu, bir yelpaze.

Yelpazenin bir ucunda Yoga gurusu, onun yanında Zen ustası, onun yanında Tarhan'ın tevekkül ve ruhaniyet çağrısı varsa, yelpazenin bir ucunda da badeci şeyhlerin hastalıkları yok etme yolunda şifa niyetine yutturduğu "bade"ler var.

O yelpazenin dışında da tüm saflık ve masumiyetiyle, kaybedeceğini bile bile bir amansız hastalıkla kendi başına azimli bir çırpınışla "kavga"yı seçmiş 21 yaşında bir kalp var.


Neslican Tay

* * *

Nevzat Tarhan'ın "seküler dünyanın dünyasallaşma rüzgârı" ifadesini "seküler yaşam rüzgârı" şeklinde derleyip topladıktan sonra, bunun günümüzde Tarhan'ın kendisi de dahil olmak üzere dünyayı "dünyevi" değil de "uhrevî" yaşama iddiasına sahip hiç kimsenin kaçamadığı bir olgu olduğunu belirterek devam edelim.

Başlı başına AKP dinbazlığının tarihi, bu ülkede Müslümanlığın sekülerleşme/dünyevileşme tarihidir.

Daha bir önceki yazımızda Modanisa mevzuunda bu "İslami sekülerleşme"nin giyim-moda-güzellik endüstrisi bünyesinde dışavurumlarına değindik.

Başka örneğe pek gerek yok, ama Tarhan'ın rektörü olduğu üniversitenin de nasıl "dünyasal dünyanın dünyasallaşma rüzgarı"nın parçası olduğuna değinmeden geçmeyelim. Buyurun Üsküdar Üniversitesi"nin nasıl da öğrenci "tutma" arzusunu yansıtan şu iki ilana:

 

 

İlk tercihe yüzde 50 burs; ilk 5 tercihe yüzde 50 burs; ÖSYM burslarında yüzde 50+25, 75+25 burs ve bir de "Hayat Tercihtir", öyle mi?!..

Yahu, "Hayat tercihtir" ne demek Nevzat Tarhan?

Hayat, "takva" değil miydi Nevzat Tarhan?

"Masiva"ya bu kadar bulaşıp, çoluğu-çocuğu bursla ayartmaya çalışarak dibine kadar "dünyasal dünyanın dünyasallaşması"ndan nemalanıp sonra da gencecik bir kadının kanserle savaşında yenik düşmesine "tercihin dünyasallık değil dinsellik olsaydı böyle olmazdı" demeye getirmek yakışık alıyor mu Nevzat Tarhan?..

Ayıptır, yazıktır, günahtır Nevzat Tarhan!..

* * *

Neslican Tay, hastalığıyla kendince ve dediğimiz gibi çocuksu bir masumiyetle savaşma yoluna gitti. Sonucun ne olacağını bile bile, Tarhan'ın müteakip tweet'indeki "Ölüm ve hastalık sel gibidir, mücadele ederseniz kaybedersiniz" anlayışının aksine, kansere "Ne oluyoruz ya, bu kadar ileriye gidemezsin, sen kimsin" diye seslendi.

"Belki kaybedeceğim, ama savaşırken kaybedeceğim" diyerek tercihini dillendirdi.

Ne yapalım, işte böyle "iflah olmaz" çocukları var bu memleketin… Deniz de böyle değil miydi?..


Deniz Gezmiş

25 yaşındaki Deniz Gezmiş de kendisinin bir parçası olduğu "toplumsal organizma"ya musallat olmuş bir "hastalık"la, bir "kanser"le çocuksu bir masumiyet içinde ölümüne mücadeleyi seçmişti Neslican'dan onlarca yıl evvel…

O da o hastalığın yavaş yavaş kendisini ele geçirmekte olduğunu biliyor; art arda sayısız "nüks" karşısında, "Biliyorum, ipe gidiyor bu işin sonu" diyor, ama hiç de öyle itaatkâr bir ruhaniyet içinde teslim bayrağı çekmeye yanaşmıyordu.

Darağacında son nefesini verene kadar hep yaşamak istedi; hem de ölüme, ölümün sebebine kafa tutmaya devam etti.

Neslican için bu dünyada, yani "varlık"ta, kendisine "çaresizlik içindesin, ölümle savaşma, boyun eğ, hastalık senin mürebbiyendir" diyenlerle birlikte bulunmaktansa;

Onun gibi, ömrünün sonuna kadar "devasa bir illet"le, kaybedeceğini bile bile savaşmayı tercih etmiş Deniz Abi'siyle "hiçlik"te buluşmaktan daha muhteşem ne olabilir!..

Denizler karşılayanın olsun, güle güle Neslican!

Tekrar buluşuncaya dek, hoşça kal!..

Yazarın Diğer Yazıları

Al Trump’ı vur Şevki’ye şevkle şehvetle!

“Ehl-i tasavvuf” denilerek ölüm yıldönümünde yâd edilen biri var ortada ve onun Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’ndeki anma töreninde havada Şevki Yılmaz’ın “abdestli ve mübarek” ağzından çıkan “kavat-pezevenk” lakırdıları uçuşuyor

Kapımızı erken çalan Postacı: Ünsal Oskay

10 yıl önce bugün kaybettiğimiz Prof. Dr. Ünsal Oskay, "ekran" denen zevk verici "narkotik" ve onun zehirli etkileri karşısında, ruhsal-zihinsel bağışıklık sistemimizi güçlendirecek bir "reçete"yi bizimle paylaşmayı hiç ihmal etmedi

'Pınar'ınız ya IŞİD'e can suyu olursa!..

Hemen herkeste "Barış Pınarı" adı verilen operasyonun bir süredir sönümlenmiş "IŞİD ateşi"ni yeniden canlandırabileceği endişesi mevcut