17 Eylül 2019

'Meşhuriyet Çağı'nda yazar olmak!

Kitap fuarında önce bir kız öğrenci, en çalışılmamış yerden, beni kem-küm ettiren soruyu patlattı: "Siz, ünlü müsünüüüz?" Sonra beni kilitleyen diğer yıkıcı soru yine bir diğerinden geldi: "Saçlarınızın rengi ne kadar güzeel! Boya mııı?!"

Yaklaşık 10 yıl geriye giderek, daha önce de gündeme getirdiğim bir anekdotla başlayayım:

Aşk-ı Memnu dizisinin televizyonlarda fırtına gibi estiği bir dönem (2009-2010). Halid Ziya Uşaklıgil'in ölümsüz romanının baş kahramanları Bihter ve Behlül'e Beren Saat ve Kıvanç Tatlıtuğ'un hayat üfledikleri dizi, büyük bir izleyici kitlesini ekrana kilitlemiş vaziyette.

İşte böyle bir "iklim"de İstiklal Caddesi'nde bir kitapçıda iki genç arasında geçen konuşmada şu sözlere kulak misafiri olunuyor:

"Aaa, bak, Aşk-ı Memnu'nun kitabını çıkarmışlaaar!.."

Yani, bırakın Halid Ziya'nın adını duymuş olmayı, öncelikle bir roman olarak Aşk-ı Memnu adını hiç duymamış ve 1899 yılında tefrika halde "Servet-i Fûnun" dergisinde yayımlanmış bu eserle, ona "doğuş verdiği"ni düşündükleri diziyle tanışmış bir gençlik söz konusu…

Halid Ziya Uşaklıgil

* * *

Görsellik ve görüntünün yazı ve kitap üzerindeki çarpıcı egemenliğine işaret olan yukarıdaki örnekten bugüne, elbette yazar olarak nasıl bir "kültürel iklim" içinde olduğumuzu bilerek geliyoruz. Ancak yine de karşımıza çıkan sürprizler, beterin beteri misali, sarsıcı olmaya devam ediyor.

Geçtiğimiz haftaya yayılan Maltepe Belediyesi Kitap Fuarı bünyesinde yer aldığım etkinlikte tam da böylesi, yıllar önceki o "Aşk-ı Memnu" hadisesini hem anımsatan, hem de tatlı tatlı "katlayan" yeni izlenimler düştü önüme.

Ama onlara geçmeden önce, bu emek emek kotarılmış saygın etkinlikten söz edelim biraz…

İstanbul Maltepe Belediyesi, Başkan Ali Kılıç'ın önünü açtığı girişimle, "Edebiyatın Eylül Durağı" şeklinde lirik bir başlıkla 9-15 Eylül 2019 tarihleri arasında 39 yayınevi, 3 dergi ve bir de sahaf kitabevi katılımıyla, yazar söyleşileri ve imza etkinlikleriyle zenginleşmiş bir kitap fuarı düzenledi.

Nurten Geroğlu direktörlüğünde Maltepe'deki Prof. Dr. Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde "İlk Baskı"sıyla, yani önümüzdeki yıllarda 2'nci, 3'üncü, 4'üncü ve nice "baskılar"ın vaadiyle başlangıç yapan Fuar'ın gerekçesini Başkan Kılıç, çok veciz şekilde şöyle özetlemiş:

"Şehir, kitap koksun istedik!.."


Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç

* * *

Geçtiğimiz cuma günü hem söyleşi hem de imza etkinliğiyle ben de Fuar'daydım. İki gün önce T24 Pazar'da yayımlanan yazımda metinsel altyapısını paylaştığım, "Masallardan Romanlara Filmlere Dizilere Hayallerimizin Seyri" başlıklı bir konuşma yaptım. Manas Destanı'ndan, Binbir Gece Masalları'na, oradan Charles Dickens romanlarına, sonra Kurtlar VadisiBehzat Ç. ve La Casa de Papel 'e kadar açılan yelpazede, tarihsel-coğrafi bağlamlarda yazı, kurgu, edebiyat, popüler kültür ilişkisi üzerine…   

Ve 7'den 70'e, hatta aşağıdaki fotoğrafta görüleceği üzere 7 yaş-altı bir "mucize misafir"le de renklenen nitelikli bir dinleyici topluluğu önünde!..

Sonrasında her ikisi de 2017'de Can Yayınları'ndan çıkmış son kitaplarımın (Parti Cemaat Tarikat ve Görünüyorum O Halde Varım) yer aldığı imza masasına okurlarla buluşmak üzere oturdum.

İşte ne olduysa o zaman oldu.

* * *

Etkinliğe katılmak üzere civardaki okullardan gelen öğrencilerin kitap stantları arasında neşeyle dolaştıkları imza salonunda, bu öğrencilerden kızlı-erkekli bir grup şen-şakrak başıma toplandı.

Aralarından bazılarının ilgisini kitaplardan ve onların yanına kurulmuş bir yazar olarak benden çok masadaki birbirinden nefis kurabiyelerin çektiği açıktı!.. Derhal, şirin bir haylazlıkla kurabiyelere iştahla gömüldüler.

Ardından gençlerin beni hallaç pamuğu gibi attığı bir sorulu-cevaplı seans başladı!..

Önce güzeller güzeli bir kız öğrenci, "Gümm" diye en çalışılmamış yerden, beni kem-küm ettiren soruyu patlattı:

"Siz, ünlü müsünüüüz?.."

Önce önümdeki Görünüyorum O Halde Varım: "Meşhuriyet Çağı"nda Kültür ve İnsan başlıklı kitabıma baktım hazin hazin…

Ve kitabın içinde yer alan nice figürün nasıl âhını aldığımı ve işte şimdi onların nezdinde korkunç bir "rövanş"la karşı karşıya kaldığımı düşündüm!..

Sonra soru karşısında benim sessiz çaresizliğime bakarak kıkırdaşıp coşan gençlerin ezici baskısını hissettim.

Nihayet, "Bu sorunun cevabını ben değil, siz verebilirsiniz ancak" gibisinden bir şeyler gevelerken beni bir başka çaresizlik içinde kilitleyen diğer bir yıkıcı soru yine bir kız öğrenciden geldi:

"Saçlarınızın rengi ne kadar güzeel!.. Boya mııı?!.."

Tabii yine kem-küm bir çaresizlik; bunun karşısında da gülüşmeler, el çırpmalar, neşeyle zıp zıp zıplamalar!..

* * *

Böylesi ve belki "popüler kültür" (!) kategorisinde değerlendirilebilecek soruların ardından "politik kültür" bağlamına yerleştirilebilecek sıkı mı sıkı bir sorgulama da iki erkek öğrenciden gelmez mi?!..

Masanın üzerindeki Parti Cemaat Tarikat (2000'ler Türkiye'sinin Dinbaz-Poliitk Seyir Defteri) kitabımın başlığındaki "tarikat" kelimesi dikkatlerini çekmiş olacak ki onlardan biri, "Tarikatlara karşı mısınız yoksa seviyor musunuz onları" şeklinde sordu..

Cevabî olarak derdimin başka bir şey olduğunu, "Tarikatları ne seviyor ne yeriyor, sadece anlamaya çalışıyorum" diyerek açıklayacak oldum ki…

Sözlerimin "Tarikatları ne seviyorum…" kısmında takılıp gerisini duymayan muhataplarım, "Olmadı şimdi Amca yaa, kalbimizi kırdın" diyerek büyük bir heyecan ve coşku ile anlatmaya başladılar tarikatların da Osmanlı'nın da Abdülhamid'in de faziletlerini!..

Bunlardan biri benim ağzımı açık bırakacak şekilde Osmanlı padişahlarını baştan sona gözlerini kapatıp sırasını şaşırmaksızın ezberden saydı. Ve Abdülhamid'e geldiğinde "İkinci Abdülhamid" demek yerine "Sultan Abdülhamid-i Sani Hazretleri" dedikten sonra, Peygamber'in adı geçtiğinde yapıldığına benzer şekilde sağ elini kalbinin üzerine koyarak tazimde bulunmayı da ihmal etmedi!..

Bu öğrencilerin hayatlarının kıyıcığında bir tarikat etkileşimi olduğu da; okullarında Osmanlı yüceltisini tedris ettikleri de; son dönemde Payitaht Abdülhamid dizisi başta olmak üzere Sultan Abdülhamid'e yönelik "popülerleştirme" ameliyesinden kendilerine düşen payı aldıkları da aşikârdı. 

Biraz farklı bir bakış açısından, Abdülhamid'in Batı klasik müziği dinlediğini, opera seyretmeyi sevdiğini söyleyecek olduysam da derhal susturuldum. Bunlar, o "cennet-mekân" padişahı gözden düşürmeye çalışan kötü niyetlilerin uydurmalarıydı. Bunlara inanmamam gerekti…

Böyle böyle Osmanlı'yı çökertmişler, bizi geri bıraktırmışlardı!..

Anladım ki ezber ezberdi, seyir seyirdi ve bilinecek bilinmekteydi.

Gerçek, bu çocuklar için "akça-pakça" ortadaydı.

Abdülhamid hakkında söylenecek başka her söz, her düşünce, "kara"ydı.

* * *

Bu grup tarafından böylesine ağzımın payı verildikten sonra bir de tek başına ve gözlerinin içi mahcup bir heyecanla gülen kıpır kıpır bir kız öğrenci yaklaştı masama… 

Ve Görünüyorum O Halde Varım başlıklı kitabımın kapağında yer alan, kafasının yerinde bir televizyon ekranı olan adam görseline takıldı kaldı.

Sonra kitabı eline aldı. Kafanın olması gereken yerde duran ekran görüntüsünün ilgisini çektiği, merakını celp ettiği belliydi.

Ona, "İstersen 'İçindekiler' sayfasına bak, orada ilgini çeken konular olabilir" dedim.

Bunun üzerine kitabı çevirdi ve arka kapakta yazılı olanları okumaya başladı!

Şaşırdım ve tekrar ettim: "Yok yok, 'İçindekiler' sayfasına bakman yeterli."

Bunun üzerine de kitabın ilk sayfasını açtı ve orada yazılı olanları (kitabın adı, künye ayrıntıları, vs.) okumaya başladı.

Anlamıştım!..

"Sayfayı çevir" dedim. Bu defa kitapta benim özgeçmişimin sunulduğu sayfayı okumaya başladı.

Tekrar "Çevir" dedim ve "Çevir… Çevir…" diye diye nihayet kitabın "İçindekiler" sayfasına getirdim onu…

Eline o güne kadar hiç kitap almış mıdır, almamış mıdır, bu sorunun cevabını sizlere bırakayım!..

Ama bir kitapta "İçindekiler" başlıklı bir sayfa bulunduğunu, bulunabileceğini bilmediği ortadaydı.

* * *

Görselin yazı, görüntünün düşünce üzerindeki hâkimiyetinin bir "çağ hali" olduğuna şüphe yok.

"Gutenberg Galaksisi"nden "Bill-Gates Galaksisi"ne intikal ettiğimiz bir hayatın içinde, bir yazılı-kültür çocuğu olan Descartes'ın "Düşünüyorum, o halde varım" sözünün yerini "Görünüyorum, o halde varım" a bıraktığı da öne sürülebilir.

Bu, dünyanın her tarafında geçerli, evrensel bir olgu-sorun…

Ancak Türkiye için tabloyu daha da kritik hale getiren nokta, Batı'da kitlesel bağlamda yaklaşık 500 yıllık bir sürece yayılan yazılı kültür döneminin bizim coğrafyamızda neredeyse hiç belirginleşmemesi…

Tarihsel olarak Türkiye, sözlü (folk) kültürden görsel (pop) kültüre "sıçramış" bir toplum.

Bizim dişe dokunur bir yazılı kültür evremiz yok.

Avrupa'da 16'ncı yüzyılda parayla gazete alma alışkanlığı yaygınlaşmaya başladı.

Bize matbaa yüzlerce yıllık gecikmeyle geldi; ilk gazete 1831'de çıktı.

Dickens, 1842'de ABD'ye gittiğinde gemiden limana inerken bugün ancak pop yıldızlarına, popüler müzik gruplarına nasip olabilecek bir kitlesel ilgiyle karşılandı.

Bizde ilk roman 1871'de basıldı.

Zaten Cumhuriyet'in kuruluş aşamasında yüzde 10 okuryazar olan Türkiye'de işin ABC'siyle uğraşılarak geçirilen on yıllardan sonra, 1970'lerden başlayarak görsel kültürün büyüleyici çekimine kapılan toplum, 1990'lardan itibaren denilebilir ki "kitap"la kitlesel anlamda hiç tanışmadan tam anlamıyla "ekran"ın yörüngesine girdi.

Sonuç, görüntünün yazıya, seyrin okumaya, görünmenin düşünmeye, dolayısıyla da ezberin eleştiriye galebe çalması oldu.

* * *

Pek muhtemeldir ki yukarıda sıralananlarla bağlantılı olarak, kitap fuarında masama gelen öğrenciler, kitabımdan çok saçım-başımla, yazarlığımdan çok ünüm-şöhretimle ilgilenip, bu arada da beni dinlemekten çok kendilerini dinletmek, yani "göstermek" gayretiyle karşımdaydılar.

Ne yapalım, hepsi o kadar güzeldi ki canları sağ, bahtları da açık olsun!..

Peki, eğitimden ezberi anladığımız, tarihi televizyon dizilerinden öğrendiğimiz, yazarın ne yazdığına değil nasıl göründüğüne takılıp kaldığımız bu durum karşısında teslim bayrağını çekiyor muyuz?..

Elbette hayır.

Bu çağ yangınında "panzehir" niyetine okumaya da kalemi kâğıda çalmaya da "kafa yorma", yani yorumlamaya da eleştirel aklı hayata geçirmeye de kitaplarla haşir neşir olmaya da devam edeceğiz.

Çünkü bunlardan vazgeçmek, insanlıktan vazgeçmek demek.

Ve diğerleriyle birlikte daha nice Maltepe kitap fuarları çıkacak yolumuza karşıcı; yukarıda kaydettiğimiz üzere "ikinci", "üçüncü", "dördüncü" ve diğer "baskı"larıyla!..  

Ne diyordu Başkan Ali Kılıç: Şehir, kitap koksun…

Evet koksun ki insan olunsun!

Çünkü insan, kitapsız olmaz.

Kitapsız, insan olunmaz.

* * *

Fuar'da imza masasında bana "Siz ünlü müsünüz" diye soran güzelliğe bir Özdemir Asaf şiiri hediye ettim:

"Bir ışık düşerse üstüne basma // Gözlerine basarsın…"

Bana tarikat, Osmanlı, Abdülhamid güzellemesi yapan yakışıklıya da kitabım Parti Cemaat Tarikat'ı hediye ettim.

Ama, Görünüyorum O Halde Varım kitabımın "İçindekiler" sayfasını bir türlü bulamayan o "Sindirella"ya da tam kitabımı hediye edecektim ki olmadı…

"Şeyy, ben şimdi gitmek zorundayım, bekliyorlar da beni; yarın gelince bakıcam tekrar" deyip, bir şey söylememe de vakit bırakmadan koşar adım uzaklaştı.

Aklım ve kalbim onda takılı kaldı!..

Yazarın Diğer Yazıları

Al Trump’ı vur Şevki’ye şevkle şehvetle!

“Ehl-i tasavvuf” denilerek ölüm yıldönümünde yâd edilen biri var ortada ve onun Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’ndeki anma töreninde havada Şevki Yılmaz’ın “abdestli ve mübarek” ağzından çıkan “kavat-pezevenk” lakırdıları uçuşuyor

Kapımızı erken çalan Postacı: Ünsal Oskay

10 yıl önce bugün kaybettiğimiz Prof. Dr. Ünsal Oskay, "ekran" denen zevk verici "narkotik" ve onun zehirli etkileri karşısında, ruhsal-zihinsel bağışıklık sistemimizi güçlendirecek bir "reçete"yi bizimle paylaşmayı hiç ihmal etmedi

'Pınar'ınız ya IŞİD'e can suyu olursa!..

Hemen herkeste "Barış Pınarı" adı verilen operasyonun bir süredir sönümlenmiş "IŞİD ateşi"ni yeniden canlandırabileceği endişesi mevcut