10 Mayıs 2010

İNSAN DENEN KANSER

Meksika Körfezi’nde korkunç bir facia, tam mânâsıyla bir “çevrekırım” olayı yaşanmakta...


Meksika Körfezi’nde korkunç bir facia, tam mânâsıyla bir “çevrekırım” olayı yaşanmakta. Denizde kuyu açan petrol kartellerinin hatası sonucu oluşan platform kazası, belki de şimdiye kadar görülmüş en büyük doğa felaketine götürüyor bizi.
Dünyanın damını delmek yetmedi, denizin dibi de insan marifetiyle “delindi”.
Ozon tabakasında açılan gedikten yeryüzüne nasıl radyasyon yağıyorsa, Körfez’in dibindeki petrol kuyusundan da günde 757 bin litre petrol denize “doluyor”. Sızan petrol miktarı, hâlihazırda Hong Kong’un yüzölçümüne eşdeğer düzeydeymiş.
“Deniz bitti” yani! Mecazen değil, tam mânâsıyla…
Pisliğini temizlemeye çalışan insanlığın tüm çabaları da boşa gitmekte. Bir tür oda gibi petrolün sızdığı yere oturtulup onu su üstünde bulunan tankerlere çekmesi amaçlanan çelik ve betondan yapılma dev blok işe yaramadı. Petrol durmaksızın denize dolmaya ve denizi “boğmaya” devam ediyor.
Louisiana’da sadece yaban hayatın mevcut olduğu adaların kıyılarına da ulaştı petrol. Pelikanlar ve diğer kuşlar petrolle kaplanmış durumda.
İnsanı, mensubu olduğu türden utandıracak bir gelişme bu… Defalarca söylemekten dilimizde tüy, kalemimizde mürekkep bitmiş sözleri, nâçar, bir kez daha sarf etmek durumundayız.
İnsan, doğanın kanser hücresidir!
Kanserin organizmaya ne yaptığı malûm: Bir hücre, vücutta bulunduğu yerden, düzensiz ve haddinden fazla üreme sonucu organizmanın başka bölgelerine yayılıyor. Kendi isterleri doğrultusunda yerleştiği yeni bölgelerdeki dokuların, organların işleyiş mekanizmasını bozarak onların çalışmasını engelliyor.
Ne yapsanız “ilerleme”yi durduramıyorsunuz. Tersine kanser hücresi organizmanın işleyişini durduruyor. Onunla birlikte kendisi de yok olup gidiyor tabii…
İçerisinde nefes alıp verdiğimiz, bir parçası olduğumuz doğayı böyle bir organizma sayarsak, ona yaptıklarımızla gerçekten de kanser hücresine benziyoruz.
Doğanın bütün “doku”larına nüfuz etmiş haldeyiz. Dağ-taş, dere-tepe, göl-çöl, vadi-orman, kutup-okyanus, her yerde insan var.
O kahrolası elimiz değdiği için Meksika Körfezi’nin dibinde milyarlarca yıldır yatmakta olan petrol, bir zehir olup zapt edilemez şekilde fışkırmakta şimdi.
Her canlı, doğanın sunduğu “biyolojik” olanaklar çerçevesinde yaşam sürdürürken insan bu çerçevede belirlenmiş sınırların dışına “kültür” sayesinde taşmış bir tür.
Tarımsal faaliyetin başladığı 10 bin yıl önce, dünyadaki toplam insan sayısının 5 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Tarımsal yaşam biçimine geçilmeseydi avcı-toplayıcı taş devri insanı, taş çatlasa 10 milyon nüfusa sahip olacaktı dünya üzerinde.
Çiftçilik ve hayvancılığın geçim biçimi olduğu binlerce yıllık tarım dönemi sonunda, Endüstri Devrimi’nin gerçekleştiği 18. yüzyıl ortalarına gelindiğinde nüfus 500 milyona ulaşmıştı. Dünya ve doğa yine de bu “Homo sapiens” miktarına katlanacak takatteydi.
“Büyük patlama” ondan sonra geldi.
Endüstriyel yaşam biçimi, insanın makinelerle hayatına yön vermeye başlaması ve bu dönüşümü hem tetikleyen hem de ondan nasiplenen kapitalizm, doğayı kendi bağrından kopmuş ve artık onu mahvedecek şekilde hareket eden bir “canavar”la karşı karşıya bıraktı.
2050’de dünyada insan nüfusunun 10 milyarı bulması bekleniyor. Doğal koşullarda 10 milyonla sınırlanacak bir türün 10 milyarlık sınır tanımaz bir nüfusa ulaşmasını “kanser”den başka hangi benzetme daha uygun tarifleyebilir ki?!
Tabii en vahimi, insanlığın yaratıcı-kültürel kapasitesinin tüm insanların yararına değil, sınırlı bir kesimin çıkarına kullanılması… Muazzam bir üretim olsa da hâlâ açlıktan ölenler var dünyada.
Üretim fazlasını açlara vermek yerine denize dökmeyi tercih eden anlayış ile doymak bilmez kâr hırsıyla denizin dibini delip mavi suları kara petrole boğan davranış, aynı sistemin ürünü...
Kapitalizmin mantığı bu: Her ne üretiliyorsa insan ihtiyacı için değil, sadece kâr için üretiliyor. İnsan ihtiyaçlarının bir sınırı var, ama kâr sınır tanımıyor.
Kâr sınır tanımayınca kaynak kullanımı da sınır tanımıyor. Ne yapıyorsak, doğadan alarak, kopararak, çalarak yapıyoruz.
Kâr hırsı, “kanser hücresi”nin yakıtı. Ona yönelik bir  “sosyoterapi” şart!
Kâr hırsını eritemezsek “kanser”imiz doğa denen organizmayı yok edecek. Kendi mahvımızdan da kendimiz sorumlu olacağız.
Durumu Nazım, on yıllar önce ne kadar çarpıcı ifade etmiş:
“Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm.
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
ya dünyamıza inecek ölüm.”

Yazarın Diğer Yazıları

Vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım!

Yöresel ve evrensel düzlemlerde eşzamanlı yaşananları 'insan' gerçeğinde birbirine organikçe bağlamak… Daha iyi bir hayatı var etme umut ve inancıyla gelenekten geleceğe taşınmak… Bunlar, Hasan Hüseyin şiirini bu coğrafyanın en özgün ve özgül yapıtlarından biri kılar

Goebbels korosu söylüyor: "Her şey mükemmel efendim!"

Bir okurum, siyaseten Refah Partisi - AK Parti çizgisinde yol almış olmakla birlikte bugün gelinen noktada Ak Parti'nin yapıp ettiklerine ve olup bitenlere bağlı olarak bu ideolojik 'gönül bağı'nın nasıl koptuğunu samimi bir eleştirellikle bizimle paylaşıyor

Goebbels'leşme karşısında muhalefeti sorgulamak!

Matbu medyanın hazan mevsiminin, televizüel medyanın da sonbaharının yaşandığı bir dönemde, insanları sıkan, bıktırıp usandıran karakterlere, ağızlara, kabadayılıklara kimse katlanmak zorunda değil. CHP hiç değil