06 Aralık 2011

Dersim, ‘CHP Sınavı’ndan Yüz Akıyla Geçmiştir!

Geçen hafta Habertürk’te ‘Türkiye’nin Nabzı’ programında Dersim hadisesi...


Geçen hafta Habertürk’te ‘Türkiye’nin Nabzı’ programında Dersim hadisesi ve Cumhuriyet rejimi arasındaki ‘kanlı’ ilişkiyi tartıştık. Bir ara söz döndü dolaştı, tartışmanın fitilinin CHP tarafından nasıl ateşlendiği sorusuna geldi. Öyle ya, 1937-38’de yaşanan katliamın sorumlusu sayılan bürokratik oluşumun (o zaman için ‘Parti-Devlet’ demek en doğrusu) adından zihniyetine devamı olduğunu sıklıkla vurgulayan bir parti içinden, üstelik o partinin Dersimli bir milletvekili (yine Dersimli) kendi başkanının bile kapalı tutmayı tercih ettiği defteri nasıl açabilmişti? 
Dersim tartışmasında en çok ihmal edilen bu soru, aynı tartışma sürecinde dillere pelesenk olmuş daha popüler bir soruyla da ilişkilenir. Bu soru şu: Nasıl olup da Dersim’in Kürt-Alevi ahalisi, böylesi korkunç bir olayı onlara yaşatan siyasî harekete Cumhuriyet tarihi boyunca destek vermiş ve son seçimde örneklendiği üzere vermeye devam etmektedir? Bu, ‘Stockholm sendromu’, yani ‘celladına aşıklık’ değil de nedir?!
Programda bu iki soru üzerinde de durulduysa da zaman baskısı nedeniyle çok ayrıntılı olarak açmak mümkün olmadı onları… O yüzden kendi cephemden bu sorular üzerine burada biraz daha detaylı olarak durmak istiyorum.
İkinciden birinciye doğru yol alarak yapmaya çalışacağım bunu…
Cumhuriyet tarihinin uzak (başlangıç) döneminde yaşananlara takılıp daha yakın dönemlerinde olanlara kör kalanlar Dersim halkının kaygılarını da kararlarını da hakkıyla değerlendiremeyerek işte o ‘katiline âşık halk’ sonucuna acımasızca ve yanlışlıkla varabiliyorlar. Dahası Cumhuriyet-öncesi Dersim tarihinin yüzlerce yıllık hazin deneyimine de gerektiği ölçüde dikkat yöneltmeyip öncesiz ve sonrasız bir 37-38 ‘spot’una takılarak ciddi bir tarihsel analiz yetersizliği sergiliyorlar.
Dersim, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, 1514’ten istim aldığı söylenebilecek Alevi-Sünni ikili karşıtlığının kendisi açısından kahredici deneyimleriyle çıktı. Hem Osmanlı Sünni resmiyeti, hem de bulunduğu yerel coğrafyada yanı başındaki egemen Kürt Şafiî hâkimiyeti, yüzlerce yıl Dersim bünyesinde bir etno-dinsel farklılık bilincini ağır bir yalnızlık duygusu eşliğinde dipdiri tuttu.
Bu nedenle, Osmanlı’ya ‘antitez’ olarak çıkış bulan ‘Cumhuriyet’i bir umut sayıp destekleyen Dersim’in üzerine rejim çok talihsizce, cahilce ve acımasızca gitmiştir.
Çok partili yaşama geçildiğinde Dersim hiç de öyle ‘cellâdına bağlılık’ sergilemeyip, üstelik neyin ne olacağına dair pek çok kuşku ve kaygının mevcut olduğu bir konjonktürde gerçekleşen 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’ye yüzde 60 oy verdi. İlerleyen süreçte Demokrat Parti’nin siyasî serüvenini CHP’nin jakoben-modernleşme tercihinden muzdarip dindar-muhafazakâr ve tabii ki ‘Sünni’ çoğunluk üzerinden sürdüreceğini fark ettiği noktada da Cumhuriyet-öncesinin yüzlerce yıllık derin deneyiminin etkisiyle bu partiden uzaklaştı. Türkiye’de Kürt-olmayan Alevi kesimin de yaptığı gibi usul usul ve ürkek ürkek CHP’ye yöneldi. Bu yine de dikkatli ve kontrollü bir yönelimdi. 1954 ve 1957 seçimlerinde esasen iki parti arasında geçen seçimlerde CHP oyları yüzde 53’te demirledi. Ahalinin neredeyse yarısı CHP’ye oy vermedi. 
1960-ihtilâlı sonrası, 37-38’in acılarının da depreşmesiyle olsa gerek İnönü CHP’sine de iltifat etmedi Dersim… Oylar yüzde 30’larda seyretti. Hatta 1969 seçimlerinde yüzde 18 oy alan CHP karşısında bağımsız adaylarla Türkiye İşçi Partisi’nin oy toplamı yüzde 34’e vurdu. Ufukta sol ve sosyalizm seçeneği iyice görünmüştü çünkü…
Ve 1970’lerde Dersim, CHP’ye şimdikinden de daha fazla destek vererek bu partinin oylarını yüzde 70’lere dayattı. Ama bu, başka bir CHP, Ecevit CHP’sidir. Sistem-içi kalmak kaydıyla söz konusu siyasî parti içerisinde ciddi bir kırılma meydana gelmiş, 1960’lardan itibaren yükselişte olan sol-sosyalist hareketin Türkiye coğrafyasında legal düzlemdeki mihrabı, Ecevit CHP’si olmuştur. 
Eğer Dersim’in kayda değer bir CHP’lilik geleneği varsa bunun tohumları ‘Tek-Parti CHP’si’ zamanında değil ‘Ecevit CHP’si’ zamanında atılmıştır. Üstelik 1970’ler, (a) Kürtlerin ve Alevilerin neredeyse külliyen sosyalist harekete kitleselleşme imkânı sunduğu; (b) Türkiye’nin ‘Soğuk Savaş’ın sıcak zemini haline geldiği ve sosyalist sol karşısında paramiliter Türkçü hareketin sökün edip ülkenin bir sol-sağ çatışmasına savrulduğu; (c) ve bağlantılı şekilde ideolojik kutupların etno-dinsel kimliklerle çakışmasının sonucu olarak Maraş ve Çorum’da Alevi kırımlarının yaşandığı yıllardır.
Dersim’in Kürt-Alevi halkının 1937-38’i unutup CHP’ye oy verdiği kınamasında bulunanlar, hatırası daha yakın ve yakıcı olan 1977-78’leri görmezden gelmektedir.
1970’ler aynı zamanda ‘Türkiye sağı’nın Aleviler açısından artık ‘kan’dan öte hiçbir şey vaat etmediğini kanıksama yolunda tohumlayıcı etki yapmıştır. 1980’li yıllar o yüzden, 12 Eylül darbesine rağmen Kürt-Alevi Dersim halkı nezdinde pek bir şey değiştirmedi. Necdet Calp’in ‘sol’u temsil ettiği söylenen Halkçı Parti’sini de, sonrasında Erdal İnönü’nün SODEP ve SHP’sini de, Sünni-muhafazakâr çoğunluk ile Türkçü-milliyetçi yoğunluğu bünyesinde barındıran ‘Türkiye sağı’na haklı olarak tercih ettiler. Bu dönemde İran Devrimi dolayımıyla yükselen ve Türkiye’ye intikali Sünnilik temelinde olan radikal-siyasal İslâm da bu tabloya tuz-biber ekti.
Eğer bu dönemde Dersim, İsmet İnönü’nün oğluna oy verdiyse bunu uzakta içini sızlatan 37-38’i unuttuğu için değil, yakında tehdit algısı üreten Türk-İslâm sentezi ve Sünni-İslâmcı radikalizmden dolayı yapmıştır.
1980’lerde başlayan silahlı-ayrılıkçı Kürt hareketinin legal-parlamenter düzlemdeki siyasi uzantıları da 1990’lardan itibaren karşılık görmeye başladı Dersim’de… Tabii bu arada 1993 Sivas katliamını da unutmamak lâzım. Bu süreçte ister HADEP olarak ister DEHAP olarak isterse Bağımsızlar formülüyle Dersim’de Kürt hareketi hem CHP’ye giden oyların azalmasına yol açtı hem de Dersim bünyesinde yeni bir politik girdi olarak ortaya çıktı. Bunun şu aralar nasıl sorunlu bir girdi olduğuna yazının sonuna doğru değineceğim.
2002 seçimlerinde DEHAP yüzde 32 oy alırken CHP yüzde 24 oy aldı Dersim’de. Ondan sonraki iki seçim süreci çok ilginç. CHP açısından bir dip yapıp sonra çıkış, Kürt hareketi açısından ise bir zirve yapıp sonra düşüş söz konusu… Bunun nedenlerine yönelmek bizi başlangıçtaki diğer sorumuza, neden 37-38 tartışmasının CHP içinden açığa çıktığına ilişkin cevap önerisinde bulunma yoluna da sokacak. 
2007 seçimlerinde CHP oyları yüzde 16’lara geriliyor ve bağımsız adaylarla seçime giren BDP yüzde 60’ı görerek mevcut iki milletvekilini de alıyor. 2002’den 2007’ye gelen süreçte CHP’de çok ciddi bir ideolojik mevzi değişimi göze çarpar. Bir bakıma 1970’lerde Ecevit’le birlikte gerçekleşenin tam tersi yönde bir kırılma yaşanır. Bir ikinci ’28 Şubat’ arayışındaki vesayet rejimi, kendisine sivil-parlamenter siyaset düzleminde Baykal’ı temsilci kaydetmiştir. Böylece İnönü-sonrası dönemde CHP ilk defa o 1930’lardaki ideolojik formasyon ve pozisyonuna geri döner. Ortaya sıkı Kemalist, cumhuriyetçi ve ulusalcı bir parti çıkmıştır ve artık onun bünyesinde ‘sosyalizm’den dem vurmak gerekse bu olsa olsa ‘nasyonal’ bir sosyalizmdir. 
Bu durumda, naçar, Türk Aleviliği hâlâ CHP’ye desteğini sürdürse de Dersim’de artık başka bir siyasal seçenek iyiden iyiye ağırlığını hissettirmektedir. Ve ortada Dersim için ‘Stockholm Sendromu’ndan söz edenlerin utanması gereken bir tablo vardır. 1970’lerde sol ve sosyalizmin rüzgârına kendisini kaptıran ‘yeni’ ve toplumcu Ecevit CHP’sine kalbini açan bölge, 2000’lerde askeri bürokrasinin terkisine takılan devletçi (hatta artık nasyonalist) Baykal CHP’sine tepkisini anlaşılır biçimde göstermiştir.
Bugüne gelelim! Askeri vesayet rejiminin 2007-sonrası süreçte küresel sistemin isterleri doğrultusunda ve İslâmî liberalizm marifetiyle aşılmasından sonra CHP’de Baykal devri ite-kaka da olsa kapandı ve Kılıçdaroğlu ile yeni bir CHP umudu belirdi. Umut boş çıktı tartışmasına girmeyeceğiz. Ama Dersim halkı açısından Kılıçdaroğlu’nun CHP başkanlığı, mucize gibi bir şeydi. Nazimiyeli, ‘Düzgün Baba’nın eteklerinde büyümüş, seyit ailesi sayılan ‘Kureyşanlar’a mensup bir çocuğunu ülkede hâlâ kitlesel desteği olan bir partinin başında görmenin her yaştan, ama asıl yaşlı kuşakta yarattığı etkiyi bir düşünün! Yüzyıllardır kayıp güven duygusunun nasıl yeniden belirdiğini ve yüzyıllardır üşüyen ruhların nasıl ısındığını tahmin edin!.. Bu ‘sinerji’ yaklaşık yüzde 40’lık oy artışıyla CHP’yi yüzde 56’lara taşıdı Dersim’de… 
O acımasız, ‘cellâdına âşıklık’ suçlamasında bulunanlar Dersimlinin kendi çocuğuna yönelik sergilediği vefa örneğindeki insanî tavrın üzerini de hoyratça çiziyorlar.
Kürt hareketi açısından ise 2011 ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Ama bu aslında 2000’lerin başından beri mevcut ‘muhabbet’in bazı ciddi yanlışlar nedeniyle yabancılaşmaya dönüşmesinin sonucuydu asıl… Şafiî-Kürt toprağından çıkış bulmuş bu hareket, özellikle kültürel kimlik kodları bağlamında Dersim’e hayli asimetrik yaklaştı. Dersim farklı bir dinsel kimliğin (Alevilik), farklı bir etnik kimliğin (Zaza) ve Şafiî coğrafyanın hâkim lehçesi Kurmanci dışındaki farklı lehçelerin (Zazaca demek yetmez; Kırmancki, Dımılki ve Zazaki denilen üç ayrı lehçe söz konusu ki bunların dil olarak değerlendirilmesini önerenler de var) nefes alıp verdiği bir coğrafya… Anlaşılan o ki, “Zazalık, Alevîlik yok; hepimiz Kürdüz” telkini, çok tepeden, zaptiyeci ve eritici geldi Dersim insanına! Kürt hareketi Kürt kimliğini vurguladıkça, ‘etniklik içinde etniklik’ olgusunun çarpıcı bir örneği olarak Dersim beşeri coğrafyası Zaza kimliğine, hatta Zazacılık hareketine hayat üfledi. 
Tabii ayrıca bölgenin 1960’lı ve 1970’li yıllarda gelişip giderek kökleşmiş, coğrafyayla özdeşleşmiş ve kültürel mahiyet kazanmış özgün sosyalist hareketlerinin esasen BDP karşısında epeydir legal düzlemde bir politik rekabet odağı olarak belirdiğini de unutmamak gerekir. Bu hareketlerin kendisinden çok daha fazla yöreye içselliğini, BDP’nin son seçim sürecinde hayli hafife almasını da kendisi açısından ortaya çıkan başarısız sonucun bir diğer önemli nedeni olarak kaydetmek çok yanlış olmaz.
Sonuç Dersimli lideriyle CHP zaferi olunca, BDP’nin kaybetmenin verdiği öfkeyle işte o “Cellâdınıza oy verdiniz!” retoriğine sistematik bir şekilde işlerlik kazandırdığını tespit edebiliyoruz. Seçimden bir buçuk ay kadar sonra Munzur Festivali bünyesinde düzenlenen ve konuşmacı olarak katıldığım bir panelde buna bizzat şahit oldum. Panelin düzenlendiği ilçenin belediye parkında toplanmış insanlara BDP ilçe temsilcisi, kendilerini asan-kesen, katleden insanlara oy verdiklerini takır takır söyledi.
İşte yakınlarda CHP Dersim milletvekili Hüseyin Aygün’ün yaptığı ‘Katliam’ı hatırlatma girişimi, kanaatim o ki Dersim’de CHP’ye oy verenlere yönelik böylesine alçaltıcı ve aşağılayıcı mahiyetteki hitabetin yarattığı kitlesel rahatsızlığın sonucudur. Bu rahatsızlığın yaratığı basınç, CHP Dersim milletvekilinin 37-38 olaylarını kamuoyunun gündemine taşımasına yol açmış gibi görünüyor. Aygün’ün, ‘basınc’ın daha büyük patlamalara yol açmaması yolunda bir sübap oluşturmaya çalıştığı söylenebilir.
BDP’nin iteklediği AKP’nin istifade ettiği bu gelişmeler, CHP’nin ‘Kemalist refleks’e bağlı olarak içerden reddiyesiyle bu parti açısından yine zarar hanesine yazılan bir sonuç doğurmuş görünüyor. Ve öyle anlaşılıyor ki Kemal Kılıçdaroğlu, ‘Baykal CHP’siyle bağını iyice koparıp, 1970’lerin ‘genç Ecevit’inin CHP’sinin mirasına talip olmazsa bu zarar-ziyanın sonu bir türlü gelmeyecek. 

Yazarın Diğer Yazıları

Cami ne kadar ibadethane, siz onu söyleyin!

Camide ne oluyorsa cemevinde de o oluyor: Dostluklar tazeleniyor, sorunlar tartışılıyor, sohbetler yapılıyor, fikir alışverişi gerçekleştiriliyor ve Aleviliğin birlik-beraberlik-dayanışma duygusunun yeniden üretimi yolunda iman tazelemeye gidiliyor. Yani ibadet ediliyor

Şöhretten kaçış: "Var olabilmek için, görünmüyorum!"

Bir tarafta gündelik hayatın, kalabalıklarda yalnızlık ve hiçleşmişlik duygusu içinde 'şöhrete kaçmaya' çırpınan bir insanlık hali… Diğer tarafta kalabalıkların seyir iktidarı altında ezilmemek için 'şöhretten kaçmaya' çırpınan insanlık hali…

Kan davası

Kan davasında cinayet işleyen iki kardeşin dilindeki "intikam" sözcüğü iliklerinizi dondururken, aynı sözcük devletlerin birbirlerine karşı gerçekleştirdikleri husumet eylemlerinde resmi ağızlarca telaffuz edildiğinde neden üzerinizde aynı etkiyi yapmıyor?