19 Mart 2011

'Arabist' İslam'ın Animist Afrika'ya Seyir Noktası: SUDAN

“Arap” tabirini Türkiye’de “Siyah” karşılığı kullanmak gibi yaygın ama aynı ölçüde de yanlış ve


“Arap” tabirini Türkiye’de “Siyah” karşılığı kullanmak gibi yaygın ama aynı ölçüde de yanlış ve haksız bir alışkanlığımız var. Bizde siyah Afrikalıya “Arap” denir. Hâlbuki bir ırk kategorisi içine sokulmak gerekirse, Araplar “Beyaz” (Caucasoid) ırktandır.
Bu yaygın yanlışlık, İslâmiyet’in doğuşundan sonra Arap ordularının bir yandan Kuzey Afrika’ya (ki Araplar açısından bu, Batı’ya yönelik bir hareketti, dolayısıyla da onlar için orası “Mağrip”ti) öte yandan da “derin Afrika”ya, yani kıtanın “koyu kara bağrı”na doğru fetih girişiminin başlamasından çıkış bulur. Kara Afrika’nın İslâm’la tanışması Arap etnik kimliğinin özellikle dil temelinde bağlayıcı etkisiyle olunca siyah insan, dini kadar dilini de kapsayan bir kültürel dönüşüme uğrar. Artık o, Müslüman olduğu kadar “Arap”tır da…

Bu yüzden siyah Afrikalıyla köle ticaretinin sonucu olarak karşılaşan Osmanlı’da insanlar “siyah”a “Arap” der olmuşlar ve bu anlayış Cumhuriyet Türkiye’sinde de miras alınmıştır.
“Kara” olanla “Arap” olanı mezceden bu tarihsel gelişmenin beşiği Sudan’dır. Adını Arapça “siyahların diyarı” demek olan “Bilad es-Sudan”dan alan belde, Afrika’nın “Arap-İslâmlaşma” yolunun açıldığı kapı olmanın ötesinde Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Sahra-Altı Afrika’sını buluşturarak hem bu bölgeler arasında geçiş sağlayan hem de kültürel anlamda bu bölgelerden geçişlilikleri kendi içinde barındıran bir köprü olmuştur. Ancak tarihe bakıldığında bu durumun Sudan için avantaj oluşturmaktan çok, tersine büyük sorunlar ürettiği görülür.
Bunun halen de böyle olduğunu geçen hafta Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın alt kuruluşu olan “Medialog Platformu”nun daveti doğrultusunda benim de aralarında bulunduğum bir grup gazeteci ve akademisyenin katılımıyla gerçekleştirilen Sudan seyahatinde yakından gözlemleme imkânı buldum. Medialog Platformu genel sekreteri Erkam Tufan Aytav ve genel sekreter yardımcısı Fatih Ceran’ın yönlendiriciliğinde bir araya gelen ekipte benim dışımda Murat Belge, Yeni Şafak gazetesi yazarı Abdullah Muradoğlu, yakında yayına başlayacak olan Elcezire-Türk televizyonunun haber müdür yardımcısı Ayşe Karabat ve Star gazetesi editörü Efe Selim Erdem yer almaktaydı. Niceliksel olarak küçük ama niteliksel mahiyeti oldukça büyük bu grupla dinsel, etnik ve kültürel bakımdan bir “antropolojik cevher” sayılabilecek, ama siyasal tarihi hayli talihsiz ve hazin olan bu ülkenin içinde bulunduğu durumu yerinde saptamaya çalıştık.


Devlet 'Çuvalı'na Girmeyen Kabile 'Mızrağı' 

Siyasal antropoloji literatüründe en fazla işlenmiş konulardan biri, belki de birincisi modern dünyada “kabile” ile “devlet” oluşumları arasında yaşanan ilişki ve etkileşimlerdir. Bu bağlamda üzerinde en çok kafa yorulan da insanlığın bu iki farklı siyasal örgütlenme biçiminin bir arada var olup olamayacağı sorusudur. Sudan, gerek tarihine bakıldığında gerekse bugünkü durumu itibarıyla bu soruya olumsuz yanıt vermeyi teşvik eden bir örnek olarak karşımıza çıkar.
Sudan’daki durumu tek cümleyle özetlemek gerekirse eğer, “kabile mızrağı, ulus-devlet çuvalına sığmamış” denebilir. Bununla anlatmak istediğimizi açmaya çalışalım:
7’nci yüzyıldan itibaren Arap ordularının istilacı girişimleriyle İslâm’la tanışsa da esasen Arap tüccarların ve Sufi dervişlerin “maddi-manevi” etkinlikleriyle İslâm dairesine dâhil olan, ama bu dairenin dışında kayda değer bir nüfusu da barındıran Sudan’ın tarihi, Osmanlı’nın Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın hükmüne girdiği 1821’den itibaren daha yakından izlenebilir. Mısır’la birlik anlamına gelen bu gelişme, aynı zamanda ülkenin güneyi ile kuzeyinin idari olarak bir araya gelmesinin de ilk adımı olmuştur. 

Bağımsızlığın Ağır Bedeli: Sürekli İç Savaş

1885-1899 arasında “Sudan’a-içsel”, yani yerel nitelikli Mehdiye yönetiminden sonra, İngiliz-Mısır yönetimi adı altında esasen İngiliz “manda”sına maruz kalan ülke 1956’da bağımsızlığını kazandı. Bu bağımsızlığın, Mısır’da Cemal Abdül Nasır’la başlayan Arap milliyetçiliğinin bir yan ürünü olarak değerlendirilebilecek şekilde Sudan’a kendi kaderini tayin etme hakkının “sunulması” olduğu söylemek mümkün...

Bağımsızlık, pratikte Arap-İslâm kimlikli bir ulus-devlet tesisi girişimi olmaktan öte anlam ifade etmedi. İngiliz-Mısır yönetimi altında 1924’ten beri Kuzey’den ayrı bir idari yapıya sahip kılınmış gayrı-Müslim (Animist-Hıristiyan) güney Sudan, gidişatı önceden kestirip “İslamizasyon” ve “Arabizasyon”a maruz kalma kaygısıyla daha bağımsızlık öncesinde, 1955’te ayaklandı. 
Böylece Sudan’ın bağımsızlık tarihi, günümüze kadar, derecesi dönem dönem değişiklik gösterse de sürekliliğini kaybetmeyen bir iç savaş haliyle karakterize olur.

Kabileler Afrika’sının Uluslaş(ama)ma Süreci

Aslında bu, Afrika’nın özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bütünüyle karşı karşıya kaldığı ve “modernizasyon” başlığı altında dayatılmış ulus-devletleşme sürecinin Sudan özelindeki tezahürü olarak değerlendirilebilecek bir durumdur. Bir kabileler diyarı olan “Kara Kıta”, modern-öncesi dönemin imparatorluk veya kolonyal devletlerinin ekonomik taarruzlarına maruz kalsa da bu devletler kıta halklarının mikro ölçekli otonom siyasal örgütlenme biçimlerine fazla müdahalede bulunmamıştır. 
20’nci yüzyılın ulus-devlet takıntısı Afrika’yı 1950’lerden itibaren vurmaya başlayınca yapay sınırlar içerisinde yüzyıllardır birbiriyle ihtilaflı hasım kabileler, arzuları hilafına ortak bir hayatı yaşamaya zorlandı. Bunun yanı sıra sınırlar pek çok kabilenin yaşam ortamlarını ortadan kesince de bunların doğal bütünlükleri kayboldu. Sonuçta bir yandan farklı kabileleri bir arada tutma sorunuyla karşı karşıya kalan Afrika ulus-devletleri, öte yandan da sınır bölgelerindeki kabilelerin sınır-ötesi uzantıları nedeniyle komşu devletlerle sürekli bir ihtilaf ve çatışma içinde oldular.

İç Savaşa Yol Açan 'Etnografi'

Sudan, bu olgunun en çarpıcı örneklerinden birini teşkil eder. Ülkenin pek çok yeri, etnik açıdan muazzam bir çeşitliliğe sahiptir. Antropolojinin klasik etnografilerine konu oluşturmuş, isimlerini zikretmek gerekirse, Nuer, Dinka, Zande, Azande, Hausa, Masai, Baggara, Kababish, Shilluk gibi kabileler bu ülke sınırları içerisinde bulunur. Tabii bazılarının da Sudan’ı çevreleyen dokuz komşu ülke içerisinde uzantıları vardır.
Bağımsızlığını kazanır kazanmaz Sudan’ın bir “Kuzey-Güney” iç savaşına sürüklenmesine yol açan durum esas itibarıyla bu “heterojen” etnik dokudan kaynak alır. 1955’ten 1972’ye kadar sürüp Güney Sudan’a otonomi tanınmasıyla 1983’e kadar ara veren, sonra dönemin cumhurbaşkanı Cafer Numeyri’nin bu otonomiyi ihlâl ederek siyasal ve hukuksal açıdan İslâmileşmeye hız kazandırmasıyla tekrar başlayan bu iç savaş “depremi” 2005’e kadar sürmüştür.  
Bu “deprem” şimdilerde durmuş gibi görünse de hâlâ can kaybına yol açan “artçı sarsıntılar” yapmıyor da denemez. Ülkenin batısında giderek kangrene dönüşen Darfur sorunu, bunun zincirleme reaksiyonu olarak düşünülebilecek Çad-Sudan savaşı ve Kuzey ile Güney arasında paylaşılamayan Abyei bölgesine ilişkin belirsizlik, bu sarsıntıların en başta gelenleri…

'Arabizm'in Animizmle İmtihanı
Sudan’ın bu hali, daha doğrusu “hali pürmelâli”ne yol açan etnografik haritaya yakından bakılacak olursa ülke sınırları içinde irili ufaklı 600’e yakın etnik oluşum ve 400 civarında farklı dil ve lehçe bulunduğunu kaydetmek gerekir. 
Bununla birlikte daha ağırlıklı olarak soruna köken oluşturan ayrım, yüzde 70 çoğunluğu oluşturan Müslüman ve Arapça konuşan nüfus ile Güney’de yoğunlaşan yüzde 25’i Animist inanca sahip, yüzde 5’i de Hıristiyan olan toplam yüzde otuzluk “Nilotik” nüfustur. 
Afrika siyah ırkının bir alt kategorisi olarak fizik antropologlarca ayırt edilen Nilotik ırk grubu, Yukarı Nil vadisinin her iki yakasındaki yaygınlığıyla Doğu Afrika’nın büyük bir kısmını kaplar. Dünyanın en uzun boylu insanlarını içinde barındıran bu grup içersisinde yer alan Dinkalar, halen Güney Sudan Otonom Yönetimi’nde liderliği ellerinde bulundurmaktadır. 
Kuzey Sudan’daki Arap-Müslüman siyah nüfusun ise Büyük Sahra’dan Ekvator’a, Senegal kıyısından Çad’a kadar uzanan bir yayılım alanına sahip “Sudan alt ırkı”nın temsilcileri olduğu söylenebilir.
Güney Sudan’da yaygınlığına işaret edilen Animizm de bazı sosyal antropologlarca dinin ilk ve temel biçimi olarak kabul edilmekte olup kabaca ruhsal varlıklara ve onların insan yaşamını doğrudan etkilediğine inanç olarak tanımlanabilir.

Güneyliler Dışarı!

Gerek İslâm’ın, gerekse Araplığın, balta girmemiş tropikal ormanlarına nüfuz edemediği Güney Sudan, 1955’den 2005’e kadar 50 yıl, otonomi ve bağımsızlık için mücadele etti. 2005’te imzalanan Kapsamlı Barış Antlaşması, iç savaşı bitirmenin yanı sıra Güney Sudan’a önce 6 yıllık bir otonomi sağladı sonra da 2011 başında yapılan halk oylaması sonucunda Temmuz 2011’de gerçekleşecek bağımsızlığın önünü açtı.
Şimdilerde Kuzey Sudan’da yaşayan Güneyliler’in geriye göçü söz konusu. Sudan’da ilk ziyaret noktamız olan Türkiye Büyükelçiliği’nde görüştüğümüz Büyükelçi Erdoğan Kök’ün belirttiğine göre, merkezi yönetimin, referandum sonucuna öfkeden beslenen “Çek git!” yaklaşımı, Kuzey’de yaşayan yaklaşık 1,5 milyon Güney kökenli insanın 250 bininin Güney’e göç etmesine neden oldu. Bu rakamın 500 bine varmasına mutlak gözüyle bakılıyor.

Sudan’ın Hatırlattığı Türkiye

Sudan’da olup bitenleri daha iyi anlatmanın en kestirme yollarından biri, bu ülkedeki ayrılıkçı pratiğin Türkiye’deki Kürt sorunu üzerinden “farazi” tasvirine gitmek olabilir belki. Çünkü Sudan’ın başını ağrıtan “Güney Sudan” ve “Darfur” sorunlarının her ikisi de mahiyetleri itibarıyla Türkiye’nin Kürt sorunuyla benzerlik taşımakta. 
O yüzden şimdi Kürt sorununu aklınıza getirin ve bunun Türkiye’nin güneydoğusunda bir “Kuzey Kürdistan Cumhuriyeti”nin kurulmasıyla sonuçlandığını farz edin! Karşınızda “Güney Sudan”ı bulacaksınız. 
İkinci olarak, yine aynı şekilde Kürt sorununu aklınıza getirin ve bu defa da sorunun ülkenin güneydoğusunda Türkiye bünyesinde bir “Kürt Bölgesel Yönetimi” şeklinde sonuçlandığını farz edin. O zaman da karşınızda “Darfur”u bulacaksınız.
Türkiye’ye ilişkin böylesi titreşim ve çağrışımları bünyesinde barındıran Sudan’ın hâlihazırda içinde bulunduğu sıkıntıları, bu ülkede iktisadî ve dinî motivasyonlarla bulunan Türklerin sergilediği performans üzerine izlenimleri de işin içine katarak aktarmaya devam edeceğiz. 

Yarın: Sudan'da Barış Zor Zanaat

Yazarın Diğer Yazıları

Caz Festivali ve özeldeki geneli görebilmek

İstanbul Caz Festivali’ni izlerken Lale Devri padişahı III. Ahmed’i de, dindar olmakla birlikte klasik Batı müziği dinleyen, opera-operet seven ve çocuklarına keman-piyano dersleri aldıran II. Abdülhamid’i de ruhen aramızda hissettim!..

15 Temmuz: Bir ‘Dabbe’nin tarihi (2)

Kur’an’da “kıyamet alâmeti” olarak yerden doğuş bulacak bir yaratığa atfen “dâbbetü’l-arz” terkibiyle karşımıza çıkan “dabbe” sözcüğünün çok çarpıcı bir diğer anlamı daha vardır. Dabbe, aynı zamanda “ağaç kurdu” demektir. Ve bilirsiniz, her ağacın kurdu kendinden olur!..

Ümmet-i Muhabbet!

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ali Babacan’ın başlattığı parti kurma girişimini, “Ümmet’i bölmek” şeklinde ağır bir ifade ile değerlendirip eleştirerek aslında bu hareketten nasıl da ürktüğünü, tedirgin olduğunu ve telaşlandığını açık etmekte…