05 Mayıs 2019

Nusr’et ve MasterChef’e Deleuze’le bakmak!

Eti kendine has bir yöntemle tuzlayan Nusret, hayvan cesedinin poposuna şaplak atan Nusret, keseceği kuzuyu okşayan Nusret…

Mardin Artuklu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nün davetlisi olarak cuma günü Mardin’deydim. “6. Sosyoloji Günleri” etkinliğinde açılış konferansını vermek üzere…

Zaman nasıl da aktı ve nereden nereye geldik! Bir sosyoloji etkinliğinin açılış konferansı, bir “antropolog” tarafından veriliyor!..

Hâlbuki akademik ömrüm uzun zaman, bırakın antropolojinin sosyoloji ile ilişki, ilinti ve iltisağını, antropoloji dendiğinde bunun “toplumsalın bilgisi”ni de devşirmeye, kotarmaya, tahlil ve tenkide yönelik bir “merak iştahı” olduğunu kimselere anlatamamakla geçti.

Antropolojinin “kafatasçılık” olmadığını, “ırkbilim” denilerek kestirip atılamayacağını anlatma derdinde göbeğimi çatlatmakla geçti.

Antropolojinin, elbette insanı doğal/canlı varlık olarak ele alan bir ana dalı (biyolojik antropoloji) olduğu kadar, insanı sosyal/kültürel bir “canlı-üstü” varlık olarak ele alıp inceleyen; böylece sosyoloji ile iç içe geçen, kaynaşan, kenetlenen bir diğer dalı sosyal antropoloji de olduğunu ha bire tekrarlayarak dilimde tüy bitmesiyle geçti.

Nihayet antropolojinin, “peygamberlerden öğreneceklerimiz olduğu kadar şempanzelerden de öğreneceklerimiz vardır” diye seslenen bir bilim olduğunu üstüne basa basa vurgulamakla geçti.

Ve işte bugün şükür ki bir sosyoloji etkinliğinde “Sosyoloji ve Sosyal Antropoloji Yakınlaşmasının Kaçınılmazlığı Üzerine” başlıklı konuşmamızla açılış yapmak için kürsüye çağrılır olduk!..

Artuklu’dan Deleuze geçti!

Âhir ömrümüzde bugünleri görmek güzel… “Sosyoloji Günleri”nin gerçekleştirilmesi için emek veren, bu anlamlı davetleriyle beni onurlandıran Mardin Üniversitesi yönetimine, dost öğretim üyelerine ve güzel öğrencilerine teşekkürlerimi bir kez daha ifade ediyorum!..

Bu yılki “Sosyoloji Günleri” etkinliğinin teması, Fransız düşünür ve post-yapısalcı düşüncenin önemli ismi Gilles Deleuze’dü. “Deleuze’le Düşünmek – Yeni Sosyolojik Deneyimler” başlığı altında birbirinden ilginç, etkileyici ve düşünce-kışkırtıcı sunuşlar dinledik.

Bilindiği üzere Deleuze, “tefekkür patikasında yoldaşı” Félix Guattari ile birlikte insanı bir “arzu makinesi”, “arzulayan bir makine” olarak anlamayı, onun “oluş” serüvenine bu temelde bakmayı önermektedir. Burada “arzu” ile işaret edilen “libido”dur ve arzu, insanı canlı tutan libidinal enerjidir. Elbette akla hemen Freud gelecektir ama Deleuze ve Guattari, Freud’den beslenmiş olmakla birlikte sonuçta onu “değilleyerek” Nietzsche ve daha belirgin olarak da Lacan izleğinde yol tutmuşlardır ki bu çerçevede onların başyapıtı sayılabilecek “Anti Ödipus: Kapitalizm ve Şizofreni”nin başlığı bile bunu yeterince işaret eder.  

Kişisel olanla toplumsal olan, bireysel olanla kolektif olan arasında ayrım yapmayan; psikolojik alan kadar politik alanın da libido tarafından belirlendiğini ileri süren Deleuze ve Guattari için arzunun otoriteryan/baskıcı bir “paranoid” formu; bir de özgürleştirici/devrimci “şizofren” formu vardır. Bunlar, toplumsal biçimlenmeler olarak da merkeziyetçi devlet ve “merkezkaç” göçebe oluşumlar şeklinde politik karşılıklarını bulur. Her insanda da hem bir devrimci şizofreni, hem de bir faşist paranoya şeklinde arzunun ikili bir sonsuz akışla “oluş”a damgasını vurduğu söylenebilir. Bu bir bakıma özgürlükçülük de faşizm de içimizde, daha doğrusu “temelimizde” demektir (bkz. Madan Sarup, Post-Structuralism and Postmodernism, Harvester Wheatsheaf, 1993, s. 93-97).

 “Sosyoloji Günleri” etkinliğinde enine boyuna, ayrıntılı ve derinlemesine şekilde Prof. Zülküf Kara, Dr. İbrahim Yücedağ ve Doç. Yunus Cengiz’in sunuşlarında “göçebe düşünce”den “arzu üretimi”ne, “kavram pedagojisi”ne kadar açılan yelpazede Deleuze’ün “düşün hazinesi” değerlendirildi. Bu değerlendirmelerin içeriğine ulaşmak isterseniz eğer, Artuklu-Sosyoloji’nin iki değerli hocası Zülküf Kara ve İbrahim Yücedağ tarafından yakın zamanlarda üretilmiş iki derlemeyi edinmenizde yarar var. Bunlar, Gerçeklik, Arzu ve Göçebelik Üzerine (Ed. Z. Kara, Çizgi Kitabevi Yay., Aralık 2018) ve Arzu Üretimi – Yeni Sosyolojik Deneyimler (Ed. İ. Yücedağ, Çizgi Kitabevi Yay., Mart 2019) başlıklı kitaplar.

Ben de henüz inceleme imkânı bulduğum bu çalışmaların ikincisinde (“Arzu Üretimi”) Kara ile Yücedağ’ın makalelerini, güncel popüler kültürümüz çerçevesinde çoğumuzun aşina olduğu iki örneği Deleuze üzerinden ilginç bir çözümlemeye tabi tutmaları itibarıyla burada dikkatinize sunmak istiyorum.

Bunların birincisinde Zülküf Kara, dünyaca ünlü “fantastik etçimiz/et estetimiz” Nusret Gökçe, nam-ı diğer “Nusr-et”i bir “Deleuzeyen ifşa”ya uğratıyor!.. Kara’nın makalesinden seçilmiş aşağıdaki satırlar sanırım size de çarpıcı ve tartışmaya değer gelecektir.

Keseceği kuzuyu okşayan Nusret

“Nusret eti kesmekle kalmayıp, ona dokunup vurarak aslında bir sınır ihlaline girmekte, arzuyu büyük bir haz olarak toplumsalın merkezine koymakta ve yeni bir gerçeklik yaratmaktadır.  Nusret’i yolundan alıkoymayan şeyin aslında arzu akımlarını engellemeye çalışmaması ve libidinal enerjiyi harekete geçirmesi olduğu söylenebilir. Sözgelimi, hiçbirimizin aklına bir et parçasına dokunup, ondan keyif almak gelmemektedir. Nusret’in bedeni ve arzusu bunu mümkün kılarken, ete dokunurken aslında bedenimizin bir parçasına da dokunduğunu söylemek mümkündür.

“Eti kendine has bir yöntemle tuzlayan Nusret, hayvan cesedinin poposuna şaplak atan Nusret, keseceği kuzuyu okşayan Nusret, ceset fotoğraflarını ‘parçala beni dedi’ diye alt yazı ile paylaşan Nusret, kürk giyen Nusret, eşeğe binen Nusret, henüz canlı hayvanı keserken videosunu yüklememiş ama kuşkusuz bir gün onu da yapabilecek olan Nusret…

Restoranına gelen müşterilerini de aldığı hazzın bir parçası kılarak toplumsal beğenisini arttırmak istemiştir: ‘No money no honey dedi’; ‘Sandviç sever misin dediler’; ‘Bana pıçak koleksiyonunu gösterir misin dedi’; ‘Fena pert ediyorsun dediler’. Nusret’in bu paylaşımlarındaki cinsel çağrışımlar kadın üzerinden ilerlerken, gösteri ve tüketim toplumu tartışmalarının önemli isimlerinden Bocock’un (1997) ileri sürdüğü, gösterinin cinsiyetinin kadın olduğu iddiasını bizlere hatırlatmaktadır. Cinsel ögeleri kadınla birleştiren Nusret, aslında gösterisini cinsellikle yoğurmaktadır.

Deleuze’e göre her beden, toplumsal bir toparlama (assamblage) merkezidir. [Deleuze] İnsan-oluşla hayvan-oluşu, bitkiyle suyu, çokla biri her düzeyde farklılaşma olarak tanımlanan dikotomik yapıları yerle bir ederek geleneksel karşıtlıkları, her türlü farklılığın aslında çokluğu meydana getirdiği bir yöne çevirmektedir. Nusret’in eti, et olmanın ötesine taşıyarak toplumsal bir toparlama merkezi haline getirip bir haz aracı ve duygusal birlikteliklere dönüştürmesi, özne olarak Nusret’i bir tür ‘göçebe özne’ye dönüştürmekle kalmamış, duygusal birlikteliklere de olanak tanımıştır.

Nusret, Deleuze’ün kapitalizm tarafından yanlış kodlandığını, toplumsal tabu ve gerçeklik arasında haz ile eşitlendiğinden söz ettiği arzuyu, yapay gerçeklikle örülü toplumsal bedenden sızdırarak, hem kendini popüler hale getirmekte hem de bir arzu akışı örneği sergilemektedir. Böylece Nusret’in ete dokunması, öpmesi veya tuzlaması, bedenin ve arzunun gerçeklik olarak ortaya çıkmasıyla toplumsal bedenlerimizde kalıcı izler bırakmıştır” (“Arzuyu ‘Kafes’lemek: Nusr-et’in Deleuzeyen İfşası”, Arzu Üretimi içinde, s. 11-30).

TV 8’in MasterChef isimli “yemek yarışma-realite” programını Deleuze’ün “şizoanaliz” yöntemiyle ele alan İbrahim Yücedağ’ın kapsamlı makalesinden de bazı seçilmiş satırlar, aşağıda ilgi ve değerlendirmenize sunulmakta.

“MasterChef programı mutfak dizaynından yemeklerin servis edilmesine, lezzetinden hijyenine kadar her açıdan katı bir kurallar silsilesine bağlı kılınmıştır. Mutfaktaki her davranışın katı bir şekilde kodlanması Deleuze’ün ileri sürdüğü toplumsal kodların ne kadar da geniş bir alanı kapsadığını göstermektedir. Tüm toplumsal alanlar kodlamalarla belirlenmiş ve arzunun ortaya çıkışı engellenmiştir. Şeflerin, yemeğin yapılışı esnasındaki tavırları da bastırmanın bir diğer göstergesidir. Yemeğin en hızlı şekilde yapılmasını, yemek yapılırken mutfak tezgahının tertemiz olmasını ve kendilerinin verdikleri talimatlara harfiyen uyulmasını istemeleri yarışmacılar üzerinde tıpkı toplumsal baskının yarattığı basıncın -belki de daha fazlasının- hissedilmesine sebep olmaktadır. Disipline ilişkin en ufak bir gevşemede şeflerin müdahalesi gelmektedir. Sözgelimi, Mehmet Şef, yarışmacılarla konuşurken iki yarışmacının kendi aralarında konuşmasına sinirlenirken şunları söylemektedir: ‘Ciddi bir lakaytlık var. Vazgeçin. Mutfak öyle bir yer değil. Disiplini seviyoruz.’

MasterChef programının yarışmacılarından Murat’ı daha önce katıldığı yemek programı Yemekteyiz’den tanımaktayız. Bireysel dokunulmazlık yarışmlarında rakip olan tüm yarışmacılara sürekli laf atan, yemeklerine karışan ve motivasyonlarını bozan Murat, mutfağın hiyerarşik yapısını, disiplinini yıkmaya ve dolayısıyla kapitalist socius’un kurguladığı toplumsal ağın dışına çıkmaya, buradan taşmaya çalışan yersizyurtsuz bir tip olarak görülebilir. Murat’ın kodları yıkmaya çalışmasını, arzuyu serbest bırakma çabası olarak görmek mümkündür. Nitekim arzu, yasa gibi bir temsile gerek duymaz, kendisi bir içkinlik düzlemi kurarak yasanın aşkınlığının üstesinden gelmeye çalışır. Ancak bu durum, 22. Bölümde yarışmanın kurallarına aykırı davrandığı gerekçesiyle yarışmadan atılmasına sebep olmuştur. Burada toplumsal alanın arzu tarafından katedilmesinin önüne geçilir ve arzunun yaratacağı organsız beden, kapitalist socius’un dışına itilir, yani diskalifiye edilir.

Murat’ın tabi grup içine dâhil edilemeye çalışılmasına karşı Murat, kaçış çizgileri aramakta, arzu üretimini gerçekleştirmeye ve özne gruba dâhil olmaya çalışmaktadır. Özellikle Guattari’nin katkısıyla, ‘tabi grup’ ve ‘özne grup’ ayrımında ‘tabi grup’, disipline edilen kalabalığı ifade ederken, ‘özne grup’ ise arzu akımlarının serbestçe hareket ettiği pürüzsüz bir mekânı tarif eder.

Deleuzeyen şizoanaliz yöntemiyle irdelediğimiz MasterChef programı, hiyerarşinin, arzunun bastırılmasının ve şizo-öznenin ortaya çıkışının engellendiği bir ‘socius’ yüzeyi olarak karşımızda durmaktadır” (“Deleuze’ün Mutfağı: MasterChef’in Arzu Çırakları”, Arzu Üretimi içinde, s. 31-56).     

Yazarın Diğer Yazıları

"Hasta Türk’ün gençleşmesi": 19 Mayıs

19 Mayıs’ın gençlikle birlikte ana bileşeni olarak “spor”, 1930’lu yıllarda modern dünyada biyolojik bakımdan sağlıklı nesillerle kültürel bakımdan güçlü uluslar “imal etme” idealinin buluşmasının bizim siyasal coğrafyamızdaki karşılığıdır

'Amme’ler Günü kutlu olsun!

Ataerkil ekonomi-politik tahakkümün erkekliğe mahkûm ve “hapis” kıldığı kadınlığa, “Anneler Günü” adı altında aslında sadece bir “havalandırma hakkı” verildiğini çağrıştırıyoruz bu yazıda

İmamoğlu’nun işareti: Dünya dünyevî yaşanır!

Ekrem İmamoğlu bu memlekette umudun yok olmadığının işareti, mutluluğun mümkün olduğunun işareti ve bunun ötesinde dünyanın “uhrevî” değil, ancak ve ancak dünyevî yaşanabileceğinin işareti!..