12 Mayıs 2019

'Amme’ler Günü kutlu olsun!

Ataerkil ekonomi-politik tahakkümün erkekliğe mahkûm ve “hapis” kıldığı kadınlığa, “Anneler Günü” adı altında aslında sadece bir “havalandırma hakkı” verildiğini çağrıştırıyoruz bu yazıda

Bazı kitaplar gibi bazı yazılar da çığır açıcıdır. Benim için bu nitelikte bir örnek, Yıldız Cıbıroğlu’nun Cumhuriyet Bilim-Teknik’in 7 Kasım 1997’de yayımlanmış 607’nci sayısında yer alan “Küfürdeki Kaba Sözcüğün Kökeni” başlıklı yazısıdır.

Resim sanatçısı, illüstratör ve yazar Yıldız Cıbıroğlu’nun bu çarpıcı ve sarsıcı yazısının, daha öncesinde yayımlanmış kapsamlı kitabı, Kadının Yazısız Tarihi: ‘M’ ve ‘N’ Sesi (Payel Yayınevi, 1996) temelinde çıkış bulduğu düşünülebilir. Bu yazıyı kendisi daha sonra geliştirdi mi ya da başka yerlerde de değerlendirdi mi bilmiyorum. Ama ben, ilk okuduğumda çok etkilendiğim bu yazıyı o gün bugün derslerimde de tartışmaya açtım, cinsiyet-kültür ilişkisini ele aldığım kitabımda da değerlendirip yoruma tabi tuttum.

Şimdi de burada bir kez daha gündeme getirerek, Cıbıroğlu’nun tespit ve tezlerini bu defa Anneler Günü münasebetiyle ilgiye açmak istiyorum. 

Yazının sanırım hepimize bir fikir veren başlığında kastedilen, Türkçede “eril” ağızlardan küfür mahiyetinde telaffuzuna kaçınılamaz şekilde ha bire aşina olduğumuz, kadın cinsel organının argo karşılığı olan sözcük…

Cıbıroğlu yazısında kadını ve kadınlığı aşağılama yolunda bol bol kullanılan bu sözcüğün “arkeolojisi” yapıldığında onun köken olarak “Analık”la kopuşsuz bir bağ içinde olduğunu ortaya seriyor.

Ve mevzubahis kök-sözcüğün, insanlık tarihinin belli bir döneminde doğudan batıya, kuzeyden güneye yeryüzünün her yerinde “kutsal”ı karşıladığını netleştiriyor.

“Ana-tanrıça” adlarının pek çoğunun ondan türediğini;

“Anne” ne kadar kutsalı temsil ediyorsa o sözcüğün de küfürden azade olup kutsalı temsil ettiğini;

Ancak tarihin belli bir aşamasında “kutsal”dan “küfür”e bir anlamsal kırılmaya uğradığını;

Böylece “Analık”la bağının koptuğunu/koparıldığını işaret ediyor.

Tanrıça adları: Ama, Amma, Am, Ma, Uma

Cıbıroğlu’nun yazısının ilk cümlesi şöyle:

“Mitosların ad-sözcüklerinde iz sürdüğümüz zaman, ‘am’ ya da ‘ma’ gibi evrensel tek heceli sözcükler ya da onlardan türeyenler, bizi kadın cinsel kimliğinin çok abartıldığı ve koyun, keçi ve ineğin totem sayıldığı tarih öncesinde başlayan, Neolitik’te [tarım devrimi/devrinde] doruğa çıkan, yazılı belgelerde izler bırakan, o çok uzun döneme götürür.”

Arkasından gelen şu cümleler de art arda muazzam bir akışla dizilirken, özellikle bugünkü konumuz bağlamında fazla söze hacet bırakmaz bir mahiyet arz ediyorlar:

“Ma/Uma, Güney Afrika’da ana; Maa, ilk (dişil) yaratıcı;

Nammu, Sümer’de ilk yaratıcı ana;

Ama/Amma/Am/Ma, Anadolu, Mısır dâhil bütün Doğu’daki tanrıçaların ilk ve temel adı (Barbara G. Walker’dan);

Mâ, Arapça’da her şeyin başlangıcı olan tanrı-ana metaforu, ‘su’;

Amagat-Am, Tsin dininde (Asya’da) ilk (Kadın) şaman;

Amagat, Yakutlarda tanrıça;

Uma, Hint inancında kozmik-ananın adı.”

Demek ki neymiş?..

Küfürde kullandığınız o sözcük, “Ana” demekmiş!.. 

Analık karşısında ataerkil ikiyüzlülük

Sert bir yazı mı kaleme alıyoruz, evet; rahatsız edici bir yazı mı kaleme alıyoruz, evet; okuması dahi yazması kadar zor bir yazı mı kaleme alıyoruz, evet…

Yazarından pek beklenmeyecek bir yazı mı; kim bilir, kararı siz verin, evetse evet.

Ancak her fırsatta gün 24 saat kadınlı-erkekli kulaklarımıza her taraftan çalınan analı-avratlı-bacılı sinkaflarda olduğu ölçüde ve ölçekte sert ve rahatsız edici değil.

Onlar gibi çirkin, iğrenç, yüz kızartıcı, utanç verici hiç değil.

Tam tersine: “Tarih, o sinkafların hepsinde, analığı kutsal saysak bile onunla özdeş olan ve bereket, doğurganlık, üretkenlik, yaratıcılık temsili kadın cinselliğini küfre oturtmamızdaki ikiyüzlülüğümüze tükürüyor” demeye getiriyoruz bu yazıda!..

Evet mi evet!.. Analığı, kadınlıktan yalıtılmış halde kutsal bir hâle ile çevirirken kadınlığı aşağılayan ataerkil “kültürel disiplin”le hesaplaşmaya çağırıyoruz bu yazıda…

Ataerkil ekonomi-politik tahakkümün kendine mahkûm edip “hapis” kıldığı kadınlığa, “Anneler Günü” adı altında aslında sadece bir “havalandırma hakkı” verildiğini çağrıştırıyoruz bu yazıda…

“Ulu-ana”nın kutsal hecesi!

Pekiştirmek üzere devam edelim Yıldız Cıbıroğlu’nun yazısından alıntılarla:

“İma, Semitik dillerde; Ama, Sümerce ve Luwicede; Ummu, Akatçada; emo, Süryancada; ma, Çincede; uma, Uygurcada; ama, Basq dilinde; eme, Mançu dilinde anne anlamına gelir. ‘Oma’ Almancada büyükana; ‘amme’, sütana. (Burada saymadığımız daha pek çok dilde anne sözcüğü ‘m’ ya da onun seçeneği olan ‘n’ sesini içinde barındırır.)

Burada ma- ya da am-’dan türetilen oğul-tanrı-kral adlarını, kavim, ülke, kent adlarını saymayacağım. Bu tür adlar almanın nedeni, tanrısal kökenin belirtilmesi ve ulu-anayı temsil eden büyülü heceyle/sesle korunmanın sağlanması içindi.”

Tekrar edelim altını çize çize: ‘Am’dan türetilen erkek adları, “ulu-ana”yı temsil eden bu “kutsal hece”yle korunmayı, esirgenmeyi, güvende olmayı sağlamak içinmiş; ve "bu, tek heceli sözcük 'muhteşem' tanrı-ananın ve onunla özdeş sayılan yaratma eyleminin ve yaratma organının adı".

Bugün bizde küfre ve hakarete araç edilen hece-sözcük o!..

Kutsaldan küfre (d)evrilme

Peki, bu “hazin dönüşüm” nasıl oldu? Kutsalı temsil eden, çağıran, karşılayan o kök hece/sözcük nasıl küfre tahvil edildi?..

Büyük ölçekli tarımsal etkinliğin insanlığa sayısız nimeti yanında bir “lânet”i olarak beliren ataerkillikle oldu bu.

Günümüzden 10 bin yıl önce başlayan tarımsal etkinliğin erken evreleri, tarımı başlatanın büyük ihtimal kadınlar olmasıyla da bağlantılı şekilde kadınlığa kutsiyet atfedilmesinin önünü açmıştır. Doğurganlığı, üretkenliği, verimi simgeleyen ana-tanrıça tapımının belirdiği bu dönem, toprağın insan yaşamını olumlu yönde etkileyip “bereket”leyen bir kaynak olmasıyla çakışır.

Toprağın bereketinden de kadının bereketine ve “Kibele” gibi ana-tanrıça kültleri üzerinden dişil-kutsallığa çıkılır.

Ancak tarımsal yaşam biçiminin sonraki aşamalarında toprağa, kendisine bereket sunduğu için tapan insandan, onu çitle çevirip mülk edinen insana ve onun “eril-tanrı”sına geçiş söz konusudur.

Böylece “toprak”, insan yaşamında özne iken nesneleşir; bağlantılı olarak kadın ve kadınlık da öyle…

Süreç, erkeği asli ve başat kılarken kadını tâli ve tâbi kılarak o zamandan bu yana, binyıllardır devam eden ataerkilliğin önünü açacaktır. 

İşte bu süreçte ileri tarım döneminin eşitsiz ekonomi-politik koşullarında yerleşik hale gelip kökleşen ataerkillikle birlikte kadının her alanda denetlenmesi ve aşağılanması ortaya çıkınca, kadın cinselliğini imleyen sözcük de kutsallıktan küfre (d)evrilir.

“En yüce ve ilahi” olanı anlatırken, artık en aşağı ve bayağı olanı anlatır olur.

Ananızın ak sütü ataerkillikle kararmasın!

 Bu yukarıda paylaştıklarımın özeti niteliğindeki bir paragrafı kitabımdan (Çin İşi Japon İşi: Cinsiyet ve Cinsellik Üzerine Antropolojik Değiniler, İletişim, 2012) alan bir öğrencim onu sosyal medya ortamında paylaşıp üzerine de şu notu düştü yıllar önce:

“Am kutsalmış!.. Durun, hemen dellenmeyin, önce bir okuyun!”

Evet, okuyun ve bilin ki “Am” kutsaldır!..

Ve bugün Anneler Günü’nde annelerinizin “mübarek” ellerini öptükten sonra bir daha herhangi bir tartışma ya da kavgada başkalarının kadınlarına yönelik (ana, avrat, bacı, her kimse artık) onların cinselliğini merkez alan küfürlerden uzak durun!

Duramadığınız her zaman, sadece karşınızdakinin annesine değil kendi annenize de ucu dokunacak bir küfrün yörüngesine girdiğinizi; annenizin kutsallığına da halel getirdiğinizi sakın unutmayın!

Kadını, kadınlığı, kadın cinselliğini aşağıladığınızda anneliğin de “Anneler Günü”nün de hiçbir anlamı ve kıymeti harbisi kalmadığını; sadece analarınızın ak sütünün ataerkilliğin karanlık yüzüyle bulandığını aklınızdan ve kalbinizden çıkarmayın!

Hadi bakalım, hepinizin Anneler, Ammeler, Ammalar, Amagatlar günü kutlu olsun!..   

Yazarın Diğer Yazıları

"Hasta Türk’ün gençleşmesi": 19 Mayıs

19 Mayıs’ın gençlikle birlikte ana bileşeni olarak “spor”, 1930’lu yıllarda modern dünyada biyolojik bakımdan sağlıklı nesillerle kültürel bakımdan güçlü uluslar “imal etme” idealinin buluşmasının bizim siyasal coğrafyamızdaki karşılığıdır

Nusr’et ve MasterChef’e Deleuze’le bakmak!

Eti kendine has bir yöntemle tuzlayan Nusret, hayvan cesedinin poposuna şaplak atan Nusret, keseceği kuzuyu okşayan Nusret…

İmamoğlu’nun işareti: Dünya dünyevî yaşanır!

Ekrem İmamoğlu bu memlekette umudun yok olmadığının işareti, mutluluğun mümkün olduğunun işareti ve bunun ötesinde dünyanın “uhrevî” değil, ancak ve ancak dünyevî yaşanabileceğinin işareti!..