20 Aralık 2020

Virüsler ve insanlar: Karmaşık bir ilişkinin hikâyesi

2020'de pek çok dostumuzu kaybettik. Çoğu insan ömrünün bir yılını eksik yaşadığını düşünüyor. Artık doğru stratejik hamleleri yaparak daha fazla kayıp verilmesini engelleyelim

Sadece elektron mikroskopla görülebilecek kadar küçük bir virüsün yarattığı belirsizliklerle dolu bir yılı tamamlıyoruz. Bu yaşadıklarımızı tarihsel perspektifle değerlendirmenin ve gelecek yılı da kaybetmemek için neler yapılması gerektiğini düşünmenin zamanı geldi.

Doğada canlılar arasındaki karmaşık ilişkiler bir oyun olarak tanımlanabilir. Ben bu oyuna "Yaşamsal Satranç" diyorum. Bu oyunda çeşitli canlılar farklı roller üstlenirler. Örneğin; rakipler, ortaklar ya da avcı ile av olarak eşleşebilirler. Zaman zaman tarafların oynadığı roller de değişebilir. Bu nedenle "Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince karıncalar balıkları yer" deniyor.

Pandemi sürecinde etrafımızda uçuşan milyarlarca avcı virüse karşı bizler savunmasız av rolünü kabullendik. İki tarafın bu kadar farklı boyutlarda olduğu ve farklı silahlar kullandığı bu eşleşme bir asimetrik oyundur. Bu oyunda rakibimiz bizi sadece sıcakkanlı bir hedef olarak görüyor.

Pandemi döneminde virüsler hakkında pek az şey bildiğimiz ve kurtulmak için hazırlıklı olmadığımız ortaya çıktı. Bu nedenle öncelikle virüslerin doğadaki yerlerini ve ne işe yaradıklarını hatırlamamız gerektiğini düşünüyorum.

Virüsler ne işe yarar?

Virüsler doğada o kadar yaygındır ki, onlardan kurtulmak imkansızdır, diyebiliriz. Hatta onlar yok olmadan önce bütün hayvan, bitki ve mikropların yok olması gerekir. Oysa, virüslerin canlı olduğu bile tartışılabilir. Kısaca başka bir canlının bünyesinde çoğalırken yaşadıkları söylenebilir. Üremedikleri zamanlarda ise varlıklarını enerji gerektirmeden uzun süre devam ettirebilirler. Virüsler "Yaşamsal Satranç" oyununda az sayıda silahları olmasına rağmen en tehlikeli oyunculardır.

Aslında onlar doğadaki dengeleri sağlamak gibi çok önemli bir görevi de üstlenirler. Örneğin okyanuslardaki mikroorganizmaların büyük bir kısmını sürekli olarak parçalamakla meşguldürler. Bir türün abartılı bir şekilde çoğalması durumunda onun sayısını azaltırlar. Bir çöp öğütme makinesi gibi çalışarak parçaladıkları hücrelerin içerdiği organik maddeleri etrafa saçarlar. Böylece havadaki oksijenin büyük bir kısmını üreten, denizlerdeki planktonlara gıda temin ederler. Virüsler olmasa rahat nefes almakta hatta yaşamakta zorlanabiliriz. Bu önemli özelliğinde pek fazla bahsedilmez.

İnsanlar yerleşik düzene geçip hayvanları evcilleştirmeye başladıkları zaman, verem gibi mikrobiyal hastalıklar yanında virüslerin neden olduğu çiçek ve kuduz gibi hastalıklarla tanıştılar. Son dönemde de hayvanlardan insanlara geçen AIDS, SARS ve COVID-19 gibi salgınlarla karşılaşmaya devam ediyoruz.

Virüsler, konak olarak üzerine yerleştikleri canlıların hücrelerini kullanarak çoğalırlar. Aynı zamanda bazı virüs tipleri (retrovirüsler) konakların DNA'sına kendi genlerini de yerleştirebilirler. Örneğin insan DNA'sının yaklaşık yüzde 8'i virüs genleridir. Ancak onlar artık bize herhangi bir zararı olmayan izlerdir. Yani korkacak bir şey yok. 

Bazı virüsler kalıcı bir şekilde konaklara yerleşirler. Örneğin dudak uçuklamasına neden olan "Herpes"virüsü nesilden nesile geçerek yaşamaya devam edebilir. Su çiçeğine yol açan virüse (Varicella zoster) maruz kalmış olanlar ise, yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde zona denen başka bir hastalığa yakalanabilirler.

Çağın vebası denilen AIDS hastalığına neden olan "HIV" virüsü, konağına mükemmel uyum sağlar. Onu yok edebilecek bağışıklık gücüne sahip olan konaklarda, bir hücre içerisinde saklanır. Konak zayıfladığı zaman aniden saldırır. Virüsün kendisini saklayabilme yeteneği, ona bir konak üzerinde onlarca yıl varlığını sürdürebilme imkanı sağlar.

Virüslerin çeşitli özelliklerinden yararlanmaya çalışan araştırmacılar pek çok teknik geliştirmişlerdir. Genetik araştırmalar ve tedavi teknolojileri için istenen genleri hedef hücrelere etkili şekilde vermek için onları taşıyan araçlara dönüştürülmüşlerdir. Bu sistemde virüsün hücreleri kolayca enfekte edebilme özelliğinde yararlanılır ve bu sayede istenen gen çok sayıda hücreye ulaştırılmış olur.

Geçmişten günümüze salgınlar

Tarih boyunca veba, sıtma, çiçek, verem gibi pek çok salgın milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur. Geçmiş dönemlerdeki ulaşım araçlarının yavaşlığı nedeniyle, Kara Ölüm olarak adlandırılan büyük veba salgını çok yavaş yayılmıştı. Buna karşılık, önlemlerin eksikliği nedeniyle asırlar boyunca can almaya devam etmişti. Hastalığın kaynağının, farelerin kanını emen pireler tarafından taşınan bir mikrop olduğu henüz bilinmediği için o dönemde de garip uygulamalar yapılmıştı. Salgının kaynağının cadılar olduğunu iddia ederek yaşlı kadınları öldürüp onların mallarına el koymuşlardı. Bazı ülkelerde de azınlıklar hastalığa sebep gösterilerek suçlanmıştı.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan grip ile kıyaslanabilir bir süreci günümüzde de yaşıyoruz. O pandemi yanlışlıkla İspanyol Gribi olarak isimlendirilmişti ve ne yazık ki hala öyle anılıyor. Bahar döneminde nispeten hafif bir seyir izlemiş, en büyük kaybı ise sonbahar aylarından itibaren verdirmişti. Neyse ki, geçirdiği mutasyon, onun hızını azaltmış ve sıradan bir gribe dönüştürmüştü. Hala aramızda dolaşmaya devam ediyor.

Çiçek salgınları da virüsler tarafından gerçekleştirilmişti. Milyonlarca insanı öldüren çiçek hastalığı Amerika kıtasının keşfinden önce orada görülmemişti. İspanyollar ile birlikte bu kıtaya yayılarak yerli nüfusun çoğunu yok etti. Çiçek hastalığının kontrol altına alınabilmesi için aşının geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması gerekecekti.

19. yüzyılda Osmanlılar aşı konusuna özel ilgi göstermişlerdi. Bu maksatla özellikle Fransız Pasteur Enstitüsü ile işbirliği yaparak çiçek ve kuduz aşılarına yönelik merkezler kurmuşlardı. Cumhuriyet döneminde aşı üretimi konusunda faaliyet göstermek için kurulan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü de çok önemli bir teknolojik birikime neden olmuştu. COVID-19 aşısı gündeme gelince bu merkezin eksikliği fark edildi.

Koronavirüs ile karşı karşıya

Koronavirüs yakın zamanda da önemli salgınlara neden oldu. SARS'ın Uzakdoğu'da yarasadan misk kedisine (palm civet, Paradoxurus hermaphroditus) ve oradan insanlara geçtiği ortaya çıkmıştı. Ölümcül olmasına rağmen, iyi bir mutasyon geçirdi ve çok büyük sayıda kayba neden olamadan kontrol altına alındı. Arkasından MERS ortaya çıktı. O ise yarasadan deveye, oradan insana geçmişti. Salgın Suudi Arabistan ile sınırlı kaldı ve virüs mutasyon geçirdiği için büyük bir kayba neden olmadı. Şimdi COVİD-19'un da benzer bir mutasyon geçirmesini ve sıradan bir gribe dönüşmesini bekliyoruz.

COVID-19 insanla mücadeleye girdiği zaman basit bir stratejik yol izliyor. İnsan vücuduna solunum sistemini kullanarak girdikten bir süre sonra akciğerlere yerleşiyor. Oradan da kan dolaşımı ile pek çok organa ulaşıyor. Başta akciğerler olmak üzere çeşitli organlara hasar veriyor. Hastaların nefesi ve ağız salgıları ile çevredeki insanlara yayılıyor.

Aslında, COVID-19'a karşı nasıl mücadele edeceğimizi tam bilemediğimiz için başlangıçta şaşkınlık içindeydik. Önce salgın halk ve devlet başkanları tarafından bile pek ciddiye alınmadı. Mücadele için; maske, kolonya ve mesafe gibi basit önlemlerin yeterli olacağı düşünüldü. Akabinde karantina akla geldi. Büyük ümitlerle hastalara verilen sıtma ilacının bir işe yaramadığı kısa sürede ortaya çıktı.

Günümüzde maske karşıtı olan veya maskesiz dolaşanlar hala önemli bir kesimi oluşturuyor. Mesafe kavramını da herkesin farklı anladığı görüldü. Düğünler ve toplantılar bir şekilde devam etti. "Karantina uygulamaya gerek yok, yaz aylarında nasıl olsa kendiliğinden ortadan kaybolacaktır." diyen uzmanlar (!) ortaya çıktı. Bu virüse hayranlık duyan bir Hint aile ikiz bebeklerine Corona ve Covid adlarını verdi.

Aylar geçmiş olmasına rağmen koronavirüsle mücadelede henüz güçlü konumda değiliz. Uzmanlar bile bu konuda çok az şey biliyor. Virüslere karşı geçmişte geliştirilen ilaçların başarı seviyesi de çok yüksek değildi. Normal şartlarda bir virüs aşısı geliştirmek için uzun yıllar gerekiyordu. Neyse ki bu salgın döneminde hummalı bir çalışma sonucunda birkaç aşı geliştirilmiş oldu. İlaç geliştirmede de umut veren ilerlemeler kaydediliyor.

Aşı geliştirme çalışmalarındaki başarılara rağmen, aşılara bütünüyle karşı çıkanlar da artıyor. Nüfusun önemli bir kısmı aşı olmadığı takdirde tehlikenin devam edeceğini biliyoruz. Zaten aşıların yaygın uygulamaları öncesinde milyonlarca insan kaybediliyordu.

Aşı karşıtı olanlar bana Osmanlıların 19. yüzyılda bulaşıcı hastalıklarla mücadelede yaşadıkları sorunları hatırlatıyor. O dönemde, salgınların önüne geçebilmek için karantina ve aşının caiz olduğuna dair fetvalar yayınlamak zorunda kalınmıştı.

Aslında SARS ve MERS deneyimleri nedeniyle koronavirüsler uzmanlar tarafından yıllardır takip ediliyordu. Hatta Çin'de yeni bir salgının ortaya çıkmasından endişe ediliyordu. Bu konuda alınması gerekebilecek önlemlerle ilgili uyarılar kayıtlarda var. Buna rağmen yetkililer tarafından yeterince hazırlık yapılmadığı görüldü. Bir bakıma bu durum, beklenen İstanbul Depremi ile ilgili uyarılara benziyor. Ona da hazırlıksız yakalanmaktan korkuyoruz.

Bütün kıtalarda aynı anda bir salgının yaşanması dünya tarihinde ilk defa oluyor. Günümüzde hala COVID-19'un ilk olarak Çin'de mi yoksa İtalya'da mı ortaya çıktığı tartışılıyor. Esasen önemli olan, İtalya'da görülen mutasyon ile dünyaya yayılarak herkesi hazırlıksız yakalamasıdır. Daha sonra belirlenen virüsün yaşadığı mutasyonlar da salgının yakında duracağına dair ümit vermiyor.

Biyolojik silahlar ve komplo teorileri

Tarih boyunca kıtlıklar ve salgın hastalıklar savaşlardan daha çok ölümlere neden olmuşlardır. Savaş sırasında bile yaralanmalardan daha fazla açlık ve hastalık nedeniyle ölümler gerçekleşir. Daha da önemlisi, tarihte kuraklık, kıtlık ve salgınlar savaşların ya da devletlerin sonunu getirmiştir. Çinlilerin nehir yatağını değiştirerek rakiplerinin su kaynağını kuruttuğu bilinir. Buğday gibi temel gıda maddelerinin küresel mücadelelerde stratejik önemi ortadadır.

Moğolların da kuşattıkları kalelere vebalı cesetleri mancınık ile attıkları iddia edilmiştir. Meşum Kara Ölümün bu şekilde başladığı düşünülüyor. 20. yüzyılda şarbon gibi bazı hastalıklara neden olacak şekilde biyolojik silahların geliştirildiğini biliyoruz. Bu nedenle biyolojik silahları içeren komplo teorilerini duymak için yeterince merak var.

İlaç sektöründeki araştırma merkezleri yüksek katma değerli patentli ürünlerin üretilebilmesi için hiçbir masraftan kaçınmadan çalışmalar yapıyorlar. Pazardaki karların büyüklüğü ilaç şirketleri arasında yarışmaya ve patent davalarına neden oluyor. Ayrıca, gıda ve ilaçların stratejik önemi nedeniyle pek çok ülkede bu sektörler özel koruma altındadır. Pandemi döneminde de bu alanların şirketler ve uluslar için ne kadar önemli olduğu görülmüştür. Bu bilgiler ışığında yerel üretim teknolojileri ve üretim kapasitelerine sahip olmanın önemi anlaşılmıştır. Bu çerçevede komplo teorilerinden de bahsetmekte yarar var.

Pandemi konusunda kamuoyuna yönelik yayınlarda viroloji ve epidemiyoloji uzmanlarının görüşleri çok aydınlatıcı oluyor. Ancak, aynı zamanda komplo teorileri ve kocakarı ilaçları da ilgi ile izleniyor. Bu iddialar halkın davranışını daha fazla etkiliyor. Örneğin, bazı ülkelerde salgının kaynağı olarak görülen çekik gözlü insanlar sokağa çıkamaz hale geldiler. Afrika'da da beyaz tenlilerin bu hastalığı yaydığına inananlar var. Virüslerin ve genel olarak bakterilerin biyolojik silah olarak kullanılma potansiyelini duyan insanlara komplo teorileri çok mantıklı geliyor.

Pandeminin ilk aylarında bazı komplo teorisyenleri, bu salgını Amerika'nın Çin'e zarar vermek üzere çıkardığını iddia ettiler. Salgın İran'da görülünce, hemen Amerika'nın İran'ı da hedef aldığı açıklandı. İtalya'da vakalar ortaya çıkınca teorisyenler biraz zorlandı. Çok geçmeden İtalya'nın da hedef alınabileceğini telaffuz edenler oldu. Salgın Çin'de kontrol altına alınıp Amerika'da yükselişe geçtiği zaman komplo teorileri yön değiştirdi. Bu defa Çin'in Amerika'ya saldırmakta olduğuna dair görüşler ortaya atıldı. Hatta sırf Trump'ın seçimi kaybetmesi için bu pandeminin tezgahlandığını iddia edenler bile oldu. Virüsün kitle imha silahı olarak tasarlandığı söylendi. Komplo teorisyenleri şimdi işin içine aşı ve ilaç şirketlerini de katıyorlar.

Bu tartışmalar devam ederken, virüs önlemlerle ilgili ihmallerden yararlanarak yıkıcı bir şekilde yayılıyor. Bir kısım insan virüsün yakında mutasyon geçirerek ortadan kalkmasını bekliyor. Bu arada elimizde ise sadece; maske, mesafe ve temizlik var. Ayrıca kapı kolları gibi herkesin dokunduğu yüzeylere temas etmemeye ve ellerimizi yıkamaya çalışıyoruz. Elbette ki bu mücadeleyi kazanmak için çok daha güçlü stratejik hamleler gerekiyor. Aşı uygulamaları doğru yönde ilk adım olacaktır. Ancak ben bu krizin sona erdirilebilmesi için etkin bir ilacın geliştirilmesinin gerektiğine inanıyorum.

Aşı veya ilaç geliştiren kuruluşların bu salgın döneminde büyük paralar kazanmasına da şaşırmamak gerekiyor. Örneğin, Prof. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci'nin dünyanın en zenginleri arasına katılmalarını ve ödüller almalarını ben sevinerek izliyorum. Geliştirdikleri teknoloji başka önemli uygulamalara da kapı açabilecek. Özetle moralimizi yükselten hikayeleri devam edecek gibi görünüyor. Gönül ister ki, Türkiye'de yapılan aşı çalışmaları da başarı ile sonuçlansın ve yerel ilaç sektörü tekrar güçlensin.

Aşı olmak veya olmamak

Bilimsel yöntemler kullanılarak ve Faz-3 çalışması tamamlanarak sunulacak bir aşının kullanılmasının gerekli olduğunu hatırlatmak için tarihimize bakmamızda yarar var.

İlginçtir ki, birçok geleneksel toplumda çok eski tarihlerde çiçek hastalığı için aşılama yapılıyordu. İyileşmiş hastaların yaralarından alınan parçacıklar ile aşılananlar hasta olmuyordu. Avrupa bu konuyu, İngiltere'nin Osmanlı'ya gönderdiği elçinin eşi Lady Mary Montagu'nun yazdığı bir mektupla öğrendi.

Yıllar sonra İngiltere'de ineklerin çiçek yaralarından alınan parçalar ile benzer korunma sağlanacağı anlaşıldı. Dr. Edward Jenner tarafından bu şekilde geliştirilen aşıya, ineğin Latincesi olan 'vacca' sözcüğünden dolayı "vaccination" adı verildi. Şimdi bu işin ineklerle alakası kalmamasına rağmen bütün aşılar İngilizcede bu şekilde isimlendiriliyor. Çiçek hastalığı muhtemelen yüz milyonlarca insanı öldürdükten sonra ancak İngiltere'de geliştirilen bu aşı ile kontrol altına alınabildi.

Sözün özü: Yol haritası

Koronavirüs "Yaşamsal Satranç" oyununda insanlara karşı basit ama etkili hamleler yapmaya devam ediyor. Ancak çoğu insan onu gözleriyle göremedikleri için ciddiye almıyorlar. Bilim insanlarının önerilerini dinlemeden cahil cesareti ile rahat davranıyorlar. Böylece pandemiye karşı toplumsal olarak güçlü savunma yapılması zorlaşıyor.

Son aylarda pek çok ülkede ve özellikle de Türkiye'de görülen vaka yükselişleri tehlikeli bir döneme girdiğimizi gösteriyor. Maske takmayanlar, sosyal mesafeye dikkat etmeyenler ve aşılara karşı duranlar yüzünden bu mücadele gelecek yılda da devam edecek gibi görünüyor. Bence, bundan sonra atılacak ilk adım ciddi bir karantina uygulaması olmalıdır. Böylece kazanılacak zaman ile aşılara hamle fırsatı verilmelidir. Aşılar başarılı olabilirse etkin bir ilacın ortaya çıkarılması için gerekli zaman kazanılabilir. Bu konuda benim önereceğim stratejik yol haritası bu adımları içeriyor.

2020'de pek çok dostumuzu kaybettik. Çoğu insan ömrünün bir yılını eksik yaşadığını düşünüyor. Artık doğru stratejik hamleleri yaparak daha fazla kayıp verilmesini engelleyelim. Kısaca dileğim, 2021'in kayıp bir yıl olarak tarihe geçmemesidir.

Yazarın Diğer Yazıları

Havadan sudan: Sahra'nın tozu, Marmara'nın salyası

Dünyayı kendi ellerimizle yaşanmaz hâle getirdik. Peki şimdi ne yapacağız?

Dijital çağın üniversitelerini kurmak

Orta Çağ'da matbaa ile birlikte şekillenen üniversite fırsatını kaçırmıştık. Asırlar boyunca devam eden akademik gelişmeleri takip etmekte de yeterince başarılı olduğumuz söylenemez. Şimdi, dijital teknolojilerin yarattığı fırsatı kaçırmamak için üç akademik strateji gerektiğini düşünüyorum

Ekosistem kaderdir

Bu yazıda, medeniyetlerin yükselişi ve çöküşünü inceleyen bilimsel çalışmalara kısaca değinerek bizim sosyokültürel coğrafyamıza odaklanacağım. Geçmişte ve günümüzde kurulan bilim ekosistemlerinin toplumların yükselişine katkılarından bahsedeceğim. Amacım ülkemizde bu konuda yapılması gerekenleri işaret etmek