21 Aralık 2015

North Carolina Üniversitesi’nde iki hafta

Amerikan Okul Sistemi ve spora verilen önem...

Daha önce bilimsel kongreler nedeniyle Amerika’ya 4-5 kez gelmiş ve değişik şehirlerinden bir kaç gün geçirmiştim ama ilk kez 2 hafta kalarak ve esas olarak arkadaşlarım Ali Süha Çalıkoğlu ve Müge Güçsavaş Çalıkoğlu’nun eşsiz rehberlikleri ile Amerika ile  daha yakından tanışma fırsatı buldum. Amacım zorunlu hizmet için gittiğim Adıyaman’dan beri (1983) kadim arkadaşım Ali Süha ile North Carolina Üniversitesi Çocuk Endokrin Bölümünde birlikte çalışmak, sistemle ilgili gözlemler yapmak ve onlarla vakit geçirmekti. Gerçi insan ülkemizde olanları düşününce iyi ve mutlu şeylerden bahsederken mahcubiyet hissediyor ama Ali'nin huzuru, Müge'nin coşkusu ile ilk andan itibaren buluşmaktan mutlu olduğumu söylemek isterim.

Bir çok insan gibi ben de Amerikan bayrağını ilk kez köylere yardım olarak gönderilen süt tozu kutularında görmüş, çocukluğu aya gidiş ve Vietnam savaşı haberleri ile geçmiş, daha sonraki yıllarda ise mitinglerde “Katil Amerika” diye bağırmış kuşaktanım. Gerçi Hacettepe Tıp Fakültesi’nde okurken çoğu ABD’de uzmanlığını almış hocalarımızın ayrı bir havası olduğunu görür ve onları bu şekilde geliştiren bilim ortamına uzaktan gıpta ile bakardık.

North Carolina Üniversitesi

Bazı arkadaşlarımızın öğrencilik yıllarından itibaren en önemli amaçları ABD’de eğitimlerine devam etmek ve oralarda yerleşmekti. Bütün bunların ötesinde ise ben bir kaç gidiş gelişten sonra örneğin “Amerika’yı  Amerika olarak anlamanın ve bunu da yerinde, Amerika’nın kendisinde yapmanın zorunluluğunu” savunan Jean Baudrillard’ın “ Amerika” kitabını ya da Enis Batur’un “ Amerika Büyük Bir Şaka  Sevgili Frank ama Ona Ne Kadar Gülebiliriz” isimli New York seyahatini anlatan kitabını okuyarak Amerika’yı anlamaya çalışmıştım. Şimdi ise her gün notlar tutarak  ve bunları paylaşarak benzer bir deneyimi yaşamak üzere buradaydım. Anlatacaklarımın kesitsel olduğunu, kendi gözlemlerimi 20 yıldır burada yaşayan arkadaşlarımın bilgileri ile destekleyerek yazdığımı peşinen söylemek isterim.

 

North Carolina Üniversitesi

 

North Carolina Üniversitesi'nde (UNC) şimdilerde Aziz Sancar rüzgarı esiyor ve şehrin sokaklarında onu kutlayan bez afişler var.  Burada Aziz Sancar'ın yanı sıra benim arkadaşlarım  çocuk endokrinoloji uzmanı Ali Süha Çalıkoğlu ve   genetikçi Müge Güçsavaş Çalıkoğlu, kistik fibrosiz üzerinde  çalışan Mehmet Kesimer, ruhsal hastalıklarda beyin görüntülenmesi ile uğraşan Ayşenil Belger ve Duke'de hematolog/onkolog olarak çalışan eşi Murat Arcasoy gibi bilim insanları var. Aziz Sancar'ı görmem mümkün olmadı ama onun dışındaki arkadaşlarla tanışmaktan büyük memnuniyet duydum. İlgilerine çok teşekkür ediyorum.

UNC'nin renkleri, “Carolina Blue” olarak biliniyor ve sadece buralarda görülebilen açık  mavi gökyüzünü simgeliyormuş. UNC kampüsü ABD'deki en güzel üniversite kampüslerinden birisi ve biz  bu  etkileyici kampüsü Ali'nin UNC'de  politika/işletme okuyan ortanca oğlu Murat'ın rehberliğinde gezdik.

North Carolina Üniversite sistemi içinde 17 kampüste 220.000 öğrenci eğitim alıyor; bu sistem içinde ayrıca bir de fen lisesi var. UNC Chapel Hill'de 30.000 civarında öğrenci eğitim görüyor ve tıp fakültesi de bu kampüste. UNC Chapel Hill, bütün üniversiteleri (özel ve “public”) içeren sıralamada 30.sırada ama üniversite için ailelerin ödediği para karşılığı elde edilen değer (iş imkanı, gelir düzeyinde artış, mezuniyet oranı gibi) dikkate alan sıralamalarda üniversiteler arasında ilk sırada. Burada “Public” üniversite deyince, kurulu olduğu eyalet ve toplumun gururla ve tam olarak sahiplendiği üniversite anlaşılıyor; bizdeki gibi devlet üniversitesi değil. Bu üniversiteler eyalette yaşayanlara daha ucuz ve kaliteli bir eğitim sağladıkları gibi bölgesel gelişmede de önemli bir rol oynuyorlar. Örneğin UNC'da okumak için (eğitim+yurt+yemek) bu eyalette yaşayanlar 22.000 dolar, başka bir eyalette yaşayanların (veya yabancı öğrencilerin) ise 46.000 dolar vermesi gerekiyor.  “Public” üniversiteler, öğrencilerinin yüzde 70-85'ini o eyaletten almak zorunda; çünkü eyalette yaşayanların vergileri ile destekleniyorlar. Üniversiteye kabul değerlendirmesinde öğrencinin ekonomik imkanları hiç bir şekilde dikkate alınmıyor; geliri yetersiz olanlara düşük faizli borçlandırma, kampus içinde iş imkanı ya da karşılıksız burs sağlanıyor. Bu destek özel üniversitelerde de var ama bu kadar kurumsallaşmış değil. Başka önemli bir nokta da UNC Tıp Fakültesi'nin, eyaletteki sağlık hizmetlerinin geliştirilmesinde lokomotif görevi görüyor olması;  örneğin sadece Chapel Hill de değil bir çok şehirde sağlık hizmeti verilen ünitesi var. Üniversite bunlara ek olarak ilk ve orta öğretimi desteklediği gibi halk için de sürekli kendini geliştirme imkanları yaratıyor açık öğretim ders programları ile.

 

Üniversite senatosunda bir kaç saat

 

Müge’nin senato üyesi olmasının yardımıyla  UNC senato toplantısına katıldım. Senato Başkanı üniversitede bütün öğretim üyelerinin katıldığı bir  oylama ile seçiliyormuş. Yani bizdeki gibi rektör değil senato başkanı. Toplantıyı bu başkan yönetiyor ve rektörlük ekibi toplantıya gözlemci olarak ve bilgi vermek üzere katılıyor. Toplantıda kadın akademisyenlerin gelir ve akademik ilerleme eşitsizliği ve nedenleri konuşuldu ve kampüs içinde "emzirme odası" sayısının arttırılması üzerinde duruldu. Ayrıca üniversitenin geçmişindeki ırkçı izlerin silinmesi ve bu amaçla ırkçı kişilerin adlarının verildiği bina isimlerinin değiştirilmesi, eşcinsel hakları, öğrenci başarısının arttırılması gibi konular tartışıldı. Kendi üniversitemde 2,5 yıl senato üyeliği yapmış bir öğretim üyesi olarak özgür ve yapıcı tartışma ortamından çok etkilendiğimi söylemek isterim. Daha sonra ABD'nin en iyi Halk Sağlığı Okullarından birisi olan UNC Halk Sağlığı Okulu'nu gezdim. Ülkemizdeki tıp fakültelerinde halk sağlığı bölümlerinin son yıllardaki değer yitimini düşününce UNC’nin kendi halk sağlığı bölümü ile övünmesine özeniyor insan.

North Carolina Üniversitesi'nden bende kalan en güçlü etki, üniversite sisteminin toplumsal gelişmedeki rolünü (üniversitenin başlattığı ve desteklediği kurumlar yılda 7 milyar dolarlık katma değer üretiyor) ve akademik dünyanın yüzyıldan fazla zamandır süren, özerkliği ve en yetenekli olanlara yer açan geleneklerini yeniden öğrenmek, hissetmek oldu. Bütün bunlar ülkemizden çok farklı bir üniversite sistemini anlatıyor ve insan niçin dünyadan bir çok iyi öğrencinin ABD'de okumak için çaba gösterdiğini daha iyi anlıyor. Bu arada belirtmeliyim ki Aziz Sancar’ın Nobel alması hiç tesadüf değil, çünkü üniversitenin yıllık araştırma bütçesi 1 milyar doları geçiyor.

 

Amerikan Okul Sistemi ve spora verilen önem

 

Ali'nin anlattığına göre Amerikan okul sistemi ve eğitim, toplumun temel önceliği. Ali'nin üç oğlu var; birisi bu yıl üniversiteyi bitiriyor ve çeşitli tıp fakültelerinden görüşme için haber bekliyor bugünlerde. Diğeri siyaset bilimi ve işletme çift ana dal okuyor, küçük olanı ise lisede. Okul sisteminde çocukların yeteneklerine göre imkanlar sunulması en önemli özellik. Öğrenciler gerektiğinde bir üst sınıftan, hatta üniversiteden ders alabiliyorlar. Üniversiteye giriş için bir sınav var ama her öğrencinin bu sınav notu yanında kendi özelliklerini içeren bir dosya başvuru yapması ve yüz yüze görüşmeyi de içeren bir süreç sonunda üniversiteye girmesi mümkün oluyor. Toplumsal gönüllük çalışmaları bu dosyada önemli bir yer tutuyor. Süreç bireyin en başından sorumluluk yüklenmesine, yeteneklerini tam olarak ortaya koymasına ve bunların etraflı bir şekilde değerlendirilmesine dayanıyor. Mutlaka eleştirilecek yönleri vardır ama yine de bizim sadece yıpratıcı sınavlara ve ezbere dayalı okul sistemi ile karşılaştırılınca etkilenmemek elde değil. Bunların yanında spor özendiriliyor ve aileler çocuklarının okul ve şehir kulüplerine takımlara girmesini destekliyor.

Bir akşam basketbol maçına gittim. Ali'nin anlattıklarına göre UNC'nin takımı şimdiye kadar 6 kez ülke şampiyonu olmuş ve Michael Jordan gibi basketbolcuların yetiştiği bir takım. Takımın efsanevi antrenörü Dean Smith aynı zamanda bir üniversitenin takımında ilk defa bir zenci öğrenci oynatmış. Maçın oynandığı yerin adı da " Dean Smith Center". Dean Smith, Vietnam savaşına ve nükleer silahlara karşı tutumu ile de tanınan önemli bir demokrat şahsiyet olarak da biliniyor. Maç güzeldi ama 21.000 kişilik salondaki atmosfer, Amerikan yaşam tarzını ( Hamburger kokuları, sürekli akan reklamlar, eğitim için yapılan piyangolar vs.) hissetmek bakımından da iyi bir deneyim oldu. Arada ip atlayan öğrencilerin gösterilerini seyrederken ise yıllar önce yazdığım " İp atlayan kızlara övgü" yazısını hatırladım. Ali ise bana mekanoreseptörler ile ilgili önemli  buluşları olan ve kemiklerin zarının altındaki hücreler yoluyla egzersiz ve titreşimlerin kemik yapımını arttırması çalışmalarını yapan Janet Rubin'in UNC'de çalıştığını söyledi.

 

İnsancıl bir çocuk hastanesi

 

İki hafta geçirdiğim North Carolina Üniversitesi Çocuk Hastanesi'nden çok etkilendim. Çocukları ve özellikle de aileleri her bakımdan ve incelikle düşünen bir mekan ve hizmet tasarımına imrendim açıkçası. Buralarda insanların başka bir uygarlık düzeyi yarattıklarını, insancıl tıp için her şeyi yaptıklarını hissediyor insan. Darısı ülkemizin başına, ama işimiz zor.

UNC çocuk endokrin bölümü ile bizim sistem arasındaki en önemli farklılık yan dal poliklinik hizmetleri ile ilgili. Hastalara mutlaka bir çocuk hekiminin sevki ile geliyorlar (yoksa sigorta şirketi hastane masraflarını karşılamıyor), hastalar "Check-in" yaptıklarında (randevu saatinde sekretere geldiklerini bildirdiklerinde) bekleme salonuna alınıyorlar ve bu bilgi ilgili hemşireye gidiyor. Hemşire,  hastayı ölçümlerini yaptıktan sonra muayene odasına alıyor ve ondan sonra ilgili hekime haber veriyor. Bütün bilgiler ülke çapında kullanılan  “Epic” isimli hastane işletim programına kaydediliyor. Burada yan dal asistanları haftada iki gün poliklinik yapıyor; diğer günlerde ise öğretim üyeleri doğrudan hasta bakıyorlar. Hasta muayene odaları çok iyi donanımlı, havalandırması çok iyi ve önünde biriken hiç hasta yok. Öğretim üyesi veya yan dal asistanı bir günde 10-12 hasta (yeni veya kontrol) bakıyor. Doktorlar zamanlarının önemli bir kısmını “Epic” programına not koymaya ayırıyorlar ve her vizitte bilgilerin bir çıktısını hastaya veriyorlar. Esas önemlisi yan dal asistanının gördüğü hastayı mutlaka öğretim üyesi de görüyor. Hastanın faturası öğretim üyesi adına sigorta şirketine gidiyor ve bu fatura aile tarafından da imzalanıyor. Dolayısıyla öğretim üyesinin hastayı görmesi bir zorunluluk. Hemşireler ve diğer personel hekimlerin işini çok kolaylaştırıyor.

Hekimlerin/öğretim üyelerinin tümü “Pager” adı verilen digital çağrı cihazı taşıyor. Hastalar, hastane santrali aracılığıyla mesaj gönderiyorlar ve hekimler de en kısa sürede ( beş dakika içinde) bu mesajların gereğini yapmak zorunda. Bu şekilde hastalar 24 saat  kendilerini güvende hissediyorlar. Yani burada işler tamamen farklı.

Ülkemizle en önemli farklardan birisi de kliniklerde eczacıların çalışması ve her gün hastalara vizite yapması. Servislerde çalışan eczacılar hastaların ilaçlarının verilişini, dozlarını, yan etkilerini ve ilaç etkileşimlerini izliyorlar. Temel görevleri kliniklerdeki ilaç hatalarını engellemek. Bu şekilde eczacılık açısından da bir klinik deneyim birikmiş oluyor. Bizim ülkemizde ise eczacıların kliniklere böyle bir katkısını sağlayan uygulama  hemen hemen hiç yok.

 

Diyabetli çocukların bakımı

 

Benim açımdan buradaki en önemli deneyim, diyabetli çocukların izlemi, insülin pompa tedavisi ve sürekli kan şekeri izlem teknolojilerinin kullanımı süreçlerini izlemek oldu. Buradaki diyabetli çocuklar da ülkemizdeki çocuklar gibi. Aileleri onlar için her şeyi yapmaya çalışıyor ama özellikle de gençler gerekenleri yapma konusunda motive değil. Ali'nin bölümünün izlediği hastaların yarısı insülin pompası kullanıyor. Buradaki sigorta şirketleri hekimler uygun gördüğünde insülin pompalarının tümünün giderlerini karşılıyor. Bazı hastaların üzerinde sürekli kan şekeri izlem cihazları da vardı. Teknoloji daha fazla kullanılıyor. Son zamanlarda tek kullanımlık (3 gün için takılıyor) küçük pompalar revaçtaymış. Biz de ülkemizde ve bölümümüzde buraya benzer sistemler kurma ve SGK'nın daha fazla katkısını alma konusunda çalışacağız.

Buradaki çocuk endokrin bölümünde yan dal asistanları Amerikan Pediatri Akademisi'nin hazırladığı yapılandırılmış bir dosya  çerçevesinde 6 ayda bir değerlendiriliyor. Ben de bu değerlendirmenin yapıldığı bir toplantıya katıldım. Bütün öğretim üyeleri yapıcı bir dille konuştu ve asistanlarının nasıl daha iyi hekim ve bilim insanı olabileceği üzerine öneriler sundu. Bizde ise negatif enerji ile dolu ortamlarda en çok asistanlar mağdur oluyor ve bazen hayat onlar için çekilmez hale gelebiliyor.

 

Amerikalılarla ilgili bir kaç izlenim ve teşekkür...

 

Burada geçirdiğim zaman boyunca Ali ile beraber hasta görürken onlarca hasta ailesi, koridorlarda  ve sokaklarda yüzlerce insan ile karşılaştım. Beni şaşırtan ve etkileyen en önemli şey, hiç bir insandan negatif bir mimik ya da davranış görmemiş olmamdı. İnsanlarla her karşılaştığımda gülerek ve mutlulukla selam verdiler ya da günaydın dediler. Bunun bir tür öğrenilmiş bir davranış mı yoksa insanların doğal halleri mi olduğunu buradaki arkadaşlarıma  sorduğumda bunun daha çok güneydeki Amerikalılara özgü “nezaket” olduğunu anlattılar. Bir akşam ise bu soruyu  Ali’nin büyük oğlunun Amerikalı arkadaşına sordum; 0, “biz bu şekilde tanımadığımız insanlara güler yüzlü ve pozitif davranmayı aile içindeki terbiyemizin sonucu olarak öğreniyoruz, bu terbiyemizin bir parçası” dedi.

Bir başka  gün, North Carolina Üniversitesi Hastanesi'nde Ali ile bir toplantıya katılmak için giderken asansörde bir Amerikalı kadın hangi dili konuştuğumuzu sordu. Önce "tahmin edin" , sonra da "Türkçe" dedik. Asansörden indikten bir kaç dakika sonra kadın arkamızdan bize seslendi ve “Herhalde müslüman olmalısınız. Ülkemdeki aptal politikacıların islam düşmanlığı dolu konuşmalarından dolayı ülkem adına sizden özür dilerim" dedi ve arkasından " Bu ülke size ev sahipliği yapmaktan her zaman mutlu olacaktır" diye ekledi. Çok etkilendik ve dünyanın neresinde olursa olsun her türlü ırkçılığa içtenlikle karşı duran insanlar var diye düşündük.

Bir akşam ise, Müge ile Chapel Hill Halk Kütüphanesi'ne gittik. Burası 60.000 nüfuslu bir yer ama çok büyük ve güzel bir kütüphanesi var. İnsan ülkemizde yeniden kitapların toplatılmaya başlandığını düşününce buradaki medeniyeti daha iyi anlıyor ve ülkesi için derin bir üzüntü duyuyor. Bu arada Müge bana McCarthy zamanında kütüphanecilerden sakıncalı kitap alanların ihbar edilmesinin istendiğini ve kütüphanecilerin ise buna direndiğini anlattı. Ülkemizde ise İdefix'in mahkemenin yasakladığı kitapları satıştan çekme hızını düşününce neleri kaybettiğimizi daha iyi anlayabiliriz.

Sonuç olarak burada geçirdiğim zaman içinde gelirken tahmin etmediğim miktarda etkilenme ve esinlenme ile dolduğumu hissediyorum ve bu eşsiz deneyim için  sevgili arkadaşlarım Ali ve Müge’ye, onlar aracılığı ile tanığım Murat Arcasoy ve Ayşenil Belger’e ve bir akşam evlerine konuk olduğumuz Ali’nin hocası Joe D'Ercole  çok teşekkür ediyorum.

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Çocuk hekimi olmak, çocukların dünyasında olmak

Bütün yaptıklarımı "bir eser yaratma" çabası olarak görüyorum ve buna ayrı bir değer veriyorum

Ketojenik diyetler ve çocuklardaki zararları

Büyük, küçük çocuklarınızı besin endüstrisinin sağlıksız ürünlerinden, paradan başka bir şeyi amaçlamayan ve pandemi günlerini fırsat olarak gören acımasız reklam/ etkileme/ bağımlı yapma saldırısından (evet saldırısından!), korumanız gerektiği kadar, abartılı tıp uygulamalarından, mucize diyetlerden ve düşük karbonhidratlı beslenme önerilerinden de korumanız gerektiğini söylemek istiyorum

Çocuklarda obezite ve stigmatizasyon (damgalama): Nerede başlıyor, nasıl bir sorun?

Çocukların obeziteden ve sağlıksız ürünler satan besin endüstrisinden korunması bir çocuk hakkıdır