13 Ocak 2022

Yargılama dönemi, susma dönemidir

Başyargıç Coke'tan 410 yıl sonra adalet, hukuk, ulusumuz adına sizlerden yargılamanın dileği şudur, efendiler: "Görmeyin, duymayın, konuşmayın!"

Aşağıdaki görüşler daha önceleri de sık sık açıklanmıştır. Yeniden anımsatmaya zorlanmak kuşkusuz çok üzücüdür.

Şu noktayı asla unutmamak gerekir: Günümüzde hukuk ve yargı bağımsızlığı bilincine ulaşmış ve "hukukun üstünlüğü"nü benimsemiş halklara, evet, sadece bu tür toplumlara uygar toplum denmektedir.

Bu toplumların, temel özelliği yargılama erkinin tam bağımsız olmasıdır. Bir suç işlendiğinde suçlanan kişi, yalnızca yasama ve yürütme erklerinden değil, devletlilerden ve sokaktaki insandan da bağımsız olan yargılama organının önüne taşınır; o kişinin yöneltilen suçu işleyip işlemediğinin belirlenmesi istenir. Tam bu aşamada uygar toplumlar yargıçlara şunları söylerler: "Suçlanan kişi, bir nesne, eşya değil, saygınlığıyla donanımlı ve şerefli bir hukuk öznesidir. Sanığa yetkin bir savunma olanağı vererek, 'insan (özne) için konmuş hukukun' (hominum causa omne ius constitutum est) içinde kalarak ve dış dünyaya kulaklarını tıkayarak, duyu organlarınla doğrudan ve yüz yüze iletişime geçtiğin tanık, belge, bulgu vb. kanıtlara başvurarak, onu herkesin gözü önünde yargıla, hiçbir gücün, erkin etkisinde kalmaksızın özgür vicdani kanına göre yüzde yüz suçlu olduğuna inandığın takdirde mahkûm et, tersi durumda ise kesinlikle akla!"

Uygar toplumlarda özellikle de devletlilere hukuk bunları dedikten sonra herkes geriye çekilir, hukukun diyeceğini sabırla ve sessizce bekler.

Evet, hukukun üstünlüğünü ve yargının/yargılamanın bağımsızlığını hukuk ve adalet bilinciyle ve sağduyuyla içselleştirmiş uygar toplumların değişmez niteliği budur.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri on yedinci yüzyılda İngiltere'de yaşanmıştır.

Başpiskopos Richard Bancroft'ın üst mahkemelerin kilise mahkemeleri üzerindeki denetimini kırmaya çalıştığı dönemde Üst Mahkeme Başyargıcı Edward Coke (1552-1634) ile Kral arasında 1612'de adalet tarihinin ders verici olaylarından ve konuşmalarından biri yaşanmıştır.

Dinsel olmayan bir suç nedeniyle Kilise Mahkemesi, yetkisini aşarak ve laik mahkemeyi dışlayarak birini tutuklamak ister. Bunun üzerine olaya el koyan Kral I. James ile Başpiskopos Bancroft, şu görüşte birleşirler: "Kral, kral adına yargı kuran yargıçların yerine geçerek her zaman karar verebilir."

Evet, yargıçlar, o dönemde geleneksel hukuka göre kral adına karar vermektedirler. Ancak sorun bu denli sıradan değildir. Başka boyutları da bulunmaktadır.

Coke, bunları anımsatarak ve "Kral, İngiliz hukukuna göre hiçbir davada asla karar veremez. Dava, hukuka göre yalnızca mahkemelerce çözülebilir" diyerek buna karşı çıkar. Doğa, akıl ve mantık konularında öğrenim gördüğünü belirten Kral, hukukun akla, mantığa dayandığını ve uyuşmazlığı çözmek için bunların yeterli olduğunu söyleyince Başyargıç Coke, Kral'ın bu konularda yetkin bilgisinden kuşku duymadığını, ancak uyrukların yaşam, miras ve mallarına ilişkin davaları çözmek için doğal aklın yetmediğini, uzun deneyimler sonucu elde edilen "hukuksal akıl"la donatılmak gerektiğini söyler. Kral ise, bu görüşü reddeder ve kendisinin yasalara bağımlı kılınmasının ihanet olduğunu belirtmekle yitinir.

Bunun üzerine Coke, Krallık Kurulunun önünde, kralla çatışmayı göze alarak, adalet tarihine geçen şu ünlü yanıtı verir: "Kuşkusuz majesteleri hiçbir insana bağlı değildir. Ancak, herkes gibi Kral da yasalara uymak zorundadır."

Edward Coke'un "hukukun üstünlüğü" yerine "üstünlerin hukuku"nu savunanlara verdiği bu ders verici yanıt ve özdeyiş, ABD Yüksek Mahkemesinin adalet tarihinin ünlü olaylarını yansıtan pirinç kapısındaki kabartmalardan biriyle insanlığın hukuk bilincine kazınmıştır.

Ancak yargıçların yürütme ve yasama organlarına karşı bağımsız olmaları elbette yeterle değildir.

Yargıçlar, dış dünyaya, özellikle basına karşı da bağımsız olmalıdırlar.

Bu da yetmez. Yargıçlar, yargılama yaparken ve yargı kurarken kendi inançlarını ve görüşlerini ayraç içine almalı; kendi görüş ve inançlarına karış da bağımsız olmalıdırlar.

Özetle uygar her toplumda yargı bağımsızlığının en az koşulları bunlardır. O toplumlarda insanlar, yargılama erkinin önüne gelmiş davalar konusunda mahkemelerin kararlarını sabırla beklerler.

16 Temmuz 2016 kalkışması üzerine ve daha sonraları açılan birçok dava ile ilgili yargılamalar, günümüzde de sürmektedir. Bir kesiminde sanık sayısı çoktur; yargıçların işi yorucu, sorumlulukları ağırdır. Bu yargılamaların sonucunda eylemleri sanıkların yaptıkları vicdani kanıya göre belirlendiği takdirde bu eylemlerin suç hukukundaki adları ortaya çıkacaktır.

Bunun için yargıçların her türlü etki ve telkinden (aşılama) uzak, sağlıklı bir ortamda yargılama yapıp karar vermeleri gerekir.

Buna karşılık ülkemizde her Allah'ın günü hukukçular dâhil, her boydan insan, akşamdan sabaha uyuşmazlık konusundaki yargısını mahkemelerden önce açıklamak için yarış içindedir. Hemen herkes, bu konuda yargıçların yerine geçerek görsel ve yazılı basın organlarında hüküm kurmaktadır. Bunların arasında hukukçuların, bilim insanlarının bulunması ise ayrı bir sorundur; bilinçsizlik ve utanç örneğidir!

Aslında bu durum, yargılama erkinin bağımsızlığı ve yansızlığı konularında bilinçsizliğin ötesinde yüzeysel bir aymazlıktır. Bu noktada da kalınmamaktadır. Her boydan siyasetçi de sıraya girmiş. "Suçüstü yakalandıkları halde" sanıkların mahkemelerde "görmedim, duymadım, konuşmadım" dediklerini, ancak "acı sondan kurtulamayacaklarını" dünya kamuoyu önünde yüksek sesle söylüyor. Adalet için karşı çıkması gerekenler de, bu bilinçsizliği aymazlıkla alkışlıyorlar.

İlkin herkese, yargılamalarla ilgili değerlendirme heveslilerine ve özellikle Anayasa'ya uyacaklarına ilişkin şereflerin ortaya koyarak ant içenlere Anayasa'nın çoğu devletin anayasasında yer alan hükümlerini anımsatmak isterim: "Yargı(lama) yetkisini bağımsız mahkemeler kullanır" (m. 9, 138). "Suçluluğu (mahkemece) hükmen belirleninceye değin kimse suçlu sayılmaz" (ünlü ve küresel suçsuzluk karinesi, m. 38). "Yargıçlar, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, yasaya ve hukuka uygun olarak vicdanî kanılarına göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci ya da kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde (aşılama) bulunamaz. Görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz ya da herhangi bir demeçte bulunulamaz" (m. 138).

Onlara ve halkımıza şunları söylemek isterim:

Bildiğimce Cumhuriyetin hiçbir döneminde yargıçlar, kararlarını etkileyecek böylesine yersiz ve hastalıklı tartışmalarla kuşatılmamışlar, yargıçların yerine geçilerek hiçbir dönemde bu türden yargılar kurulmamıştır.

Dolayısıyla yargılama erki, yine hiçbir dönemde bu denli güven yitirmemiş, işlevsizleşmemiş, silikleşmemiştir.

Siz istediğiniz kadar "yargılama erki bizde bağımsızdır" diye yırtının. Asıl olan, AİHM'nin kararlarında vurguladığı üzere, yaşanandır, "görünen/görülebilir olan"dır (visible).

Yargıç olmalarını salık verdiğim öğrencilerim bile bunun ayrımında. "Bu koşullarda yargıçlık yapmamızı öneriyor musunuz?" diye soruyorlar.

Kaygılar, tasalar, üzüntüler içindeyim.

Yargılama erkinde bulunduğum sırada böyle bir sorunsalla ve soruyla hiç karşılaşmamışımdır. O dönemi bile beğenmeyenlerin iktidarında bu yaşadıklarım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına bile siyasetçilerin yargıçlara yönelik söylemlerinin girdiği bir dönemi yaşamak, beni hem utandırıyor, hem de kaygılandırıyor.

Efendiler, elbette 16 Temmuz olayında yapılan eylemler, yargıçlar tarafından ele alınacak, değerlendirilecektir.

Ancak şu noktalar asla unutulmamalıdır: Bu eylemin ya da eylemlerin ve bunlara kimlerin katıldığının belirlenmesi yetkisi ve tekeli, olmazsa olmaz ilkelerine göre duruşmayı kotaran yargıçlara; eylemlerin belirlenmesinden sonra bunların hukuktaki adlarının ne olduğunu açıklama tekeli de yine yargıçlara aittir. Siyasetçilere, köşe yazarlarına, sokaktaki insanlara değil.

Yineleme pahasına söylüyorum. Unutmayın. Uygar bir toplumda yalnızca "yargıç, (sadece) yasanın/hukukun dilidir" (judex est lex loquens). Bu yüzden yargıca "canlı yasa" (Faruk Erem) denmiştir.

Ancak unutulmamalıdır ki, her yargıç, her şeyden önce bir insandır. Adaletin gerçekleşmesi için çabalarken hiç kuşkusuz çok duyarlıdır. Sanıldığının tersine duygusuz bir araç, makine de değildir. Bağımsızlık ve yansızlık dünyasında kendi yetersizliğini ve güçsüzlüğünü yenmeye çabalayan yargıç, özellikle de bir suç olayını yargılayan yargıç, suçbilimin kliniğinin katkılarını da gözeterek, suçlulukla savaşıma katılmaktadır. Bu açılardan hem doğru karar vermek, hem de yaratıcı olmak; bütün bunları yerine getirirken de sanık sözcüğünün ve bu niteliği taşıyan kimsenin sıradan bir ad olmadığını gözetmek zorundadır. Yargıç, bu koşullarda yalnızca kuru ve biçimsel bir yargılama yapmamakta, aynı zamanda suçlamayı, sanığı ve onun bütünüyle kişiliğini de duyumsamaktadır. Duruşmadan edindiği izlenimlerle birlikte çağcıl bilimlerin ışığında karar verecektir. Unutulmamalıdır ki, tıpta hasta hekime iç dünyasını açmakta; yargılamada ise sanık, iç dünyasını çoğu zaman gizlemekte, yargıcı yanlış yollara sürüklemeye çabalamaktadır. Bu yüzden yargı kurarken içe bakış yöntemi elbette yetmeyecektir. Öte yandan aşılamalara (telkin) karşı yargıç, çok duyarlı olacak, içgüdüsel (insiyaki) yargılardan özenle kaçınacaktır. Nasıl gündüz saat on iki denilince insanda acıkma duygusu depreşirse, yargıç da, kendisine yönelik aşılamalardan (telkin), bulaştırma gücü yüksek coşkulardan uzak duracaktır (Ayrıntılı bilgi için bkz. Erem, Faruk, Suç Bilim Açısından Adalet Psikolojisi, Ankara, 1997, s. 252-260).

Öyleyse yargılamanın önüne gelen davalarda lütfen herkes kendini o yargılamayı yürüten yargıçların yerine koysun; onlara bir şeyler tekin etmeye kalkışmasın. Kısaca hiç kimse hiç kimse dışarıdan gazel okumasın ve uygar yüzümüzü lekelemesin.

Tamam anladım. Adalete, hukuka, anayasaya vurgun değilsiniz. Ama hiç değilse yargılamaya ve adalete saygılı olun! Anayasa'ya uyun!

Birincisi, etik bir ödev; ikincisi, anayasal bir görevdir.

Ve her ikisi de, yukarıda değinildiği üzere, uygar insan ve toplum olmanın ölçütüdür.

Evet. Yargılamalar bitinceye değin uygarlık iddiasında olanlara, sadece üç maymunu oynamak düşer. O kadar.

Daha sonra ne isterlerse yapsınlar. İstedikleri kadar görsünler, duysunlar, konuşsunlar, öfkelensinler, bağırıp çağırsınlar!

Ama lütfen şimdilik susma hakkınızı kullanın. Yargılamaya karışma suçunun suçlusu, sanığı olmayın.

Eğer susmazsanız, şunu hiç unutmayın: Yanlış kurulan her kararda, yargının önüne gelemeseniz bile, yargılamanın önüne taşınmasanız bile, bir suçlu olarak sizin de payınız olacaktır.

Sizlere tavsiyem şudur: Türk Ceza Yasası'nın 277 ve 288'inci maddelerini okuyun.

O zaman Yasa'nın iletisinin ne olduğunu ve konunun ne denli duyarlı daha iyi anlarsınız.

Başyargıç Coke'tan 410 yıl sonra adalet, hukuk, ulusumuz adına sizlerden yargılamanın dileği şudur, efendiler: "Görmeyin, duymayın, konuşmayın!"

Evet, görseniz bile, duysanız bile, özellikle asla konuşmayın.

Çünkü yargılama dönemi, susma dönemidir.



Prof. Dr. Sami SELÇUK
Eski Yargıtay Birinci Başkanı
İ. D. Bilkent Ü. Hukuk Fakültesi öğretim üyesi

Yazarın Diğer Yazıları

Sokrates ve Descartes açığı yaşamanın kaçınılmaz sonuçları

Ne olursanız olun, bir konuda karara varmak, tanı koymak durumunda iseniz, sözgelimi, hukukçu, hekim, mimar, mühendis vb. iseniz, çok bildiğinizi sandığınız sorunlarda bile, bilginizden kuşkulanın ve araştırmadan asla karar vermeyin

Susturulan beynin çığlığı: “Voltaire bilinci” ya da insanların susadıkları bilinç

Gelin bu sözün doğruluğunu hak, hukuk, demokrasi adına benimseyelim ve buna “Voltaire bilinci” diyelim. Ancak demekle de kalmayalım. Bu bilinci kafalarımıza kazıyalım, somut yaşamımızda gerçekleştirelim. Çünkü “Voltaıre bilinci”nden yoksunluk, mikroplar üreten bir hastalıktır.

Soykırım ve düşündürdükleri

'Ermeni Soykırımı' iddiasıyla ilgilenen her ülke belgeleri açmalı, tarihçiler yaşanan olayları bilirkişi olarak incelemeli, ulaştıkları sonucu yargıçlardan oluşturulacak bir mahkemeye sunmalı; verilecek karara herkes uymalıdır. Bu düşüncemi yirmi yıl önce görevim sırasında Fransız Cumhurbaşkanı Chirac'a mektupla aktarmıştım...