30 Mart 2022

Erkek insan doğurdu

Çok sancılı oldu bu yazım süreci. Yazdım sildim, tekrar yazdım, tekrar sildim. Yazıyı bitirdim, son biz kez okudum, yattım zar zor uykuya daldım. Sabahın üç buçuğu, kasıklarımda derin bir sancı. Karnım burnumda. Iıııhhhh… Ikınıyorum. Nasıl çıkaracağım bunu içimden. Derin bir endişe daha da büyük şaşkınlık. Korku kocaman. Erkekler doğur(a)maz ki. Tek ıkınışta çıkıyor. Yok artık. Dokuzuncu çocuğunu tarlada bir çırpıda doğuran köylü kadın anlatmıştı da inanmamıştım. Nasıl olur, daha zor olmalıydı sonuçta bu benim ilk doğumum. Tüm endişelerim bir anda siliniyor. "Ohhh kurtuldum!" derken, kâbus bitiyor karabasan başlıyor

Anneme 

Eskiler acılarını pek anlatmaz, şikâyet etmeyi sevmezler. Bazen laf arasında yakalarsın hislerinin dibini. Nefes almak için, deniz yüzeyine anlık çıkıp hemen dalan su kaplumbağaları gibi, kederlerini kabuklarının içinde taşırlar. Punduna getirip olmadık bir anda sorarsın, bakmışsın dökülüvermişler…

- Alo anne. Senin o resim bölümü sınavın neydi, nasıl olmuştu o olay?

- Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nün resim bölümü sınavına girdim, babamdan gizli. Gülten Teyzem götürdü. Yazılıyı kazanmışım, sözlüsü var. Annem "Söylemene hiç lüzum yok baban göndermez." dedi. Haberi aldığımda elimde nişanlık elbiselik kumaşlarım. Ağladım sızladım. Ne nişan istiyorum ne bi'şey. O sene Gazi Eğitim'i kazananları İzmir'de yeni açılan okula da alacaklarmış aslında. Nişanlandım diye hocam da söylememiş.

Sessizlik…

- Bana bak Fehmi[1], vallaha öldürürüm bunları yazarsan, bir daha da sana hiçbir şey anlatmam. Zaten geçen gün yine bir şeyler yazmışsın sosyal medyada, hiç hoşuma gitmedi.

- Tamam annecim, hadi öpüyorum.

Ne kokusu bu böyle her yeri kaplamış? Yok artık, kızarmış yağ olamaz.

Lokantada değilim. Ankara'dan kalktım, İstanbul'a, MEŞHER'e[2] geldim, sergi gezeceğim.

Seninle üç sergiye gideceğiz bugün. Pandemide çok oturduk, acısını çıkaracağız. İlki MEŞHER'deki "Ben- Sen- Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı"[3] adını taşıyor. İkinci sergi yine İstiklal Caddesi'nde biraz ileride yolun karşı tarafındaki SALT'ta[4] yer alıyor "Ten, Beden, Ben"[5] adında. Garip değil mi? Sanki haberleşmiş de adlarını bilerek benzetip yolun iki yanına yerleştirmişler. Benleri buluşturan kadın dayanışması: Ben-Sen-Onlar-Ten-Beden-Ben.

Üçüncü sergi ARTER'de[6]. Dolapdere'ye ineceğiz, o da çok uzakta değil. Serginin Adı Yok! Ancak kadının adı var. Serginin adı, kadının adının ta kendisi: Candeğer Furtun.[7]

Aaaa bir de makaleye konuk olacağız bugün. Bundan neredeyse elli yıl önce yazılmış. Linda Nochlin, feminist sanat tarihi üzerine çalışmalar yayınöamaya 1971'de, sıklıkla bu alandaki ilk çalışma kabul edilen "Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Çıkmadı?" adlı makaleyle başlamış.[8] Hiçbir soru masum değildir, hatta birçok soru yanıtını içinde gizleyecek kadar gaddar olabilir.

Nerede kalmıştık, kokuda; pardon MEŞHER'de. Yanmış kalitesiz yağ kokusu, MEŞHER'in havalandırmasına sızıp mekânı esir almış.

Ankara'da, bir otobüs durağında reklamını gördüğüm andan itibaren gezmek istiyorum bu sergiyi. Adıyla, daha ilk anda ilkokul ezberimizi bozup, bizleri "ben-sen-o-biz-siz-onlar" terennümünün ötesine götürebilecek; üstüne üstlük bir asrın sanatçı kadınlarından söz etmeye cesaret edecek sergiler ile kolay karşılaşılmıyor. Elbette merak uyandırıyor.

…Ben-Sen-Onlar, 117 sanatçıdan 232 eserle MEŞHER'in yerleştiği Meymenet Han'ın üç katına yayılıyor. Giriş katı "Ben", aynada kendi mütevazı varlıklarıyla karşılaşan şöhretsiz kadınlara odaklanıyor... Kadınların, tarihten kendi kendilerini sildikleri, adlarının üzerini bile bile karaladıkları da oluyor...[9] 

MEŞHER'in kapısından girer girmez karşımıza çıkan merdivenin başında, pişmiş kırmızı topraktan hamile bir kadın karşılıyor bizi. İki kolunu önünde kenetlemiş. Poposu ve kocaman karnından yukarısı çıplak. Bacaklarını sarmalayıp adeta bir kaideye dönüştüren kumaş, kadının cinsel organını örtüyor.

Dersin ki bu bir kadın Herme. Hermeler, Eski Yunan'da, Haberci Tanrı Hermes adına sokak ya da yol kenarlarına konan, bir nevi kilometre taşı sayılabilecek blok taşlardır. Hermelerin başları portre olarak işlenir, boyundan aşağısı blok taş olarak bırakılır. Tam da bu bloğun ön yüzüne kabartma biçiminde bir erkek cinsel organı (phallos) işlenir.[10]

İstanbul Arkeoloji Müzesi - Alkemene Hermesi'nin Kopyası

Kim bu kadın, bir kilometre taşı mı? Nasip İyem'in Hamile isimli eseri sergiye ilişkin neyi haber ediyor daha en başta? Başı olan iki heykel, ikisi de bacaksız. Birinin penisi aşikâr, diğerinin vajinası örtük! Bariz alışılageldik! Düşündürücü…

MEŞHER - "Ben- Sen- Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı" Sergisi - Nasip İyem, Hamile

Sergide çok eser var. Elbette bazıları beni daha çok etkiledi. İçerikleri ile olmasa da varlıklarıyla güçlü üç çizim, yan yana yerleştirilmiş. 21, 29 ve 33 yaşlarında hayata veda etmiş üç kadına aitler.[11] "İmkânımız olsa, kim bilir neler neler üretebilecek üç genç kadındık biz." diye haykırıyorlar adeta. Bir bakıyorum annem de kollarına girmiş, dördü birlikte bana bakıyorlar. Kimi erkenden ölmüş, kimi erkenden söndürülmüş kadınlar…

Şimdi sen belki zannediyorsun ki, o kadınlardan ve annemden söz ediyorum burada. Aslında biliyor musun, tek bir kadından bile söz etmedim şu ana kadar. Ne de erkekten... Sade insanları ziyaret ediyor bu yazı, sadece insanları. Seni, beni, bizi! O uzaktaki Onları değil! Gündelik Ötekileri.

"Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı" sergisi yaklaşık 1850–1950 arasında Türkiye'de yaşamış ve yaratmış sanatçı kadınların eserlerinden bir seçkiden oluşuyor… Sergi, çoğunluğu "ben"leşememiş ve dolayısıyla sanat tarihi tarafından kaydedilememiş kadınları tek tek fark etmenin yanı sıra, kolektif bir "biz"in oluşabilme koşullarını da araştırıyor…[12] 

Geçenlerde rastlayıp almayı ertelediğim Nochlin'in kitabını alıp okumanın tam zamanı: Kadınlar, Sanat ve İktidar.

"Neden hiç büyük kadın sanatçı çıkmadı?" işte size sözde kadın sorunuyla ilgili tartışmaların çoğunun arka planında kınarcasına çınlayıp duran soru. Ancak feminist "anlaşmazlıklar" etrafında dönen bütün öteki sözde sorularda olduğu gibi meselenin doğasını çarpıtarak sinsice kendi yanıtını da sunar: "Hiç büyük kadın sanatçı çıkmamıştır çünkü büyük olmak kadınların kapasitelerini aşar."[13]

Dememiş miydim "Hiçbir soru masum değildir, hatta birçok soru yanıtını içinde gizleyecek kadar gaddar olabilir." diye. Nochlin devam ediyor.

"Bu tür bir sorunun ardında, penis yerine rahmi olan insanların önemli herhangi bir şey yapamayacaklarını ortaya koyan 'bilimsel olarak kanıtlanmış ispatlardan tutun da, bunca yıldır erkeklerle neredeyse eşit konumda bulunmalarına karşın kadınların -üstelik birçok erkek de kendi dezavantajlı konumundan mücadele ederken- görsel sanatlarda hala nasıl olup da sıra dışı öneme sahip bir başarı elde edemediklerine şaşırmak gibi, görece açık görüşlü yaklaşımlara varıncaya kadar envaiçeşit varsayım yatmaktadır."

Hak ettikleri ya da istenilen sayıda olmasa da bugün -yani yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği henüz tamamlanmadan- adlarını sayabileceğimiz pek çok kadın sanatçı, mimar, yazar, şef, astronot, vs… var artık. Çünkü, yine istenilen hızda olmasa da dünya değişiyor ve ÖTEKİLERİN tırnaklarıyla kazıyarak kazandıkları imkânlar artıyor. Nochlin'in bu makalesinden sonra "Neden hiç büyük kadın ….. çıkmadı?" sorusu salgın gibi yayılıp, her meslek üzerinden sorulmaya başlanmış? 

Ancak asıl soru bence "BİZ yüzyıllar boyunca, ne ve nasıl yapıp ettik de ünlü ünsüz[14] bütün KADINLARIN ve topyekûn tüm ÖTEKİLERİN yolunu kestik?" olmalı.

Serginin birinci katında, Çınar'ın geçenlerde soruduğu soru çınlıyor kafamda: Anne kadın doktora hemşire mi denir? Erkek hemşire de var mıdır?

 21. yüzyılın ilk çeyreği. Ancak bir kat çıkabilmişiz!

…İkinci kat "Onlar", kadınlara başkalarının gözünden bakıyor. Çiçek, özellikle vazoda olduğunda, başkaları tarafından kadınlara yakıştırılan sıfatları taşıyor: duygusal, kırılgan, amatör ruhlu, sıradan, domestik ve dekoratif. Pek çok sanatçı kadın, kendisinden güvenli ve zarif olanı resmetmesi beklendiği için, ancak vazoda çiçekler boyayarak resim yapabiliyor...[15]

Ahhh… Serginin bu son katı var ya!

Müzelerin anası/atası, nadire kabineleridir. İmkân sahiplerinin; egzotik bitkiler, mineraller, fosiller, sıra dışı hayvanlar ve sanat eserleriyle doldurdukları salonlardır bunlar. Farklı milyon yıllar bir arada sergilenir. İşte serginin son katı tam da bu zamansız karmaşayı yaşatıyor insana. Sanat-zanaat karması bir tat bırakıyor. "Onlar" diyerek bu kadınlarla aramıza mesafe koyuyor. Bu, geri çekilip, daha nesnel bir gözle bakabilmemiz için bırakılmış bir mesafe mi acaba?

Çocukluk evimizi düşünüyorum, salonumuzu. Kristal vazolardan fışkıran tavus kuşu tüyleri, gümüş gondollardan sarkan farklı tekniklerle üretilmiş yapay çiçekler. Salonumuz yaşanmak için değil sergilemek içindi. Peki neyi? Annemin katıldığı onlarca kurstan kalma yüzlerce eser, hepsi "haute couture" hiçbiri "prêt-à-porter"[16] değil. Deriden yapılma çiçekler, sanki şömine üzerine asılan geyik başlarının yirminci yüzyıl dişi güncellemeleri, natürmortun domestik versiyonları. Kadifeler, satenler, danteller,vs… Hep ulaşılmak istenmiş, kendisine koştukça uzaklaşan hayali sanat galerisi.

Neden hiç büyük erkek "ev kadını" çıkmadı?

Soru anlamsız mı geldi? Bana da formüle etmesi garip geldi! Yoksa "Neden hiç büyük erkek ev erkeği çıkmadı?" mı demeliydim?

Hadi gel sokağın karşısındaki İpek Duben retrospektif[17] sergisine geçelim. Yine İstiklal Caddesi'ne açılan başka bir zemin kat. Yüksek kapıdan girer girmez, bizi koca memeli tombul teyze karşılıyor; daha doğrusu elbisesi karşılıyor tombul teyzenin. Bu kez kadının adı var, elbisesi var, kendisi yok! 

İpek Duben, kendisiyle röportaj yapan Nilüfer Göle'ye: "İstersen bu noktada biraz duralım, çünkü söylediklerin benim için çok anlamlı." diyor.

…Benim de sanatımda başından beri farkında olarak yaptığım bir şey kişiyi birey olarak meydana çıkarmak, sesini duyurmak! 1981'de ilk Şerife sergimle başladı. Burada bir hiç olan kadını hiçliğiyle ortaya çıkarmaktı mesele. O dönemde oldukça radikaldi, çok da azarlanmıştım, hani sen bunu nasıl yaparsın, kadınlarımıza nasıl böyle hakaret edersin gibilerinden!...[18]

İnsanı ha bire kendini açıklamak zorunda bırakmak: Türkiye'de gündelik hayatın doğal zorbalığı. Duben, neden kadınlara hakaret etsin ki? Saçma sapan iddialar. Bunları gerçekten boş verelim. Nerede kalmıştık, kapıdan girer girmez: Şerife!

SALT Beyoğlu - "Ten, Beden, Ben" Sergisi - İpek Duben, Şerife

İstanbul'a döndükten sonra ürettiği ilk iş Şerife oldu. Evlere temizliğe giden Şerife'yi poz vermeye ikna edemeyen sanatçı, iki yıl boyunca stüdyosunda Şerife yerine, gazete kağıtlarıyla doldurarak biçim verdiği bir elbisenin karşısında çalıştı. Pazardan satın aldığı giysinin farklı resimleri toplumsal hayatta varlığı ve emeği görülmeyen kadınların temsiline dönüşürken her Şerife farklı bir ruh haline işaret ediyor.[19]

Vallahi de billahi de işaret etmekle kalmıyor, yaşatıyor. Şerife'nin giysisinin resmini görünce hayatımdaki birçok kadın gözümün önünden geçti. Bizlere emeği geçen ama o emeklerinin karşılığını çoğu zaman hak ettiğince alamayan Şerifeler: Domestik Ana Tanrıçalar!

Tezata bak, kadınlar yüzyıllardır resim yapmak için nü modele ulaşamazken, Duben giyinik Şerife'ye ulaşamıyor. Kadınlar neden görünür olmaktan çekiniyor?

Tam da yazımın en başında söz ettiğim bacaksız anonim penisli Herme ile Nasip İyem'in hadım edilmiş yine bacaksız Hamile'sine bağlayacakken sözü; Instagram hesabıma iki fotoğraf düşüyor. Türkiye Sutopu Federasyonu'nun bir şakası olmalı. İlk fotoğrafta boydan cıbıl erkek bedenleri, diğerinde gövdeleri suya gömülü kadın başları. Caiz ile günahkâr.

Hadi artık gelelim Candeğer Furtun ve ikonik bacaklarına… 

Sanatçının…[20]ikonik Bacaklar serisi, Furtun'un eserlerinin üretildikleri dönemin dinamikleriyle ilişki içerisinde olduklarını ispatlar. … Bacaklar serisi, kamusal alanda sergilenen eril bir beden duruşunu ve tavrı bedenin geri kalanından koparıp, bir anlamda soyutlayıp, tek başına bir iktidar sembolüne dönüştürür ve evrenselleştirir. Ancak Furtun, eril gücü simgeleyen bacakları çoğaltırken bir yandan da erksizleştirir ve seramiğin kırılganlığıyla özdeşleştirir. Bu gövdesiz bacakların arkasına geçildiğinde ise, içlerinin boş oldukları, onların da sergide yer alan kollar, eller, sırtlar ve gövdeler gibi birer kabuk olduğu ortaya çıkar...[21] 

ARTER - Candeğer Furtun Sergisi - Bacaklar Serisi 

O kadın sutopçularımızın var ya, hani başlarından aşağılarını görmemizi istemedikleri; Candeğer'in erksizleştirdiği bacaklardan günümüze uzanan sürecin hediyesi bizlere. İşte onlar İpek Duben'in Şerife'sinin kızları, torunları. İşte onlar 21, 29 ve 33 yaşlarında hayata veda etmiş Hale, Nevin ve Belkıs ile annemin hayal tohumlarının ürünleri.

Candeğer Furtun'un kabuk bacakları, taştan Herme ile topraktan hamileye taktık mı her ikisi de birden canlanıp yürümeye başlamasınlar mı Pinokyo misali. Can değmesin mi taşa, toprağa? Kadın ve erkek kol kola özgürleşmesinler mi?

ARTER - Candeğer Furtun Sergisi - Bacaklar Serisi

Hani yazımın başındaki kesif koku vardı ya her yere sinen, aslında yanık yağ kokusu değil; sporcu erkeklerimizin fotoğrafını gerine gerine boydan paylaşırken, kadın sporcularımızı baştan aşağı suya gömüp recmeden zihniyetin kokusuydu desem, katılır mısın? O kokuyu hiç unutmayalım e mi; gördüğümüz her yerde, özellikle de topluluk içinde parmakla gösterelim, kendi kendini gömene kadar.

Çok sancılı oldu bu yazım süreci. Yazdım sildim, tekrar yazdım, tekrar sildim. Yazıyı bitirdim, son biz kez okudum, yattım zar zor uykuya daldım. Sabahın üç buçuğu, kasıklarımda derin bir sancı. Karnım burnumda. Iıııhhhh… Ikınıyorum. Nasıl çıkaracağım bunu içimden. Derin bir endişe daha da büyük şaşkınlık. Korku kocaman. Erkekler doğur(a)maz ki. Tek ıkınışta çıkıyor. Yok artık. Dokuzuncu çocuğunu tarlada bir çırpıda doğuran köylü kadın anlatmıştı da inanmamıştım. Nasıl olur, daha zor olmalıydı sonuçta bu benim ilk doğumum. Tüm endişelerim bir anda siliniyor. "Ohhh kurtuldum!" derken, kâbus bitiyor karabasan başlıyor.

Bir gariplik var. Yüzünü yavaşça bana çevirip, gözlerimin içine bakıyor. Ben de ona. Bacakları yok, kolları da. Sadece bir baş, biraz da gövde. İmkânsız. "Sen!" diyorum. "Evet ben." deyince irkiliyorum. Konuşuyor? Bacaklarım hâlâ iki yana, bir de cümle aleme açık; koca dünyada ben çıplak, yapayalnız. "Peki sen kız mısın oğlan mısın?" diyeceğim, zihnimi okuyor. Ödüm patlıyor.

Bilim kurgudan fırlamış tinsel varlık. Korkudan altıma yapacağım, altım yok. Yani bildiğim alıştığım altım. Derinden gelen boğuk korku film sesi. Ne olur ne olur uyanayım! Mekanik tınılı mikrofondan konuşuyor çok yaşlı bebek. "Ne kadınım ne erkek hem kadınım hem erkek." O kadar çirkin, o kadar güzel ki. Yaşlı ve taptaze ve masum ve öteki… Kollarıma alacağım, nasıl ve neresinden tutacağımı bilemiyorum. Oysaki iki erkek çocuk büyüttüm, bir emzirmedim. Sol elimle başını diğeriyle yarım yamalak gövdesini, sönmemiş karnıma yaklaştırıp bağrıma basıyorum. Çok, ama o kadar çok kaygılı, bir o kadar da görmüş geçirmiş ve cesurum… 

Sarsılarak uyanıyor, eşimi uyandırmak istemiyorum. Sabahın körü, yarın iş günü. Oysa bütün dünya kalksın istiyorum, ayaklansın hatta bacaklansın yürüsün gitsin, özgür olsun. Haykırıyorum, sesim çıkmıyor. Fısıldıyorum: Anne, hakkın yerde kalmadı, kendi yetiştirdiğin oğlun insan doğurdu.


Yazarın diğer yazıları için kişisel blogunu ve Instagram hesabını takip edebilirsiniz.


[1] Fehmi hem benim hem de zamanında anneme izin vermeyeceği tahmin edilen dedemin adı.

[2] Meşher Arapçada sergileme alanı demek. Bir Vehbi Koç Vakfı (VKV) kuruluşu olarak Eylül 2019'da açılan Meşher, geniş bir disiplin yelpazesinden seçkilere yer veren bir sergi mekânı. İstiklal Caddesi'nin Tünel'e yakın kısmında tarihi Meymenet Han'ın üç katına yayılmış durumda.

https://www.mesher.org/About

[3] Küratörlüğünü Deniz Artun'un yaptığı sergi 29 Mayıs 2022 tarihine kadar uzatılmış: https://www.mesher.org/Exhibition/Detail4

[4] Garanti BBVA tarafından 2011'de kurulan SALT, araştırma, sergi, yayın, web ve dijitalleştirme projeleri; söyleşi, konferans, gösterim ve atölye gibi programlar gerçekleştiren bir kültür kurumudur. SALT'ın katmanlı üretimleri, İstanbul'da SALT Beyoğlu ve SALT Galata‘da yürütülür. İstiklal Caddesi'nde yer alan SALT Beyoğlu, sergi, program ve araştırma mekânlarından oluşur.

https://saltonline.org/tr/43

[5] SALT'tan Amira Akbıyıkoğlu, Farah Aksoy, Sezin Romi ile Vasıf Kortun tarafından programlanan "Ten, Beden, Ben" sergisini 8 Mayıs 2022 tarihine dek ziyaret edebilirsin: https://saltonline.org/tr/2386/ten-beden-ben?agenda

[6] Bir Vehbi Koç Vakfı (VKV) kuruluşu olarak Eylül 2010'da açılan Arter, sanatın tüm disiplinlerini kapsayan programıyla herkes için erişilebilir, canlı ve sürdürülebilir bir kültür ve yaşam platformu sunar.

https://www.arter.org.tr/hakkimizda

[7] Küratörlüğünü Selen Ansen'in yaptığı sergiyi 17 Nisan 2022'ye kadar izleyebilirsin: https://www.arter.org.tr/sergiler/candegerfurtun

[8] Kadınlar, Sanat ve İktidar – Linda Nochlin, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2020 ( biyografi sayfası)

[9] https://www.mesher.org/Exhibition/Detail4

[10] https://www.arkeolojikhaber.com/haber-herme-4967/

[11] Hale Asaf, Nevin Edhem, Belkıs Mustafa

[12] https://www.mesher.org/Exhibition/Detail4

[13] Kadınlar, Sanat ve İktidar – Linda Nochlin, Yapı Kredi Yayınları,Eylül 2020, s.147

[14] Nochlin, "Neden hiç büyük kadın sanatçı çıkmadı?" adlı makalesinde, büyük sanatçı ve dahi kavramına da ayrıntısıyla değiniyor.

[15] https://www.mesher.org/Exhibition/Detail4

[16] Hazır giyim değil, tek tek elde üretilmiş anlamında.

[17] Dünden bugüne [TDK Sözlük]

[18] Salt020-Onlar002

[19] İpek Duben'in, Salt Beyoğlu'ndaki 9 Aralık - 3 Nisan 2022 tarihli TEN, BEDEN, BEN sergisindeki

Türkiye'ye Dönüş (1976) ve Şerife (1980-1982) serisi başlığı altındaki metinden.

[20]1992'de üretmeye başladığı, 1994'te Maçka Sanat Galerisi'ndeki kişisel sergisi ve 15. İstanbul Bienali (2017) dahil olmak üzere çeşitli sergilerde farklı düzenlemelerle yer verilen…

[21] Candeğer Furtun Sergisi [ARTER 16.09.2021-17.04.2022], Küratör Selen Ansen'in hazırladığı sergi kitapçığı metninden, s.14

Yazarın Diğer Yazıları

Hermann Hesse ile buluşma

Lugano'ya girdiğim anda büyülü bir tabela dikkatimi çekti: Hermann Hesse Evi! "Nasıl yani, Hermann Hesse'nin evi burada mıymış?"

Kara orman Gülbahar

Bulutların üzerindeyiz. Orman, sis battaniyesinin altında dinlenedursun, tepemizdeki uyurgezer gökyüzü hala masmavi. Tam karşımızda, tropik diyarlardan fırlatılmış, yolunu kaybetmiş portakal pırıl pırıl parlayarak arkamızdaki şatonun gölgesini bulutların üzerine aksettiriyor. Masallarla aşık atan bu manzaraya sığınmış, mesudum. Sanki tüm talihsizliklere set çekmiş, Hades’in canavarlarıyla aramızdaki tüm bağları kesip koparmışız. Sanki dünya tertemiz bir yer, sanki küresel ısınma sadece bir kavram ve ben hayatımda duymamışım.

Ünlünün köşkü, ünsüzün yuvası: Ali Fethi Okyarların evinde

Elbette ünlü dede Ali Fethi'den, eşi Galibe Hanım'dan ve dönemin önemli isimlerinden bahsedeceğim sana. Yolumuz Malta'ya kadar uzanacak. Yani bu yazı sadece dedeye ilişkin olmayacak...