Bu festivalin, seyretmiş olmaktan haz duyduğum filmlerin başında MURAT geliyor… Tabi, kişisel uğraşı alanlarımdan dolayı, özel yakınlık hatta ihtiyaç hissettiğimden de olabilir…
Adeta yaşam tarzım haline gelen ve onlarca yıldır her ama her işgal ettiğim görev / konumda yapmaya çalıştığım bir şey var… Toplumların, her şeyden önce, birbirlerini tanımalarını sağlamak… Zira artık ezberlediniz: Sevmek, tanımakla başlar! Ama birbirlerini tanımak dediğimizde, az yürek istiyor. Pantolon meselesi, amiyane tabirle …
Ait olduğumuz bir kimliğin ters bir durumu varsa, onu cesaretle haykırabilmek gerek; bir defa kol kırılır yen içinde kalır ifadesi, bilakis karşı mücadele ettiğim bir şey. Hayır kırılan koldan, başkalarından önce – tam tersine – bizzat ben haykırmalıyım: bende kırılmış bir kol vaaaar diye. Aksi takdirde, başka kolların kırılmalarına meydan vermiş olurum. Hem de kırılmış kol yen içinde kal- kala kokar ve başkalarının kalkıp kırılmış kolumdan söz etmesine sebep olur Oysa herkesten önce bizzat, böyle bir kolumun olduğundan söz etmem hem onurumu kurtarır, hem ileride muhtemelen kırılacak kolların önünü kesmiş olur…
***
Yerevan’dan Sona Koçaryan ve Marine Koçaryan, İstanbullu genç bir Ermeni’nin kimlik krizini anlattıkları Murat isimli bir belgesel hazırlamışlar…
Burada, bizatihi İstanbul / Türkiye Ermenilerinin, dost sohbetlerinde bahsetseler bile, sesli dillendirmekten kaçındıkları, bir kimlik krizine ayna tutmuşlar ve çok da iyi yapmışlar.
Bunu asla parmak sallayarak, bir ders verir edasıyla değil; tersine, sempatik, yalın, içten bir Ermeni delikanlı aracılığıyla yapmışlar; adı da Murat; hani Türkler ve Ermeniler arasında iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar var olan ortak isimlerden...
Bakın, filmin iki yönetmenden bir olan Sona Koçaryan ne diyor: Filmimiz, İstanbul’daki bir Ermeni gencin hikâyesi. Filmimizin, ister istemez Ermenistan-Türkiye ilişkilerinin normalleşmesine katkı sağlayacağına inanıyoruz.
Bingo!
İşte yıllardır anlatmak istediğimiz de buydu…
Marine Koçaryan ise adeta tamamlıyor diğer yönetmen Sona’nın dediklerini…
Diyalog, iki ülke toplumu arasındaki çatışmaları çözmenin vazgeçilmez bir yolu. Türkiye’yi ziyaret etmek, bence, siyasi olarak - şu an - imkânsız gibi gözüken ama ancak ve ancak yüz yüze gerçekleştiği takdirde, başlayacak bir diyalogun yoludur da.
Yine bingo! Zira sevmek, tanımakla başlar, dedik ya… Ziyaret de tanıma araçlarından biri.
İstanbul / Türkiye Ermenilerinin yaşadıklarını ortaya dökerek, iki ülke toplumu arasında diyalogun ne ilgisi var, diye düşünecek olanlar olabilir…
Ama işte, insan ilişkileri, toplumsal ilişkiler böyle bir şey…
İstanbul / Türkiye Ermenilerinin iç sorunları dillendirirken, onların üzerinden, Türkiye’nin dünü, yaşanmışlıklar, arka planlar ortaya çıkıyor aslında ve böylece hem Türkiye insanı kendi Ermenilerini, hem de Ermenistan, Türkiye’yi daha iyi tanıyor…
Ör: Murat filminde, bir Ermeni delikanlının, yıllarca tanıdığı (kız / erkek hiç fark etmiyor) bir Türk arkadaşıyla samimi, sorunsuz, bir dost olabileceği, onun ebeveynleri arasında bir Ermeni’nin olduğundan bihaber, arkadaşlık yapıyor olması, şaşırtıcıydı Ermenistanlı için…
Ülkemizdeki, 16 bin (denildiği gibi, 70-100 bin değil) Ermenistanlılar gibi, artık Türkiye daha bir tanınıyor Türkiye; bunda Türkiye Ermenilerinin çok büyük payı var…
Filmin ön hazırlık-çekimleri için, İstanbul’a yaptıkları yolculuk masrafları, Hrant Dink Vakfı’nın Seyahat Fonu’ndan karşılanmış; bu fonun çok yararlı bir işlevi var. Tabi, aksi istikamette yani Türkiye’den Ermenistan’a yapılan seyahatleri desteklerken, gidenlerin kimlerle ve nasıl bir işbirliği içinde olacağı konusunda biraz daha titizlikle tavsiyeler sunsa, gidenler kendilerini bir çölde bırakılmış hissetmeseler, daha iyi olacak…
36 dk’lık, 2017’de tamamlanan Murat’ın yapımcılığını ve senaryo yazımını da iki yönetmen üstlenmiş; kameramanlığı yine Sona Koçaryan, müzik Mikayel Voskanyan, sesi de Marine Voskanyan, montajda yine her iki yönetmene, Harutyun Mehrabyan da eklenmiş.
Oyuncu kadrosu ise, sahicilikleri, sadelikleri, yalınlıkları ama zaten böyle olduğu için de daha etkileyici olan başta eski kuyumcu, şimdiki grafikçi, Murat Gostanyan ve Hovhannesyan Vartan, Artur Utaş, Manuel Keçeci, Zeynep Sevim, Arman Delioğlu, anne Gostanyan’ı (Arusyak), içtenlikle tebrik etmek istiyorum.
Bu filmin, Türkiye’de de seyredilmesi gerektiğine inanıyorum...
***
Ve İşte ‘İstanbul’un Gözü’ derken… Ara Gülerin kendi gözü…
Yapımcılığını. Rhizome Production / Prifri Film, yönetmen-senaristliğini Cihangir’de yaşayan bir Fransalı olan, Samuel Albin, kameramanlığını, David Grinberg ve Samuel Aubin, sesin, Sébastien Savine ve montajın Marc Daquin’in üstlendiği, artık kaçıncısı olduğunu bilmediğimiz bir Ara Güler belgeseli izledik… Ama bu farklıydı, teslim edelim.
Filmin başında, Fransalı yönetmenin, aslında kendi suçu değil, ulus devletin vatanı olan Fransa’nın (gerçi artık kaybolmaya yüz tutmuş, eski) bir refleksiyle Ermeni asıllı Türk yönetmen diye Ara Güler’den söz edince, ufak bir kriz yaşandı.
Aidiyeti tanımlamak için vatandaşlıktan yola çıkmaya alışkın Fransa ve Fransalı için tabii ki zor anlaşılırdı bu tepkiler. Zira Fransa’da bir vatandaşın dini / kökeni dolayısıyla bazı mesleklere asla sahip olamaması, düşünülemez bile. Türkiye’de ise Anayasa’da karşılığı olmayan (her ne kadar da adı değiştirilmiş olsa da, işlevi hâlâ var olan) Azınlık Tâli Komisyonu’ndan izin alınmadan devlet memurluğuna (sadece İslam dışı bir dine mensup vatandaşların) kabul edilemeyeceğini bilemezdi.
Dolayısıyla, zaten devletin kabul etmediği bir (vatandaş olarak) Türklükten, söz etmek yani azınlık vatandaşlarından biri her tarafını yırtarak ben Türk’üm dese bile, bu ancak, bir dudak büküşü ile karşılanacak, basit bir kendi kendine gelin güvey olmak demekti. Neyse, anlatılmaya çalışıldı ve filmi seyretmeye koyulduk.
***
Ara Güler’in yılların sekreteri, yardımcısı, dostumuz Garin (Erzurum)’li Fatih Aslan ile günlük hayatını, epik bir tarzla yani aynı zamanda filme çekildiklerini bildiklerini seyirciye belli ederek, yapılmış matrak ve böyle olduğu için de güzel bir röportajdı.
Yakından tanıyanlar bilir, tecrübeli bir çınar oluşu, hayata mizahi bir gözle bakma zekâsına sahip olduğundan, hani o elindeki bastonu sallayan huysuz ihtiyar mod’unda, takılarak konuşma ve eleştirileriyle tam bir Ara Güler portresiydi aslında, olduğu gibi, eldivensiz.
Güler’in göz doktorunda muayene olmasını bile yönetmenin filme çekmesi ki bir Fransalı zekâsıydı… Neden mi? Değil mi ki ona İstanbul’un gözü deniyor? Yönetmen de İstanbul’un gözünün kendi gözünü merak ediyordu… Bene zekiceydi.