07 Ağustos 2014

Paris'te bir Adanalı...

Sorbon Üniversitesi’nde Kimya Master’ını başarıyla tamamlamış; ama bir gün bile kimya ile uğraşmayıp, hayatını Ermeni Dili-Edebiyatı-Uygarlığı alanına adamış zehir bir öğretmendi

Birlikte keyifle çalışmamıza vesile olan,  Dr Mustafa Farsakoğlu’nun Adalar Belediye Başkanı olduğu (2009-2014) dönemin, ilk günleriydi. Bir gün, sarf ettiği bir nida, bir ışığın doğmasına neden olmuştu zihnimde: Ne umarsın bacından, bacın ölmüş acından!

Yıllar öncesine gitmiştim…



1982’nin başında, 25 yıl sonra sosyalistler tabii komünistlerin de desteğiyle, ilerde acısı ve tatlısıyla efsane bir cumhurbaşkanı olacak François Mitterand’ın önderliğinde, iktidara gelmişlerdi. 1980 askeri darbesi nedeniyle kapağı Fransa’ya atmışlardandık bizler de…

 

Sosyalist hükümetin, devrim niteliğinde attığı ilk adımlardan biri de, o ana kadar tek-tük var olan FM radyoları resmiyete kavuşturmak için yasa çıkarmaktı. Başvuranların çok olması nedeniyle, aday radyolara geçici izin verilecek ve becerilerine göre nihai eleme yapılacaktı…

 

13 ay hummalı bir koşuşturma sonucunda, alanında (tevazu göstermek için ‘en’ demiyorum) iyi olan, bizlerden oluşan kadro, mücadele etti; bazılarının Yahu bunlar aşk radyosu yapıyor deyişlerine gülücükler atıp, ASK FM olarak, sayısı (o zaman)  350 bin olan Fransa Ermeni Cemaati’ni temsilen, FM radyo olma hakkını elde etmiştik.  

 

Radio ASK’ın, hiçbir siyasi kuruluş - örgütün güdümünde olmaması hem özelliği hem de bağımsızlığın verdiği o dayanılmaz gücüydü. Yapısal-maddi sorumluluk ise, sahip olduğu üç huzurevini yöneten, Fransa’nın en eski Ermeni kurumu olan, kamu yararına çalışan, Ermeni Sosyal Yardımlaşma Derneği (Association Arménienne Aide Social)’ne aitti.

 

Yerinde duramayan, zıpır gençlerdik; en aklı başımızda olan, Garabed abimiz, İstanbul Üniversitesi’nde Yüksek Kimya Mühendisi olarak mezun olmuş, Sorbon Üniversitesi’nde Kimya Master’ını başarıyla tamamlamış; ama bir gün bile kimya ile uğraşmayıp, hayatını Ermeni Dili-Edebiyatı-Uygarlığı alanına adamış zehir bir öğretmendi (!). Anlayın gayri…    

 

Fransa basınında basamakları teker-teker yükselmiş, kimliğini sonra öğreneceğimiz, Jean Claude Delacroix adında, ufak tefek, cin gibi yeşil gözleriyle, aksi ama sonra hayatımızda (amiyane tabirle) fırlamanın biri olduğunu öğreneceğimiz, bir hocamız vardı başımızda…

 

Mesleki açıdan asla hata yapmamış ama azıcık sıyrık ve delice olmalarından dolayı, işlerini kaybetmiş, ne kadar usta ama zibidi Fransız gazeteci varsa yanımıza katmıştı bu hoca…

 

Bir gazetecilik akademisiydi adeta… Bir tımarhane ama gazetecilik işte böyle öğrenilirdi… Sonraları, değişik coğrafyaların basınına çalışırken, orada öğrendiklerimizi hatırlayacaktık…

 

Asıl adının Armen Khaçikyan olan Jean Claude Delacroix’nın ise sonraları bize yetenekli, zeki ama tam bir deliler tayfası olan sizleri başka türlü dizginleyemezdim; öyle olmasaydım, hem tepeme çıkar, hem bir şey öğrenemezdiniz ve dolayısıyla radyo işi de yatardı diyecekti…

 

Önüne her dépêche yani haber tebliği götürdüğümüzde ya kafamıza atar ya git Françoise’a göster ya da bir daha yaz derdi Fransızca… Günlerden bir gün, bir arkadaşa o Fransızların bile hayran kaldıkları Fransızca konuşan adam: Len oğlum, ğafanıza nasıl nakledeyim, çivi ilen mi çakahım ülen / size khaç kere deyicez ? cümlesi çıkmasın mı? Türkçe bilenlerimiz kopmuştuk. Ben ne diyom, bunlar ne deyo / Ne umarsın bacından, bacın ölmüş acından….

 

Yıllar sonra Farsakoğlu aynı sözü söylemişti; o Düziçi / Adanalı’ydı… Armen Khaçikyan da Paris’te doğmuş, 16 yaşına kadar Ermenice bilmeden ama Adanalıyık Allah’ın adamıyık diyebilecek kadar Kilikya-Adana kültürüyle yoğrulmuş, Adana’yı görmemiş ama Kozan’ca büyümüş bir Ermeniydi… Biri diğerine asla engel olmadan, biri ötekini tamamlarcasına...

Bunun üzerine eğilmeliydik; öyle de yaptık ve size öğrendiklerimizden bir kesit sunuyoruz…

Aldı sazı eline Paris’te bir Adana’lı…

 

Çocukluğumu uzun zaman Fransız arkadaşlarıma anlatamazdım; anlayamazlardı çünkü…

Pazar günlerini nasıl geçirdiğimizi onlara anlatacak olsam, soracakları – kendileri için son derece normal ama beni sinirden hasta edecek – sorulara muhatap olmamak için, en iyisi paylaşmamaktı bunları… Nasıl anlatabilirdim ki?

 

Pazar günleri babam, ben ve kız kardeşimin odalarına gelir (Türkçe) Khalkhın, khalkhın da amcanıza gidek; Angara radyosunu dinleyek diye uyandırırdı.. Nahifliğimizle her defasında program değişecek zanneder ama sonuçta değişmezdi… Ama olsun, yine pikniğe giderkene, hazırlanır, benim-kız kardeşimin hiç görmediği ama adeta onunla büyüdüğümüz memleketin yemek, kurabiyeleri, vs alır, Paris’in güney banliyösünden kuzeye giderdik, kamyonetle…

 

Uzak ülkeden geliyormuşuz gibi, Fransız komşuların şaşkın bakışlarında, anne-teyzelerimiz şaşkınlıklarını ifade etmek için iki elleriyle yanaklarını tokatlar ve benim ile kız kardeşimin ne ğıdar çabek böyümüş olduklarını çığlıklarla ima ederlerdi… Yemeğe geçilirdi…

 

Yemekten sonra işte sihirli an gelirdi…

Ortaya yeşil lambalı kocaman radyo oturtulur ve (TRT’nin yurtdışı yayınları olduğunu tahmin ediyoruz) Angara radyosu açılırdı… Yiyip içtikten sonra en büyük eğlence olarak, kovulmuş oldukları ülkenin dilinden, o ülkenin haberlerini dinlemek yetmiyormuş gibi (Adana ve çevresinde) bir trafik kazasında öldüklerini ahanda şincik radyodan, öğrendikleri tanımadıkları insanların, kocasız / karısız kalanları veya öksüz kalan çocukları için hüngür-hüngür ağlamaları, biraz sonra da senin gibi hökümetin ………… ya da ……….. soktuğumun gavatları diye amcam ile babamın küfür etmeleri, pek anlaşılır şey değildi Fransızlar için…

 

Hafta sonlarımı nasıl geçirdiğimi, anlatamadım arkadaşlarıma, nasıl anlatabilirdim ki?... Yemek sonrası, normal insanlar ya kâğıt oynar ya tavla atar ya dedikodu yapar ya şuradan – buradan konuşur ya da dertleşirdi… Biz ise, babalarımızın, annelerimizin hatta ebeveynlerimiz için bir radyodan çok ama çok daha fazlası olan o yeşil lambalı kutudan yüreklerimize esen memleket haberlerini adeta teneffüs ederek, yaşayarak, birilerinin bizlere kaybettirdiklerini zannettikleri güzel memleketimiz için ağlayarak ya da küfür ederek hepten kaybetmediğimizi ispat ediyorduk sanki. Ağlayabiliyor, küfür edebiliyorsam, memleketimi unutmadım işte diyerek… Şimdi anladım mı agam, biz Paris’te böyle büyüdük işte….

 

Armen Khaçikyan agam, Allah’ına ğurban; senin çocukluğunu, yaşadıklarını, toprağın insanlarına, anlatmayı ant içmiştim, bugüneymiş demek, işte kısmet…

 

Yazarın Diğer Yazıları

16'ncı Altın Kayısı Festivali'nde Türk asıllı yönetmen ve Türkçe filmler de ödül aldı

Ermenistan Başbakanlığın ödülü, bizim ‘GAIFF Sinema’yı Kalkındırma Platformu’, Ermenistan’dan Datev Hagopyan’ın ‘Tagart (Tuzak)’ filmine takdim edildi…

Ve "iyi ki var" dediğimiz 16'ncı Yerevan Altın Kayısı Film Festivali'nin sonuna geldik...

Güzel, eğlenceli, değişik yani yeknesaklıktan kurtaran ama belirli bir düzene ve disipline alışkın özellikle yabancı konuklar için biraz yorucu ve yıpratıcı ama ‘araziye uymaya çalışıyor’ insanlar, ne de olsa kayısı ülkesi… 

‘Azerbaycan Filmi’ derken

İnsanlığın unuttuğu ulvi değerleri, günümüzde inatla yaşatan Malakanlar!