16 Kasım 2019

Şiir, şiddeti yener mi?

Dünya binlerce yıllık talan ve kıyıma rağmen dönüyorsa sanatın yüzü suyu hürmetinedir biraz da. Büyüsünü yitirmiş günümüz dünyasında, büyüsünü yitirmeyen tek merhemdir şiir

Geçen hafta Feminİstanbul Uluslararası Şiir Festivali’ndeydim. Dört yıldır "Şiir, şiddeti yener" sloganıyla düzenlenen festivale kadın temalı şiirler yazan şairler davet ediliyor. Festival şair kadınlara ağırlık verirken, şair erkekleri ötekileştirmeyen, aynı zamanda kadınlığı biyolojik ya da toplumsal cinsiyetle sınırlı görmeyen kucaklayıcı ve birleştirici bir misyona sahip, dolayısıyla trans şairlere de açık.

Üç gün süren festival boyunca kadınlığa, kadın sorunlarına farklı açılardan değinen şiirlerimizi okumanın yanı sıra kadına yönelik şiddet ve cinsel istismar üzerine güncel davalardan örnekler vererek görüşlerimizi paylaştık. Farklı coğrafyalardan gelen şair kadınların aynı varoluşsal kaygılarla yaşam mücadelesi verdiğini görmek şaşırtıcı değildi. Dünyanın her yerinde, ülkenin ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun kadın olmak beraberinde aynı sorunları getiriyor. Kendini bağımsız ve üretken bir birey olarak kabul ettirmenin zorluğu. Özneleşme sürecinde ödetilen bedellerin benzerliği. Hak ihlallerinin yaygınlığı ve boyutları.

Yerli yabancı tüm şairlerin, hepimizin meramı ortak, çaba ve beklentisi aynı: Kadınlar için eşit ve adil bir dünya. Tarih boyunca hiçbir hak, kadınlara bahşedilmedi. Kadınların örgütlenerek binbir güçlükle elde ettiği hakları pratikte ne kadar kullanabildikleri de ortada gerçi. Görünür ya da görünmez ötekileştirmeye aile içi ilişkilerden, eğitime, iş yaşamından sanat dünyasına istisnasız her alanda rastlamak mümkün. Edebiyat dünyasında da durum pek farklı değil. Ödül jürilerinin neredeyse tamamı erkeklerden oluşuyor, bazılarında bir en fazla iki kadın edebiyatçı vardır o kadar. Yayımcılık sektöründe de genel yayın yönetmenlerinin, editörlerin çoğu erkek. Televizyon programlarında konukların çoğu hatta tamamı erkek iken, kadına düşen sadece moderatörlük oluyor. Söz hakkı tanınmayan kadınlar ifade gücünü de zamanla yitiriyor maalesef. Tarih sahnesine çıkması türlü yollarla engellenen kadınların yeni söylem olanakları yaratması elzem ve mühim. Bu nedenle, yazmak ve konuşmak birbirini besleyen iki edim. Sözün uçmasına, yazının silinmesine izin vermemek de yine kadınların elinde.

Feminİstanbul farklı ülkelerden (Hindistan, Filistin, Romanya, Yeni Zelanda, Sırbistan, Suriye, Avustralya, İskoçya, Almanya, İtalya, İran, İsveç, Rusya) şairleri bir araya getiren çok dilli bir festival olarak kadın sorunlarına yönelik fikir ve tecrübe paylaşımını arttırmayı amaçlamanın yanı sıra, sanatın sağaltıcı gücüyle iyileşen bir dünya düşlüyor. İlk başta kulağa hayali bir temenni gibi gelebilir. Şiir tek başına şifa mıdır? Bir mısra insanlığı değiştirebilir mi? Neden olmasın? Sanat, kötülüğü yok etmede bir araç olabilir, kısmen olmuştur da. Dünya binlerce yıllık talan ve kıyıma rağmen dönüyorsa sanatın yüzü suyu hürmetinedir biraz da. Büyüsünü yitirmiş günümüz dünyasında, büyüsünü yitirmeyen tek merhemdir şiir.

Bir mısraya dünya sığar. İnsan bir mısraya muhtaçtır daima.

Festivalin yoğun programında şiir okumalarının yanı sıra Süryani, Ermeni, Kürt kadınların sorunlarına değinen Nar’da Şiir adlı tiyatral dans gösterisi, müzik dinletileri ve interaktif etkinlikler de vardı. Bu sene onur ödülü Canan Kaftancıoğlu’na verildi, erkek egemen siyaset arenasında baskı ve tehditlere rağmen dik duruşundan asla taviz vermediği için.

UNESCO’ya bağlı organizasyonlar olan Dünya Şiir Festivali (WFP), Kapital Yazarlar Vakfı (WCF), Dünya Şiir Hareketi (WPM) ve Kartal Belediyesi’nin desteğiyle gerçekleşen Feminİstanbul’u düzenleyen Hilal Karahan ve Dilruba Nuray Erenler başta olmak üzere emeği geçen, katılan, dinleyen herkese selam olsun.

Şiirin şiddetsiz bir toplum yaratmadaki payını zaman içinde göreceğiz elbet, ancak yaralı ve yorgun kalpleri iyileştirici gücü yadsınamaz.

Hep beraber mısralara tutunmak dileğiyle…

Yazarın Diğer Yazıları

Montreal Katliamı, Las Tesis dansı ve yaşayan cadılık

Erkeğin sesine boğulmuş bir dünyada kendi sözünü yükselten kadınlara yönelik nefret hiç değişmedi. Eskiden de cadı ilan edilmiştik, yine cadıyız. Madem öyle, cadılığa da devam edeceğiz! Ta ki öfkeden gözü dönmüş erkeklerin zulmü hukuk eliyle bitene kadar

Kendimizi nasıl iyi hissedeceğiz?

İnsan hakları savunucularının toplumsal sorumluluk bilinci öyle yüksektir ki, kendini ihmal etme, hatta hiçe sayma pahasına hayatlarını başkalarına adarlar

Irishman ya da İrlandalı

Erkek anti-kahramanlara odaklanan filmlerindeki maskülen havaya, uzun diyaloglara, kaydırma çekimlerine, donup kalan görüntülere, müziği boca ettiği yavaş çekimlere, katolik öğelere, sade metaforlarla bezediği derli toplu anlatımına alışkın sadık bir Scorsese seyircisi olarak, sabık filmlerindeki sinema dilini bulmayı bekliyordum, fazlasıyla buldum da