10 Şubat 2019

Türkiye'de tasarım koleksiyonerliği: Dün, bugün, yarın

Dünyadaki eğilimin bir yansıması olarak ülkemizde de fokurdayan sanat koleksiyonerliği tasarım alanına ne zaman sıçrar diye bekleyip duruyorum son 10 yıldır

Son dönemde, ülkemizdeki ekonomi dergileri, her yıl sanat piyasasını masaya yatıran konu içerikleriyle karşımıza çıkıyor. Şirketlerin borsa değerlerinin listelendiği uzun listelerin benzerlerinde bu kez sanatçı isimleri, eser başlıkları ve bu eserlerin “çekiç fiyatları” yayınlanıyor kapsamlı raporlar halinde. Faizlerin, dövizin bunca çalkantılı olduğu günümüz ekonomik koşullarında sanat eserleri pek çok yatırımcı için güvenli sular demek. Bugün müzeler ve vakıflar gibi kültür kurumlarının ve koleksiyonerlerin dışında şirketler ve bireyler de azımsanmayacak ölçüde sanata yatırım yapıyor ve bu yatırımlarından uzun vadede kar elde etmeyi hedefliyor.

Kuşkusuz sanatçılar yaratımlarını, ideal bir dünyada, böylesi bir düşünce ile, yani salt bir yatırım aracı olsun diye ortaya çıkarmıyorlar. Açıkçası bu konu  sürekli olarak sıcak tartışmalara yol açan bir alev topu gibi sanat dünyasında. Sanatın bu biçimde alınıp satılan bir varlık olması, sanat etkinlikleri, sanatçının ve sponsorların -yani sermayenin– bir arada anıldığı tüm ortamlar ülkemizde sıkça tartışılıyor ve olumsuz eleştirilerin hedefi oluyor.

Diğer yandan sanatsal üretim tarih boyunca alıcısı ile buluştuğunda gelişebilmiş. Büyük sanatçıların pek çoğu, onlara bu işleri veren patronlar ve ailelerce desteklendikleri için ortaya çıkabilmişler. 16.yy a kadar daha çok taşınmaz nitelikte olan bu eserlerle birlikte ilk sanat eseri satışı, bilinen kaynaklara göre Helenistik dönemde Ege’nin karşı kıyısında yer alan Korint’in gerisindeki Sicyon’da gerçekleşirmiş. Döneminde ressamların ve daha çok çömlekçilikle uğraşan sanatçıların kümelendiği bu bölgede, ev yaşamını güzelleştirmek için ve statü simgesi olarak eserlerin alınıp satıldığı biliniyor.

Bireysel serüveni son derece mikro bir ortamda süregiden sanatçılar, ancak kendilerine olan ilginin - bir şekilde - artmasıyla ve onları sürekli olarak destekleyen “alıcı”larıyla kalkınıp gelişebiliyor. Bu eserlerin görücüye çıktığı ortamlar olan sanat etkinlikleri, koleksiyonerlerin ve yatırımcıların uğrak noktasını oluşturuyor. Bu “yatırım” aracına olan ilgi arttıkça, açılan sergilerin, gerçekleştirilen etkinliklerin sayısı da artıyor. Düzenlenen fuarların ekonomik hacmi genişledikçe genişliyor. Bu piyasa aslen, eserlerin değerlerini belirleyerek satışını gerçekleştiren en güçlü aktör olan müzayede evleri tarafından domine ediliyor.

Sanatçıları temsil eden galeriler piyasanın diğer dinamik aktörleri. Piyasayı yönlendirenler ise sanat danışmanları. İster kuruluşlar olsun ister bireysel yatırımcılar, bu alanda oyun oynamayı seven herkes danışmanlardan destek alıyor, çünkü bu kişiler piyasayı yakından takip eden, ilgili raporlamalar ışığında genel durumu analiz edebilen, gelecekteki eğilimlerin kokusunu alabilen, sanatçılarla, galerilerle yakın ilişkiler içinde bulunan kimseler.

Oldukça kısa ve yalın bir biçimde özetlemeye çalıştığım bu çarkın aslında daha derin bir anlatımla ne kadar da dallanıp budaklanabileceğini tahmin edebilmişsinizdir.

Sanatsal üretimin yatırım amaçlı bir tüketim nesnesine dönüşmesinin dışında, “güzel” bulunan bir eserin koleksiyon yapmak amacı alınması arasında büyük bir motivasyon farkı var. Gerçek bir koleksiyonerin biriktirdiği nesnelere karşı saplantılı ve bağımlı bir yaklaşımı oluyor. Biriktirme güdüsünün gerisinde de bu türden bir ruh hali var. Bir kaç yıl önce arkitera.com için  biriktirmek üzerine yazdığım notlar burada.

Freud’a göre iyi bir koleksiyon, eğer ondan çıkarılacak veya eklenecek bir şeye sahip değilse, ölü bir koleksiyon demek. Koleksiyonerliğin sürekli ilgiye ihtiyaç duyan bir bağımlılık hali olduğunu, bu bakış açısı ile de doğrulayabiliriz. Koleksiyonlar, yere göğe sığmadıklarında ve elbet sosyal bir yaklaşımla da birleşince, sergilenme yoluna gidiliyor. Müzelerin varlığının temelinde bu eserlerin gelecek nesillere aktarımı ve korudukları bu koleksiyonların geniş kitlelerce paylaşımlarının sağlanması yatıyor.

Ülkemizde klasik eserlerin korunduğu ve sunulduğu pek çok müzenin dışında koleksiyonerlerin özel eserlerinin sergilendiği müzeler de bulunuyor. Türkiye’nin ilk çağdaş sanat müzesi olan İstanbul Modern, geçici olarak taşındığı -ve bana göre çok da yakıştığı- Pera’da, öncü mimar Renzo Piano’nun hazırladığı yeni binasını beklerken, İstanbul iki yeni müze binasına daha 2019’da kavuşacak. Vehbi Koç Vakfı’na ait Arter, İstiklal caddesindeki mütevazı “sanat için bir alan” konumundan, Dolapdere’de oryantalist cephesi ile dikkat çeken görkemli binasına taşınıyor. Grimshaw Mimarlık tarafından tasarlanan bu yapı, içinde bulunduğumuz sanat ortamına büyük katkı sağlayacak; şimdiden öngörmek mümkün. Bu ortamı daha da dinamik kılacak diğer bir gelişme, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne bağlı olan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin de Karaköy’de Antrepo 5’te Emre Arolat tarafından gerçekleştirilen yeni tasarımı ile açılacak olması; yapının son aşamasına geldiğini belirteyim.

Eskişehir‘de kapılarını açacak olan Odunpazarı Modern Müze de Erol Tabanca önderliğinde Polimeks yatırımı olan diğer bir girişim; projesi mimarlık dünyasında bir başka efsane isim olan Kengo Kuma ve Yuki İkeguchi tarafından hazırlandı. OMM ismi verilen bu müzenin de bu yıl içinde açılacağı duyuruldu.

14 Eylül’de kapılarını açacak olan 16. İstanbul Bienali ve düzenlenen irili ufaklı sanat fuarları da eklenince, sanat piyasasının hacminin 2019 yılında geldiği boyut, biraz olsun gözlerinizin önünde canlanabiliyor umarım. Piyasanın iç dinamikleri, yine kendi aktörleri tarafından tartışıla dursun, herkesi memnun eden bir yanı olmasa, böylesi büyüyen bir ortamdan elbet söz edilemezdi.

Türkiyede tasarımın geleceğinde koleksiyonerlikten bahsedilebilir mi?

Dünyadaki eğilimin bir yansıması olarak ülkemizde de fokurdayan sanat koleksiyonerliği tasarım alanına ne zaman sıçrar diye bekler dururum son 10 yıldır. Henüz Tasarım Bienali bile emekleme aşamasında olan ve hala maalesef bir tasarım müzesi bulunmayan ülkemizde daha değil ama, dünyada tasarım koleksiyonerliği yıllardır süregelen ve gelişen bir kavram.

“Tasarım gibi seri üretilen bir tüketim metasının nasıl olur da koleksiyonu olur” diye sorabilirsiniz. Sonuçta bir sanatçı elinden çıkmayan, çok sayıda üretilmiş -dolayısı ile sıradan- olan nesnelerin koleksiyon değeri olabilir mi?

Tasarımın özgün çizgisini taşımasının yanı sıra, dönemlerine göre sahip oldukları üretim teknikleri, malzeme özellikleri bir nesneyi koleksiyonu yapılacak bir meta haline dönüştürülebiliyor. Özellikle o üretim yönteminin artık kullanılmıyor olması, üreten fabrikanın kapanmış olması, her ne kadar seri üretilirse üretilsin, artık piyasada az bulunur olması gibi zaman içinde gelişen özellikler tasarlanmış nesneleri de birer koleksiyon öznesi haline dönüştürüyor.

Elbette her üretilmiş eşyanın koleksiyon değeri olmasından söz edemeyiz. Ne varki aynı sanatçılar gibi, tasarımcılar da kendilerine özgü dünyaları, bakış açıları, stilleri, felsefeleri ve bakış açları olan kişiler. Bu da ortaya çıkardıkları eserleri değerli kılıyor. Gerçekleştirdikleri tasarımlarda bir tür imza niteliği taşıyan estetik çizgilere sahip bu tasarımcıların işleri her zaman bir koleksiyon nesnesi olabilir. Gerek malzeme gerek üretim hikayeleri bakımından “ilk” leri yaratmış olan nesneler de birer koleksiyon parçası olarak gösterilebiliyor. Aynı çağdaş sanat eserleri kalıbında gördüğümüz gibi, yepyeni bir nesne, bir tasarımcı tarafından tek kopya veya limitli sayıda üretildiğinde de koleksiyonerlere hitap edebiliyor.

Tasarım koleksiyonerliği de dünyada başlıca müzeyede evleri tarafından domine ediliyor. Dünyanın önde gelen müzayede evlerinden Christie’s’in de Sotheby’s’ın da hatırı sayılır tasarım departmanları bulunuyor. Bunun yanında dünyanın önde gelen kuruluşları arasında New York, Londra, Ceneva ve Hong Kong’da faaliyet gösteren Phillips, Şikago’da Wright, Kaliforniya’da LAMA, Kopenhag’da Bruun Rasmussen, Paris’te Tajan, Stokholm ve Helsinki’de faal olan Bukowskis sıralanabilir.

Miami ve Basel’de düzenlenen ve son günlerde Netflix’in popüler filmleri arasına giren Dan Gilroy’un yönettiği Velvet Buzzsaw filminin ilk dakikalarında havasını gayet iyi koklayabileceğimiz, dünyanın en önde gelen sanat fuarının yanında bir de tasarım bölümü açılıyor her defasında. Bu tasarım fuarı bildiğimiz fuarlardan değil ama. Katılımcıları da hedef kitlesi de koleksiyonerlerden oluşan bir fuar. Tasarım ile ilgili tüm kültür kurumlarının temsilcileri, tasarım galerileri, müzayede evleri, aracılar, danışmanlar, tasarım basını ve elbet tasarımcıların kendileri yılda en az iki kez bu etkinlikte bir araya geliyorlar.

Bu etkinliğin haricinde bu alandaki yeni ve önemli buluşmalardan biri bu hafta sonu gerçekleştirildi: NOMAD, kollektif ve gezgin bir tasarım etkinliği olarak ilk kez geçtiğimiz yıl, Fransız Rivierası’nda, Karl Lagerfiled‘ın villasında  gerçekleştirilmişti. Etkinliği ortaya çıkaran Giorgio Pace and Nicolas Bellavance-Lecompte, dünyanın en önde gelen tasarımcılarını, tasarım galerini bir araya getirirken bunu, mimari ve tasarım özellikleri ile eşsiz hikayeler anlatabilecek mekânlarda sunmayı hedeflemişler. İlki Monako’da gerçekleşen bu etkinliğe Nilufar, David Gills, Galery Fumi gibi galerilerin yanısıra, Campana kardeşler, Arik Levy, Zaha Hadid gibi isimler konuk olmuştu. Şimdilik sadece özel bir davetli kaydı ile katılabildiğimiz etkinliğin ikinci edisyonu, geçtiğimiz Perşembe St Moritz ‘de, 16. yy dan kalma bir İsviçre dağ evi olan Chesa Planta’da açıldı ve 11 Şubat’ta sona eriyor.

Tasarım koleksiyonerliği konusundaki öncü takipçilerin yanında mimarların ve iç mimarların yakından takip ettiği bir buluşma olan NOMAD’ın kurucuları, bu etkinliğin geleneksel fuar anlayışına bir tepki olarak oluştuğunu belirtiyorlar ve  bu ortamı tasarım etkinliklerinin geleceği olarak tanımlıyorlar.

Tasarımın sanat ile buluştuğu, fonksiyonel ve kullanılabilir sanat eserleri olarak adlandırılabilecek pek çok yeni tasarımın yanısıra, örneğin 1950’lerde üretilmiş bir sandalyeye de rastlayabildiğimiz bu etkinlik içindeki sergilerde ve sunumlarda, tasarımın günümüzdeki konumunu geleceğe taşıyacak olan bir öykünün alt yapısının oluşturulduğunu da belirtmemiz gerekir. Tasarım alanında koleksiyonerlik yaygınlaştıkça galeriler tasarımcılara iş komisyon ediyor ve aslında ortaya yepyeni bir kreatif hareket çıkıyor. Tasarımcılarla sanatçıların birbirine en çok yakınlaştığı bu an, kimi yerde aradaki çizgiyi de fırlatıp bir kenara atıyor.

NOMAD ile aynı günlerde posta kutuma davetiyesi ulaşan diğer bir etkinlik Brüksel’de 14-17 Mart tarihleri arasında düzenlenecek olan Collectible Design fuarı. 21.yy çağdaş tasarım neslelerine odaklanan etkinliğin de ortaya çıkış amacı, tasarım alanında niş bir seçki sunmak. Etkinlikte katılımcı olan tasarım stüdyoları ve galerilere bakıldığında Avrupa’nın tümünü kapsayan bir profil görüyoruz. Gidilesi, izlenesi bir hali var.

Türkiye‘de de bu özelliklerde objeler tasarlayan tasarımcılar elbette var. Geçtiğimiz dönemde bu çerçeveyi sunan bir kaç girişimin sayısı bir elin  parmaklarını geçmiyor. İlk olarak 2016 ‘da sanat fuarı Contemporary Art ‘ın içinde bu kımıldanışı başlatan bir galeri olmuştu. Tasarım dünyasının yakından tanıdığı sevgili Susan McMurrain’ in organizasyonunu yaptığı bu stand ile, koleksiyonerlere hitap edecek nitelikte tasarımlar izleyici ile buluşmuştu. Hatta paralel olarak düzenlenen CI Dialogues etkinliğinde NOMAD’ın kurucularından Le Compte da panelistler arasında yer almıştı. Bu girişimin devamı ne yazıkki gelmedi. Susan ile çok istediğim halde oturup üstünde konuşamadım.

2017’de ECNP Galeride açılan ve Gökhan Karakuş tarafından küratörlüğü üstlenilen “ Collectible Design” sergisinde, aralarında benim de bir tasarımımla dahil olduğum kadın tasarımcıların işleri sunulmuştu. Serginin küratörü, sunulan işlerdeki artisanal duruşu, yani zanaatkarlar tarafından ve/veya zanaatkar bir yaklaşımla üretilmiş olma halini, koleksiyonu yapılabilme potansiyeli ile özdeşleştiriyordu. Aynı yıl Art Unlimited dergisinin yılda iki kez çıkardığı tasarım sayısı Design Unlimited dergisinde Dilek Öztürk’ün yaptığı röportaj dizini, alandaki önemli uluslararası isimleri bir araya getiren iyi bir portre çiziyordu ancak Türkiye’de ancak mumla aranırsa bulunacak olan potansiyele değinmiyordu. Bu yayına buradan ulaşabilirsiniz.

2019‘un başlarında olduğumuz şu günlerde, koleksiyonerlere yönelik tasarım alanında yeni bir girişimle daha karşılaştık. Mekan ve mobilya tasarımlarındaki zevkli duruşu ile tanıdığım iç mimar Tayfun Mumcu, Collectible Design kavramının içini tam olarak dolduran nitelikteki işlerini, aslen sanat işlerine ev sahipliği yapan ÖktemAykut’ta Süperpoze ismi altında topladı ve bir sergi açtı. Sadece16 Şubat ‘a kadar görülebilecek kadar kısa bir süre açık kalacak bu sergide aydınlatma, oturma birimi, büfe, sehpa, ayna gibi mekan tasarımına ait nesneler yer alıyor.Tasarımların her biri heykelsi bir ifade taşıyor.

Kullanılan malzemeler ve üretim detaylarındaki özen, bu 12 parça mobilyayı herhangi bir tasarım objesinden ayırıyor. Mumcu’nun bu ürünleri kendi tasarım bakış açısını ortaya koyabildiği bir iletişim aracı aslında. Bir koleksiyoner penceresinden baktığımızda, tasarımın İstanbul’un bugünündeki varoluşu ile ilgili, geleceğe bir söz söyler nitelikte. Eğer bir tasarım koleksiyonu yapmam söz konusu olsaydı, şu gün için sahip olmayı tercih edeceğim ve sayıları 10’u geçmeyecek bir kaç işin arasında mutlaka bu sergiden de bir parça olurdu. Mumcu’nun bugün sunduğu bu 12 parça işin ve bu sunuma yer açan cesur bir sanat galerisinin, ileride, tasarım nesneleri ciddi bir koleksiyon aracı haline dönüştüğünde önemli bir yapı taşı olarak anılacağını şimdiden öngörebiliyorum.

Türkiye’deki sanatsal üretimin gelişim pratiğinden öğreneceğimiz çok şey var. Bugün bir sanat piyasasından ve koleksiyonerliğinden söz edebiliyorsak bunu çok uzun yıllara yayılmış ve birbirininin üzerinde yükselmiş bir sürece borçluyuz. Bugün ekonomi dergilerinde yer alan sanat piyasası raporlarının içeriğini sanatçılar eminim acımasızca tartışıyor; danışmanların görüşleri birbirinden farklı oluşuyordur. Kalitesiz üretimler, kalitesiz etkinlikler olmadan, asıl “iyi” olanı ayırdetmek mümkün olmaz. Her alanda olduğu gibi kreatif alanlarda da güçlüler ve zayıflar, derin olanlar ve yüzeyseller, ucuz işler ve değerliler olacak. Burada bana göre hala güzel olan, yaratıcı üretimin yükselen gidişatı ve bu gidişatın yaratıcı insanı tetikleyen ateş görevi görmesi.

Koleksiyonerlik bilincinin oluşması uzun yıllar içinde bienaller, sergiler, fuarlar, konferanslar, yazılı kritikler, basılı mecralar bütünü ile sağlanabiliyor.

Bir tasarımcı olarak elbette önce sanayi üretiminin artmasını, tasarımın Türkiye ekonomisine katma değer sağlayan bir yüzdeye ulaşmasını ve bir meslek olarak tasarımın tasarımcıları kalkındırmasını öncelikli olarak arzu ediyorum. Diğer yandan da Türkiye olarak hiçbir şeyi sıra ile yapabilecek lüksümüz yok. Dünyada artan eğilimler doğrultusunda, sanat yatırımcısının bir kısmı ilgisinin birazını tasarım alanına çevirse hiç de fena olmaz hani!