12 Mart 2021

Muhalefet 'hattı müdafaa'dan 'sathı müdafaa'ya geçebilecek mi?

Ya farklılıklarımızla "biz" olacağız, ülke ve siyaset normalleşecek ya da tek tek hepimiz otoriterliğin, neo-faşizmin değirmen taşları arasında öğütüleceğiz, ülkemize de, geleceğimize de yazık olacak

"Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır" demişti Mustafa Kemal. Sakarya savaşının zor günleriydi, bazı cephelerde (hatlarda) gedikler açılmış, birlikler dağılmış, geri çekilmek zorunda kalınmıştı. Nizamî orduda beliren zaafa karşı Mustafa Kemal bir çeşit gerilla savaşı taktiği öneriyordu. Nerede olanak ve güç varsa orada tutunmak, o noktada savunmaya/saldırıya geçmek, vatan sathında topyekûn mücadele…

Savaşın belli bir aşamasında verilmiş doğru ve sonuç alıcı bir komuttu bu. Günümüz siyasal ortamına uygulayacak olursak, mevcut iktidara karşı hattı da sathı da savunmak, savunmakla yetinmeyip iktidarı geriletmek gerekiyor.

Meramımı böyle militarist, savaşçı bir benzetmeyle anlatmaya çalışmamın nedeni öncelikle, sakalım olmadığı için vızıltı gelecek sesime sadece savaş dilinden anlayan eril çevrelerin kulak verecekleri beklentisi. Sonra da, faşizan gidişata dur demenin hem bireysel hem de toplumsal açılardan hayatî önem kazandığı şu günlerde muhalefet güçlerine sathı müdafaanın hayat memat meselesi olduğunu bir kez daha hatırlatmak.

Satıh, ama'sız demokrasi cephesidir

Ülkenin dört bir yanında aş, iş, hak, hukuk, adalet, özgürlük, eşitlik, barış, huzur isteyen milyonlar çoban ateşleri yakıyorlar. Başta kadınlar, işçiler, işsizler, emekçiler, çevreciler, sularını topraklarını havalarını korumaya çalışan halk, çiftçiler, köylüler, emekliler, öğrenciler, akademisyenler, hukukçular, sağlıkçılar, yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, bütün kesimler iktidarın sindirme yıldırma operasyonlarına, baskılara engellere karşı hattı müdafaayı, yani kendi çizgilerini, kendi mevzilerini koruma mücadelesini sürdürüyorlar.

Sorunlarının çözümünün, ülkenin içine sürüklendiği bunalımdan, otokratik rejimden, saldırgan faşizan siyasetten kurtulmasında; iktidarın ve iktidara hakim olan zihniyetin değişmesinde olduğunu biliyorlar. Ne var ki bulundukları yeri, çevreyi aydınlatan çoban ateşleri bütün ülkeyi aydınlatacak bir ateş topuna dönüşmedikçe, satıh, "bütün vatan" olamıyor.

Daha açık ifadeyle: En başta muhalefet partileri, bütün siyasî güçler, bütün demokratik odaklar, sivil toplum ve firesiz bütün çoban ateşleri öncelikle tek bir hedefte, demokrasi hedefinde birleşmedikçe, tek ses, tek yumruk olmadıkça sorunların kaynağı olan rejimi değiştirmek hayal ve dilekten ibaret kalıyor.

Kıvılcımların yangına, çoban ateşlerinin ülke çapında ateş topuna dönüşmesinin tutkalı, çimentosu, olmazsa olmazı ama'sız demokrasidir.

Bugünkü ülke koşullarında çimentoyu karacak, kıvılcımları birleştirip mücadeleyi ortaklaştıracak güçler, öncelikle muhalefet partileridir. Her biri kendi ideolojisini ve siyasî çizgisini koruyarak, kendi varlıklarının da teminatı olan ama'sız demokrasi hedefinde birleşmiş muhalefet partileri güçlü bir çekim merkezi yaratacaktır.

Muhalefet bunun ne kadar farkında?

Son günlerde muhalefet cephesindeki bazı gelişmeler, özellikle CHP içindeki ve İyi Parti yönetimindeki bazı çıkışlar bu soruyu gündeme getiriyor. Son iki örnek: Ekrem İmamoğlu'nun Meral Akşener'le Pervin Buldan'ı, iki kadın parti başkanı olarak birlikte etiketlediği 8 Mart tweet'ine İYİP'in MHP'li kanadından gelen tepki -ki Akşener de bu tweet konusunda memnuniyetsizlik belirtti-. Diğer örnek de Cihangir İslam'ın CHP'ye katılması üzerine bu partinin sıkı ulusalcı laikçi'lerinin gösterdikleri tepki.

Her iki örnek de çoğulculuk karşıtlığı ve demokratik zihniyet yoksunluğunda birleşiyor ve ne MHP ne de AKP zihniyetinden özünde farkı yok. Daha kötüsü; bunlar muhalif olduklarını sandıkları ya da muhalif göründükleri mevcut rejimin, AKP-MHP ortaklığının kuyusuna su taşımaktan, muhalefetin bağrında Cumhur İttifakı ajanlığından başka bir şey yapmıyorlar.

Seçim ittifakı değil demokrasi cephesi

Tek adam rejimine karşı parlamenter sistemle sınırlı bir seçim ittifakının ne ülkenin, ne yandım Allah diyen halkın, ne de muhalif siyasetin derdine deva olamayacağı, hatta seçim bile kazandıramayacağı kimi muhaliflerin göremedikleri, görmek istemedikleri bir gerçek. Ne anayasa, ne yasa, ne seçim kanunu ne de siyasî etik tanıyan iktidar seçim ittifakını çözmenin, anlamsızlaştırmanın, geçersizleştirmenin peşinde. Muhalefeti engellemeye dönük yasa değişiklikleri, HDP'nin kapatılmaya gerek kalmadan fezlekelerle, baskılarla, tutuklamalarla, şeytanlaştırmalarla siyaset sahnesinden silinmesi, seçim ittifaklarına kama sokulması, önde gelen muhalif siyasetçilerin itibarsızlaştırılması, durum daha da ağırlaşırsa -Allah korusun- derin çetelerin devreye sokulması, cana kast edilmesi…

Normal koşullarda işlevsel olabilecek oy hesabına dayalı bir seçim ittifakı günün toplumsal-siyasal ortamında derde deva değil. Bugün varılan noktada beladan kurtulmanın tek yolu: demokrasi ittifakı, daha da ilerisi sadece partileri değil bütün toplumu buluşturacak güçlü bir demokrasi cephesi.

Kurulması, evet zor ama imkânsız değil. İş ki marjinal ideolojik kesimlerin değil toplumun, halkın, kamuoyu önderlerinin, aş-iş-huzur isteyen milyonların sesine kulak verilsin. Son günlerde, demokrasi paydasında birleşin talebi hızla yükseliyor, yayılıyor. Buna karşılık, muhalefet partileri bu seslerden çok kendi geleneksel seçmenlerinden gelebilecek itirazlara odaklanıyorlar. İyi Parti Türkçü şoven milliyetçi seçmenlerden oy alamamaktan, CHP ulusalcı seçmenlerin oylarını kaybetmekten, Saadet Partisi CHP ile ittifakı şeytan işi sayan bağnaz seçmenden korkuyor.

Partilerin kendi seçmen kitleleri önemsiz mi? Tabii ki hayır. Ama gerçek liderler kitlelerin peşine takılmak yerine kendi kitlelerini eğiten, özgürleştiren, ortak yaşam bilinci aşılayan, kendi inançlarından, düşüncelerinden vazgeçmeden, ayrılıklarla "biz" olunabileceğini anlatanlardır. Demokrasinin; HDP'yi de, Müslümanı da, Hıristiyan'ı da, inançlıyı da, inançsızı da, Kürdü de, Türkü de, bütün yurttaşları ve bu topraklar üzerinde yaşayanların tümünü ayrımsız içerdiğini kitlelere liderler öğretir. Tabii kendileri gerçekten demokratlarsa…

Sözün kısası: Ya farklılıklarımızla "biz" olacağız, ülke ve siyaset normalleşecek ya da tek tek hepimiz otoriterliğin, neo-faşizmin değirmen taşları arasında öğütüleceğiz, ülkemize de, geleceğimize de yazık olacak.

Armudun sapı üzümün çöpü demeden, HDP'nin Kürdü, İYİP'in Türkü, CHP'nin sosyal demokratı, ulusalcısı, laiki, Saadet'in Müslüman muhafazakârı, sağcı, solcu, devrimci, liberal; bu gidişata, bu düzene, bu zihniyete dur diyen kim varsa demokrasi cephesinde buluşmak zorundayız. Yoksa geçmiş olsun…

Yazarın Diğer Yazıları

‘Oyuna gelmeyelim’ diye diye oyuna gelmek

Millet İttifakı değil bütün muhalefetin, hepimizin, kendi geçmiş (veya hâlâ süren) yanılgılarımızla, eksiklerimizle, kitlelere güvensizlik aşılamış olan tutum ve siyasetlerimizle yüzleşmemiz ve güvenini, oyunu, desteğini beklediğimiz halkın önünde cesaretle öz eleştiri yapmamız. İktidarın oyunundan ancak böyle kurtulabilir ve kendimiz oyun kurucu olabiliriz. Aksi hâlde iktidara gelinse bile iktidarda kalmak ve ülkeyi düze çıkartmak hayal olur.

Miraç'lar, Uğur'lar, Ceylan'lar asli kusurlu doğarlar

Mesele devlet dersinde öldürülen Miraç'ların "asli sorumlu", "asli fail" olmadıkları; herkesin anayasada olduğu kadar fiiliyatta da eşit yurttaş sayıldığı, düşmanlıkların değil dayanışmanın hüküm sürdüğü bir ülke yaratabilmekte

Taliban’ı bağrınıza basacaksanız IŞİD’in günahı neydi!

Taliban, El Kaide, IŞİD gibi dünyanın ve halkların başına bela cihatçı terör örgütleri bölgedeki nüfuz mücadelesi, ekonomik çıkarlar, yayılmacı emeller, dünyanın efendilerinin beka hesapları söz konusu olduğunda işbirliği yapılabilecek muhataplar haline gelebiliyorlar. İnsan hakları, kadın hakları, demokrasi, hepsi palavra demek ki! Çünkü Taliban, tıpkı IŞİD ve benzerleri gibi bütün bu kavramların düşmanı olan zihniyetin katıksız bir timsali ve temsilidir.