03 Ocak 2012

İnsansız, Vicdansız, Akılsız...

Savaş önce gerçekleri öldürür derler. Doğrudur; ancak gerçekler, savaş...


Savaş önce gerçekleri öldürür derler. Doğrudur; ancak gerçekler, savaş sürecinde insanlar ve vicdanlar yok edildiği için ölür. Otuz beş Kürt yurttaşın üzerlerine yağdırılan bombalarla katledilmesinin ardından yaşananlar, yazılanlar, oto sansür yüzünden yazılamayanlar, medya gruplarının çıkarları için sansüre uğratılanlar, siyasetçilerin demeçleri, hükümetin ve TSK’nın açıklamaları, yorumlar, tepkiler, gazete manşetleri, midemden değil göğsümün ortasından yükselen iğrenç bir bulantı yaratıyor sadece.
Güneydoğunun dağlarında, mağaralarında binlerce; kentlerinde, sokaklarında yüzlerce; otuz yılda onbinlerce Kürt ve Türkün öldürüldüğü; orada Uludere/ Roboski’de kimisi çocuk, tümü genç otuz beş Kürt insanının katledildiği bir ortamda, tabutları taşıyan kafilenin bir yanı uçurum öte yanı dağ o daracık yollardan geçişinin görüntüleri karşısında, bu ülkenin bir kısım insanları çıstak çıstak, hindi /tavuk, cola/ şampanya yılbaşı kutladılar, kutlayabildiler. Bu ülkenin devleti, siyasi iktidarı, katil suçunun failleri bir günlük bile yas ilan etmeyi yüreklerinden, akıllarından geçirmediler. İnsansız ve vicdansız siyasetler halkı da insansızlaştırdı, vicdansızlaştırdı.
Asker ve sivil bütün muktedirlerin katliama ilişkin açıklamaları, üzüntü beyanları, kimi medya mensubu ve köşeyazarlarının barut kokulu buz gibi soğuk yorumları, yüreğini- vicdanını yitirmemişler için utanç konusuydu. Vicdan sözcüğünden geçilmeyen ama vicdanın komşu kızının adı olduğu sanılan şu dönemde, kimileri için “Korucu köyünün zavallı kaçakçı Kürtleri”ydi öldürülenler, bu yüzden “yanlışlık” üzüntü vericiydi. Eğer ki bombalanan PKK konvoyu olsaydı, haberi halka yılbaşı armağanı olarak verecekler, terörle mücadeledeki başarılar ile övünecekler, “terörist Kürtler” öldürüldüğü için gurur duyacaklar, kendileri gibi insansız hava araçlarının marifetlerini sayıp dökecek, üç beş tane daha ısmarlayacaklardı kanlı emperyalist savaş baronlarının şirketlerine. Hükümet sözcüleri en çok otuz beş yurttaşın devletçe katledilmesinin ortaya çıkmasına ve de bunun PKK’nin, BDP’nin propagandasına yarayacağına hayıflanıyorlardı. AKP iktidarı ağızlarına yaptığında bile bunda keramet bulanlar, ağızlarındaki pisliği bal niyetine yalayıp yutanlar; bir de iktidara Kürt sorununda akıl hocalığı yapan cemaat polisleri ve uzmanlar işin kolayını katliamın sorumluluğunu Ergenekon’un uzantılarına yıkmakta buldular. Çeşit çeşit kirli komplo teorileri üreterek devleti ve iktidarı temize çıkarmak için gazete köşelerinde, televizyon ekranlarında yırtındılar. 

Orada Ne Oldu?

Sorulması gereken özdeki soru “Otuz beş can T.C uçaklarının bombardımanıyla neden öldürüldü?” sorusuyken “Orada ne oldu?” sorusu öne çıkarılarak suç gizlenmeye çalışıldı ve suça ortak olundu. Orada ne oldu sorusu anlamsız ve sözde soruydu, çünkü “Orada” onlarca yıldır oralarda olanlar tekrarlandı sadece. Öncelerine gitmeye hiç gerek yok, mesela otuz yıldır süren savaşta Kürtlere ve de Türklere ne olmuşsa ve daha ne olacaksa o oldu. İnsanlar nüfus kağıtlarını taşıdıkları devlet adına devlet tarafından, bu defa “kaza” ile öldürüldüler. “Yaşananlarda kasıt yoktur, yanlışlık olmuştur” dedi Arınç Hükümet adına yaptığı açıklamada. Savaşın, hele de bu kirli savaşın kendisinin başlı başına bir kasıt olduğunu aklına bile getirmedi. 
Orada ne oldu sorusunun cevabını araştırmakla zaman yitirmek anlamsız. Sorunun cevabı yalın ve basit: Orada savaş oluyor ve savaş ölümsüz, şiddetsiz, “kaza”sız olmaz. Silahın olduğu yerde ölüm vardır, silahın olduğu yerde kazalar da olur. Savaş sona erdirilmedikçe, silahlar susmadıkça buralarda insanlar ama kasıtla ama kazayla ölmeye, öldürülmeye devam edecektir. Hem devlet, hem silahlı örgüt “Affedersiniz kaza oldu” diyecektir yok ettiklerinin ardından ve kısır döngü sürüp gidecektir.


Ben Özür Diliyorum, ya Siz?

İnsan garip yaratık; bazen olmayacağını bile bile kof umutlara kapılıyor, kendini iyiye inandırmak istiyor. Bu yazıya oturduğumda; son katliamın korkunçluğu, otuz beş canın tanımsız, anlamsız ölümü belki muktedirleri uyarmıştır, savaş konusunda bir vicdan muhasebesine zorlamıştır, diye düşünürken Başbakan’ın AKP grup toplantısındaki konuşması düştü ekranlara. Değil aynı Meclis’teki muhalefet partisine, savaştaki düşmanına bile söylenmeyecek sözlerle saldırıyordu BDP’ye. Söyledikleri öylesine provokatif, şu günlerin hassas siyasal ikliminde öylesine kırıcı ve insansızdı ki, son aptalca umut kırıntımı da yitirdim. Bir başbakan, hem de Erdoğan gibi hem partisi hem de seçmen kitlesinde güçlü bir başbakan, BDP olgusunu ve Kürt meselesini bu kadar kavrıyorsa (yani kavrayamıyorsa) ne bu savaşı sona erdirebilir, ne şiddeti durdurabilir ne de “ülkenin bölünmez bütünlüğünü” sağlayabilir. Sürüp giden bu üslup, çözüm ve uzlaşma tanımayan, gözden çıkarma üslubudur. Tayyip Erdoğan’ın ağzıyla konuşan devlet, Kürt meselesinde, kısa vadede savaşı, savaşın çözüm olmadığı gerçeği hatırlandığında da, orta vadede bölünmeyi göze almış demektir.Ya da devlet aklı denen o şey sıfır numara akılsızdır.   
Artık bu akla/akılsızlığa, bu vicdan ve insan özürlü siyasetlere güvenemeyiz. İnsanımızı ve vicdanımızı yok eden bu savaşın böyle bitirilemeyeceğini; birliğin, kardeşliğin, eşit yurttaşlığın böyle sağlanamayacağını  kesinlikle bilenler için, vicdanlarımızı kuşanma, yüreklerimizin sesini dinleme ve yurttaşlar olarak elimizi taşın altına koyma vakti çoktan geldi de geçiyor. Türk, Kürt, Laz, Ermeni, gayrimüslim, Müslüman, Sünni, Alevi, inançlı, inançsız,  aramızdaki bütün etnik, ideolojik, siyasal farklılıkları, hatta husumetleri aşarak insan yaşamında ve vicdanda buluşamaz mıyız? Ölülerimizi ve acılarımızı ortaklaştırıp yüzbinlerin, milyonların katılacağı bir çığlık atamaz mıyız? “Savaşı durdurun, insanlar artık ölmesin” çığlığı...
Bir özür dileyemez miyiz Kürt halkından ve bu savaşta hayatını kaybeden Türk, Kürt bütün çocuklarımızdan. Biliyorum, özürler de yıprandı, siyasal amaçlara kurban edildi, anlamsızlaştı. Ama siyasi değil birey insanın yüreğinden kopan, vicdanından kaynaklanan özür hâlâ önemli ve anlamlı geliyor bana. 
Ben kendi vicdanım adına ve nüfus kagıdını taşıdığım için de bu devlet adına Kürt halkına bunca yıldır yapılan zulüm ve haksızlık için; Türk ya da Kürt bu kirli savaşta yitirilen tüm canlar için ÖZÜR DİLİYORUM. Ve de bu ülkenin barıştan ve kardeşlikten yana bütün insanlarını, ellerinde hangi imkân, hangi araç varsa onu kullanarak özür dilemeye çağırıyorum. 
En azından, aşınmış vicdanlarımızı onarabiliriz belki.


Yazarın Diğer Yazıları

İktidara, itibara, paraya aç bir kadro ülkeyi ele geçirirse

Kısaca, bugün Türkiye’de neler oluyorsa o olur.

‘Oyuna gelmeyelim’ diye diye oyuna gelmek

Millet İttifakı değil bütün muhalefetin, hepimizin, kendi geçmiş (veya hâlâ süren) yanılgılarımızla, eksiklerimizle, kitlelere güvensizlik aşılamış olan tutum ve siyasetlerimizle yüzleşmemiz ve güvenini, oyunu, desteğini beklediğimiz halkın önünde cesaretle öz eleştiri yapmamız. İktidarın oyunundan ancak böyle kurtulabilir ve kendimiz oyun kurucu olabiliriz. Aksi hâlde iktidara gelinse bile iktidarda kalmak ve ülkeyi düze çıkartmak hayal olur.

Miraç'lar, Uğur'lar, Ceylan'lar asli kusurlu doğarlar

Mesele devlet dersinde öldürülen Miraç'ların "asli sorumlu", "asli fail" olmadıkları; herkesin anayasada olduğu kadar fiiliyatta da eşit yurttaş sayıldığı, düşmanlıkların değil dayanışmanın hüküm sürdüğü bir ülke yaratabilmekte