22 Haziran 2010

Hamaset Değil Cesaret Vakti

Mehmetçikleri ya da Kürt çocuklarını birbirlerine kırdırma, ölüme gönderme, ölme ve öldürme cesaretinden söz etmiyorum...

Cafcaflı sözlere, vatan-millet edebiyatına, kanla boyanmış bayraklara, “kanları yerde kalmayacak” ezberine, asalım keselim efelenmelerine, yüreğimiz yanıyor teranelerine, yirmi beş yıldır duymaktan usandığımız boş hamasete değil; Türküyle, Kürdüyle, siyasetçisi, parti yöneticisi, cumhurbaşkanı, başbakanı, vekili, milletvekili, ordusu, askeri, komutanıyla, dağda savaşanı, hapishanede yatanı, yazarı, sanatçısı, aydını, işçisi, köylüsüyle cesarete, sadece cesarete ihtiyacımız olan günlerdeyiz.
Mehmetçikleri ya da Kürt çocuklarını birbirlerine kırdırma, ölüme gönderme, ölme ve öldürme cesaretinden söz etmiyorum. Hayır! Sözünü ettiğim cesaret; savaşma, kan dökme, zulmetme ve zulme direnme cesareti de değil. İnsanlar ölmesin, kan dökülmesin, insanlarımız birbirine düşman olmasın, yüreklerimizde ve topraklarımızda çoktan yarılmaya başlamış fay hattı onarılmayacak kadar derinleşmesin diye; kırıp döktüklerimizi onarabilmek, Türk-Kürt bütün kayıplarımıza birlikte ağlayabilmek için göstermemiz gereken cesaretten söz ediyorum.
Şimdi “cesaret” yepyeni bir anlam kazanıyor. Cesaret, kendi çıkar ve hesaplarımızı aşmaktan, kendi ezberimizi bozabilmekten, artık mide bulantıları veren siyasetçi ağızlarını, kitleleri tahrike yönelik söylemleri bir yana bırakmaktan;  ufukları kendi kısa vadeli iktidar ve çıkarlarıyla sınırlı Kürt ve Türk şahinlerinin, siyasetçilerinin veya liderlerinin tehdit ve hamasetlerine kulak tıkayıp gerçek çözüm yollarını korkmadan önermekten, kitlelere anlatmaktan ve acilen uygulamaktan geçiyor.
Yıllardır içinde yaşadığımız bu kanlı ve kirli savaşın sona erdirilebilmesi için neler yapılması, neler yapılmaması gerektiği artık gün gibi aşikâr. On yıllardır kabartılan milliyetçilik dalgalarıyla boğuşan, iki yanlı milliyetçiliğin ve militarizmin salvo ateşi altında karşılıklı nefret söylemleri ile beslenen geniş halk kitleleri, doğuda da batıda da, artık bu savaşı durdurun diyor.
Buradan Türk ve Kürt herkese; liderlere, yöneticilere, siyasetçilere, komutanlara, yetki ve sorumluluk sahibi herkese siyasetin değil vicdanın sesiyle seslenmek istiyorum! Benim, şu internet gazetesi köşeciğinde haftada bir defa birkaç satır yazmaktan başka gücüm, imkânım yok. Oysa sizler isteseniz, gözyaşlarınız timsahın değil acının gözyaşlarıysa gerçekten, bu savaşı durdurabilirsiniz. Cesaret ve hamaset nutukları atmak yerine gerçekten cesur olabilseniz, halkların arasına sokulan kanlı kamayı çıkarıp yarayı iyileştirebilirsiniz.
Çözümün nerede olduğunu, varılan noktada neler yapılması gerektiğini biliyorsunuz; ama korkularınızı, ezberlerinizi, sınırlarınızı aşamıyorsunuz. Benim ne iktidar, ne sandık, ne oy, ne liderliği yitirmek, ne küfür işitmek, ne de can korkum var! Sizlerin “hain” ilan edilme, iktidardan olma, oy kaybetme, oy kazanma, liderliğinizin önderliğinizin zayıflaması kaygılarıyla söylemeye cesaret edemediğinizi ben söyleyeyim:
Atılacak ilk acil adım; legal Kürt siyasal hareketi, örneğin BDP aracılığıyla İmralı ve gerekiyorsa Kandil’le, yetkili kişiler düzeyinde acilen temas kurmaktır. Hem de öyle gizli kapaklı değil, kamuoyunu da bilgilendirerek. Eğer iki tarafın da bire kadar kırıldığı, onarılmaz maddi manevi enkaz bırakan bir Pirüs zaferi istenmiyorsa, barışın görüşmekten, konuşmaktan, uzlaşmaktan geçtiği bilinen bir gerçektir. Bu, “eşkıya ile pazarlığa oturdular, vatanı satıyorlar” yaygarası koparacak olanların iddia edeceği gibi PKK’nin değil, Türk-Kürt, asker-sivil barışı sağlama cesareti gösterenlerin tümünün zaferi olacaktır. Üstelik, “Beni muhatap alın, kanı durdururum” diye yıllardır çırpınan, tutsaklık durumunu kendi kitlesini ajite etmekte başarıyla kullanan Öcalan’ın gerçek gücü de ortaya çıkacaktır. Bu bir teslimiyet değildir, yenilgi hiç değildir; aksine, güçlülük belirtisidir ve sorumlu politikadır.
AKP hükümeti; hiçbir zaman başlayamamış açılıma doğru ilk titrek ve tedirgin adımları attığında, tüm muhalefetin “Aç,aç, aç” ciddiyetsizliği, vatanı satıyorsunuz propagandaları, hainlik suçlamaları karşısında gerekli cesareti gösterememiş, kendi içindeki statükocu milliyetçi unsurlara boyun eğmiş, kitle desteği ve oy hesaplarıyla daha ilk andan geri çekilmiş, umutları yok etmiştir. Gerekli cesareti ve kararlılığı gösteremediği için, savaş çığırtkanlığına, milliyetçi paranoyaya, militarist devlet aklına, iç ve dış savaş lobilerine, en önemlisi de kendi -yanlış- oy ve iktidar hesaplarına yenilmiştir.
Gelinen noktada, ne iktidar ne muhalefet, hiçbir siyasal odağın ötekini parmakla gösterip, “sen bu hale soktun” deme hakkı yoktur. Türkiye’nin 1 numaralı sorununu siyasal hesaplar uğruna harcamakta, Kürt siyasal hareketinin savaşçı şahin kanadı da dahil, hiçbir siyasal mihrak ötekinden daha masum ve günahsız değildir. Çözüme doğru tek bir adım attırmamak için ne kıyametler kopartıldığını, iki halkı birbirine düşürmek için neler yapıldığını hatırlıyoruz.
Barışın boş söz, palavra, gösteriş olmadığını son bir yıllık acı deneyler bize bir kez daha gösterdi. Sürmekte olan savaşın, MHP’nin kendi faşizan ideolojisinin özünü yansıtan kokuşmuş, vahşi, çağdışı önerileriyle: yani idam cezasının yeniden konması, OHAL ilanı, baskıların artırılması, askeri operasyonların yoğunlaştırılmasıyla sona erdirilemeyeceğini kavramak için 25 yıllık savaş, yitirilen onbinlerce can, hesapsız maddi manevi kayıplar yetmediyse, gözünüzü ölüm ve kan doyursun, demekten başka yapacak şey yoktur. 
Bu satırlar yazılırken Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, çözüm için bütün iyi niyetli önerilere açığız, hepsini değerlendireceğiz, diyor. Biliyorum, bana soran yok, ama ben düşünüp de söylemeye cesaret edemeyenler adına yurttaş sorumluluğumla en iyi niyetli önerimi yapıyorum işte: İmralı muhatap alınmalı, eş zamanlı olarak lafta değil gerçek bir ateşkes sağlanmalı, silahlar susmalı, sınır içi ve ötesi operasyonlar hemen durdurulmalıdır. Türk ve Kürt çocukları ölürken, Kürt ve Türk insanlar kan ağlarken barış konuşulamaz, barışta buluşulamaz.
Gelinen noktada çözüm; istihbaratın güçlendirilmesi, eleman takviyesi, taktik değişikliği gibi Zirve’de konuşulduğu açıklanan önlemlerde değil, her şeyi göze almış, bütün çıkar ve iktidar hesaplarından arınmış cesur kararın verilmesi ve uygulanmasındadır.
Siz, orada Meclis komisyonlarında, taş atan çocuklarla ilgili kısmi iyileştirmeler içeren yasa taslağına bile “teröristlere af yolunu açıyor” diye mırın kırın eden bayanlar, baylar! Artık sözde vatanseverlikle maskelenmiş basiretsizliğinizi ve korkaklığınızı aşmak, cesur olmak zorundasınız. Yoksa yakında kurtaracak çocuk kalmayacak elimizde.
Nâzım’ın o  çığlık gibi Vatan Haini şiirini de hatırlayarak: Vatan bu kan, savaş, ölüm, kardeş kavgasıysa; mezarlar, şehitler, ölüler, acılarsa vatan; vatanseverlik bu ülkenin evlatlarını hiç uğruna ölüme göndermekse, ben insan haini olmayı reddediyorum ve vatan haini olma cesaretini gösteriyorum. Kof söylemlerle efelenmekte üstünüze olmayan sizler! Siz güç ve yetki sahibi koca koca adamlar, siz de gösterin barıştan, insandan, yaşamdan yana olma cesaretini.
Artık karından konuşmak yeter! Şimdi gürültüye pabuç bırakmadan cesur olma vakti. Şimdi sözde değil özde vatanseverlik, yani bu vatanın bütün insanlarını koruma ve gözetme vakti.

Yazarın Diğer Yazıları

Bir Madagaskar masalı: Pınarı zehirleyen aye-aye

Barışı savunmanın suç olduğu yerde ne demokrasi, ne ahlâk, ne de insanlık onuru kalır

Deprem vergilerimizin nereye gittiğini soranlara...

Halkın satın alma gücünün düşmesinin, en önemli ama en fazla suskunlukla geçiştirilen neden, savaşçı militarist siyasetin yol açtığı yıkımdır

Terörün baş destekçileri, Kürtlere siyaset alanını kapatanlardır

Devletin/iktidarın şahinlerinin “Son teröriste kadar” zihniyeti, yaşanan dönemde “Son Kürde kadar”a evrilmiş durumda