13 Mart 2019

Erdoğan çağında hakikatin ölümü

Kabataş yalanından ezan yalanına, beka aldatmacasından terörist yaftalamasına...

Başlığı, bugünlerde herkese önerdiğim bir kitaptan ödünç aldım: “Hakikatin Ölümü- Trump Çağında Yalancılık Sanatı”*

Kitap aslında Erdoğan döneminin siyasî atmosferini Trump Amerikası üzerinden anlatıyor, ancak Trump dönemiyle sınırlı kalmıyor. Nazi ve Sovyet propaganda ağlarının temel ilke ve yöntemlerini, arkalarındaki zihniyeti, günümüzde benzer liderlerin benzer rejimlerde aynı yöntemleri harfi harfine nasıl uyguladıklarını örnekleriyle sergiliyor. Okuduğunuzda; bu kadar farklı ülkelerde, farklı kültürlerde, farklı gelişmişlik düzeylerinde bu kadar benzerlik nasıl olabilir diye şaşırıyorsunuz. Popülizm deyip geçtiğimiz olgunun dinamiklerini, “Kitleler bunların peşinden nasıl sürükleniyor?” ya da “Bize ne oldu?” sorularının cevaplarını hem popülist otokratlar hem de kitleler açısından, büyük ölçüde kavrıyorsunuz.

Yalan dünya, yalan ülke, yalan yaşamlar

Her yıl, dile ve metinlere artık yerleşmiş bir kavramı/sözcüğü seçip maddeleri arasına katan Oxford Dictionaries’in 2016 sözcüğü “post-truth” (hakikat sonrası) idi. (2018’de “toxic” terimi) Daha 90’ların başında Steve Tisich bu sözcüğü bir oyununda kullanmış, 2004’te Ralph Keyes “The Post-truth Era (Hakikat Sonrası Çağ) kitabında konuyu bugünkü yaygın anlamıyla incelemişti. (Hannah Arendt’in “Siyasette yalancılık” makalesini de unutmamak gerekir)

Post-truth, yani “hakikat sonrası”; gündelik yaşamda, özellikle de siyasette nesnel gerçeğin, hakikatin, bilginin yerini yalanın, çarpıtmanın, uydurmanın, öznel niyet ve duygunun alması anlamına geliyor. Tarihi, tabii ki eskilere gidiyor. Ancak günümüzde kitle haberleşme araçlarının gelişmesi, dev teknolojik ilerlemenin her türlü görüntüyü, sesi, sözü istendiği gibi deforme etme imkânını vermesi, yaşam koşullarının ezdiği memnuniyetsiz kitlelerin gerçeklerden kaçıp yalan dünyalara sığınma eğiliminin/ihtiyacının artması, insanın etik-ahlakî gelişmesinin teknolojik gelişmenin gerisinde kalması, daha iyi bir dünya umudu olan ütopyaların yerini distopyaların almasıyla; hakikatin ölümü anlamına da gelen hakikat sonrası, altın çağını yaşıyor.

Yalan en etkili silah

Günümüzde (ve de öteden beri), özellikle otoriter, totaliter, popülist rejimlerde  “yalan”, liderin ve iktidarın elindeki en etkili silahtır. Siyasette post- truth’un, yani “yalan siyaset”in temeli nesnel gerçeğin, aklın, bilimin, uzmanlığın inkârıdır. Propagandası; kitlelerde korku yaratmaya, farklı olana nefrete, milliyetçiliğe, gerçek algısının bozulmasına, yok edilmesine dayanır. Yöntemi; bir yandan korku yaratırken özel olarak hazırlanmış sahte haberi, yalan iletiyi görüntülü, sesli, sözlü olarak biteviye aynı sözcüklerle, saldırgan ve tehditkâr bir üslupla tekrar etmektir. Başlıca araçları; yazılı, görüntülü, sesli, sözlü medya, günümüzde iktidar trollerin denetimindeki sosyal medya, liderin hâkim olduğu meydanlar, yalan siyasetin resmî ve gayr-ı resmî sözcüleri- yazıcıları, hepsinin başında da yalan haber ve iletilerin üreticileridir.

Kabataş yalanından ezan yalanına, beka aldatmacasından terörist yaftalamasına

Yalana dayalı propaganda sadece ülkemize özgü bir durum değil, bugünün işi de değil. Ancak, AKP iktidarı döneminde bir propaganda yöntemi olmaktan çıktı, sistematikleşti, bir yönetim biçimine dönüştü. Hani, “Şekil 1’de görüldüğü gibi” denir ya, yalan sonrası siyasetin ya da siyasette yalanın bütün örneklerini ve uygulamasını en açık biçimiyle günümüz Türkiyesi’nde görüp izlemek mümkün.

Gıdaların yararından zararından,  aşıların tehlikesinden, sözde tıbbî açıklamalardan tutun da farklı halklar, dinler, mezhepler konusundaki yorumlara, yalan üzerine kurulu akla zarar iddianamelerle akla zarar davalar açan yargı mekanizmasından ekonomi dünyasına kadar bir yalan haber, sahte bilgi, uydurma söylenti batağı içindeyiz. Günümüzü geleceğimizi, yaşamımızı etkileyen siyaset ortamına gelince, hele de iktidar mücadelesinin böylesine etik dışı atmosferde geçtiği bir dönemde “yalan”, iktidarın propagandasının temeli olarak bugüne kadar rastlanmamış düzeyde yaygın, tehlikeli ve kötücül.

Özellikle iktidar çevrelerinden yaygınlaştırılan yalanlar (Bütün benzer ülkeler gibi Türkiye’de de bu konuda örgütlenmiş yarı resmî yalan haber/ sahte bilgi üretme ve yayma birimleri olduğu kimse için sır değil) siyasî iklimi zehirlediği gibi son derece tehlikeli düşmanlıklara, çatışmalara varabilecek hedef göstermelere, haysiyet cellatlığına, insanların hayatını, geleceğini karartabilecek suçlamalara, toplumsal dokunun çürümesine yol açıyor.

Yüzlercesi, binlercesi arasından “Kabataş’da örtülü bacımıza ve bebeğine saldıran üstleri çıplak, meşin pantolonlu, alınları bandanalı 40-50 adam” yalanını, “Geziciler camide içki içtiler” yalanını hatırlayalım. Oradan, benzer yüzlerce saptırmanın üzerinden atlayarak daha birkaç gün önce servis edilen ve başta Sayın Erdoğan olmak üzere iktidar mensuplarınca kullanılan “Kadınlar ezanı ıslıkladılar” düzmece haberine gelelim. Her ikisinde de haberin servis ediliş tarzı, kullanım biçimi ve amacı aynı. Ve ne yazık ki her ikisini de yalanı kitleler karşısında seslendiren, özellikle yaygınlaştıran aynı karizmatik lider. Yalan olduğunu, en azından olguların çarpıtıldığını bile bile mi yapıyor bunu? Eğer öyleyse çok vahim. Yok o da kötü niyetli bir çevre tarafından kandırılmışsa, o da yalanın kurbanıysa, bu da aynı derecede vahim.

Yandaş kalabalıkları bir süre için kandırabilecek, bir süre sonra da unutulacak bu türden yalanlardan çok daha tehlikelisi, “beka” kavramı etrafında örülen hakikat sonrası algı. Bir de, Cumhur İttifakı dışında kalan bütün muhalefet partilerini (dolayısıyla da onların yöneticilerini, üyelerini, seçmenlerini, yani nüfusun yüzde 50’den fazlasını) terörle ilişkili gösteren bilinçli, planlı, güdümlü propaganda. Çok daha tehlikeli, çünkü oy kaygısı nedeniyle veya yapıları gereği şoven milliyetçi etkilere açık muhalefeti de ürkütüyor, geriletiyor, yalanın parçası kılıyor, aynı yalan diline esir ediyor. Barışçı, çözümcü, birleştirici gelişmeleri engelliyor, demokrasi mücadelesini zaafa uğratıyor.

Bu ülkenin, Erdoğan-Bahçeli ikilisinin korku yaratarak yaygınlaştırdığı anlamda bir beka sorunu yok. Muhalefet de ne terörist ne de terör destekçisi. Bunu kendileri de, arkalarındaki derin şer mihrakları da pekâlâ biliyorlar. Ama iktidar için her şeyin mubah olduğu hakikat sonrası çağda, Erdoğan Türkiyesi’ndeyiz.

Tek yapabileceğimiz yalana teslim olmamak, yalanı yutmamaya çalışmak. İnsan çeşitli zaafları ve inançları yüzünden yalan propagandaya farkına varmaksızın da kapılabilir. Milliyetçilik beka yalanına ve terörist damgalamasına daha kolay inanmamıza yol açar. Dinî inancımız Kabataş yalanına veya feminist kadınların ezanı ıslıkladıkları yalanına inanmamızı kolaylaştırır. Lidere olan sevgimiz onun söylediklerinden kuşku duymamızı engelleyebilir. Yalan üretenler ağlarını  kitlelerin inançlarına bağlılıkları, vatan sevgileri, milliyetçi duyguları, kendileri gibi olmayanlardan kuşkuları, yaşamdan memnuniyetsizlikleri ve korkuları üzerinde örerler.

O ağlara takılmamak elimizde. Nasıl mı? Uyanık, cesur, vicdanlı ve namuslu olmaya çalışarak. Aklımızı kullanarak. Siyasî-ideolojik tercihlerimizin akıl ve vicdan gözümüzü bağlamasına imkân tanımayarak. Ve elimizdeki küçük büyük her imkân, her araçla yalanları çürütmekten korkmayarak, çekinmeyerek.


* Hakikatin Ölümü- Trump Çağında Yalancılık Sanatı, Michiko Kakutani