22 Ocak 2020

Devlete tasarruf önerisi: Yargı aparatını lağvedin

Bunca işsiz yargıcı, savcıyı, adlî memuru ne yapacağımıza gelince, tümünü Kanal İstanbul hafriyatında, inşaatında çalıştırırız, böylece maliyet düşer

Devletin cebi delindi. Deliklerden oluk oluk akanlar Cumhur İttifakı'nın bekası için sürdürülen savaşlara, askerî harekâtlara, özellikle de Reis'in hayallerine, çılgın projelerine, yakınlarına ve yandaş müteahhit çevresine, savaş baroncuklarına gidiyor. Nereden vergi alacaklar, nelere fiyat güncellemesi (yani zam) yapacaklar, halkın zaten tamtakır cebine daha ne kadar el atacaklar, Ali'nin külahını Veli'ye, Putin'in külahını Trump'a nasıl giydirecekler, bilemiyorlar.

Cumhur iktidarını ve Reis'i kurtarmak için bir önerim var; şaka da etmiyorum. İtibardan tasarruf olmaz tabii: yeni özel uçaklar alınmalı, en fazla uçağı olan devlet başkanı Erdoğan olmalı, Beştepe Sarayı genişletilmeli, dünyanın en büyük sarayı haline gelmeli, bir Kanal İstanbul yetmez, en az üç kanal daha yapılmalı, en önemlisi de Suriye, Libya yetmez, Viyana dahil Osmanlı'nın en şâşaalı devrindeki sınırlara ulaşmak için dört bir yana asker gönderilmeli, operasyon yapmalı. Vatan hainleri anlayamaz, bütün bunların bir maliyeti var tabii, efendilerimizin beka'sı için fedakârlık yapmalıyız. Sadece fedakârlık yetmez öneriler geliştirmeli, çare bulmalıyız.

İşe yaramaz, âtıl kurumlar hemen kapatılmalı

Örnek vatandaş olarak önerim: devlet bütçesinden çok para götüren gereksiz kurumların, kuruluşların acilen lağvedilmesi. İlk aklıma gelen alt- üst mahkemeleriyle, alçak-yüksek kurullarıyla, yargıcıyla, savcısıyla, nedense saray denilen binalarıyla, memurları çalışanlarıyla adalet mekanizması, yani yargı aparatı. Bir de Meclis var ama onu sonraya bırakalım.

Siyasî veya hukukî bir tartışmaya girmiyorum, sadece, devletin resmî istatistiklerinde 2019 sonu itibariyle sayılarının 20 bin 719 olduğu görülen hakim ve savcılara, adliyelerde ve diğer hukuk kurumlarında çalışan binlerce kişiye, mahkemelerin görüldüğü mekânlara, bunun gibi adlî hizmetlere harcanan paralara hiç gerek olmadığını söylemeye çalışıyorum.

Nedeni: Her şeye kâdir ve her işe yetişen sayın Cumhurbaşkanı'nın, danışmanlarıyla birlikte yargıyı tek başına halledebileceğine olan inancım. Maaşına bir miktar fazla mesai zammı yapılarak milyarlarca lira tasarruf edilebilir. Benim hesabıma göre en azından 30-40 milyar lira… Bu tasarrufun nereye harcanacağına gelince; Kanal İstanbul'a, yapılacak yeni cezaevlerine, elâlemin topraklarında "beka" harekâtlarına, böyle hayırlı ve yararlı işlere harcansın.

Tek adam, tek savcı, tek yargıç

Aklıma böyle parlak bir fikir nereden düştü derseniz, ilhamımı gündemdeki Korgeneral Metin İyidil vakasından aldım. Kuşkusuz ilk olay değildi, son dört yıldır nice benzerlerini yaşadık, hayretler içinde izledik. Anayasada (hâlâ) rejimin temelindeki üç erkten biri olan yargının, bırakın kötü işlemeyi, fiilen ortadan kalktığını, her işte olduğu gibi bu alanda da keyfîliğin, yolsuzluğun, çürümüşlüğün kol gezdiğini bilmeyen yok bu ülkede. En iyimser araştırmalar yargıya güvensizliğin yüzde 70'lere dayandığını gösteriyor.

Özellikle siyasî davalarda, ağır ceza mahkemelerinde ne yargılama süreçleri, ne iddianameler, ne de kararlar topluma güven veriyor. Bu tür davalarda AKP reisi Erdoğan savcı olup suçluyor, yargıç olup hüküm kesiyor, beğenmediği kararlara imza atan hakimleri açık açık FETÖ'cülükle ya da teröristlikle suçluyor, mahkemeleri dağıtıyor, dağıttırıyor.

Örnek olay: Korgeneral İyidir davası

Evet, ilk değil. Sayın Erdoğan'ın, daha dava başlamadan tümünü "terörist" ilan ettiği, tutuklanan ve ilk celsede tahliye edilen Büyükada casusluk davası(!) sanıkları, Anayasa Mahkemesinin kararına itiraz ettiği Can Dündar-Erdem Gül tahliyesi, 820 gündür delilsiz ispatsız Silivri'de yatan Osman Kavala'nın dahil edildiği muhayyel Gezi davası, yerlerine kayyım atandıktan sonra bir de tutuklanan Güneydoğu belediye başkanları, Edirne'de yatan Demirtaş davası, vb. Bu davaların tümünde Erdoğan hükmü baştan kesti, tümünü terörle iltisaklı ilan etti ve böylece yargıçlara, mahkemelere yol gösterip kolaylık sağladı.

Ancak İyidil vakasında kendini aştı; dil sürçmesi, boş bulunma falan olduğunu düşünmediğim pervasız bir açıklıkla İyidil'in tahliye kararına itiraz etmekle kalmadı, beraat ve tahliye kararını veren hakimleri açıkça Fetöcü olarak damgaladı, yeniden tutuklanması için "talimat" verdiğini üstüne basa basa ilan etti. Ardından o istinaf mahkemesinin yargıçları başka yerlere dağıtıldı, haklarında araştırma soruşturma başlatıldı.

Ben Korgeneral İyidil'in adını bu süreçte duydum. Suçlu mudur suçsuz mudur, darbede dahli var mıdır aksine darbeyi engellemeye mi çalışmıştır, Fetöcü müdür değil midir hiç bilemem. Mesele de bu değil zaten. Mesele: bir mahkemenin ağırlaştırılmış müebbet verdiği bir kişinin diğer mahkeme tarafından beraat ettirilmesi (yani mahkemelerden biri yanlışı aşan, hukuk ve insanlık suçu sayılabilecek bir karar veriyor, diğeri tam tersi bir kararla adamı beraat ettiriyor), ardından beraat kararını beğenmeyen Cumhurbaşkanı'nın kararı talimatla bozdurup o mahkemenin hakimlerini oraya buraya dağıttırması.

Türk hukuk tarihinde insanı isyan ettirecek vahim hatalar, olaylar, ibretlik kararlar eksik değildir, ancak bir cumhurbaşkanının mahkemeye talimat verdiğini bu açıklıkla ilan etmesi gerçekten de bir ilk. Yargı erkinin en küçük bağımsızlığının kalmadığını, tek adam rejiminde kuvvetler ayrılığının tümden yok edildiğini herkes biliyor, hissediyor olsa da, bu son olay sağduyu sahibi herkese pes dedirtecek cinsten.

Meslek etiği ve haysiyet kavramlarını hiç duydunuz mu?

Hâkimleri, savcıları, mahkemeleriyle öyle bir yargı erki düşünün ki yasalara, delillere ve de vicdana göre değil siyasî otoritenin istem ve talimatlarına göre karar veriyor. Öyle bir yargı mekanizması düşünün ki, bağımsız karar vermekten korkuyor. Hukuğa, adalete, vicdanına göre karar verirse başına neler gelebileceğini biliyor. Ne meslek ahlâkı ne bireysel haysiyet/onur ne meslekdaşlarıyla dayanışma… Talimat veriliyor, talimata uygun davranılıyor ve yargının hiçbir kademesinden, ne kurumsal ne de bireysel bir itiraz, bir tepki gelmiyor. Reisin tasdik kurumu Hakimler ve Savcılar Kurulu talimatı yerine getiriyor. Adalet Bakanı susuyor, yargı reformu ninnileri söylüyor ve utanıp sıkılmadan hâlâ yargı bağımızlığı sözünü ağzına alabiliyor.

Adalet mekanizmasında namuslu, vicdanlı, haysiyetli bir dolu insan var kuşkusuz. Bu manzaraya bakıp içlerinin kan ağladığını biliyorum. Hepsinden özür dilerim yazdıklarım için. Ama yargı kurumunu istila etmiş bu insan malzemesi göz önünde bulundurulduğunda, tek adam Erdoğan az bile yapıyor, diyeceğim geliyor.

Baştaki önerime döneyim ve sorayım: Bu durumda koskoca bir yargı aparatına ne gerek var? Siyasî davalar için Sayın Erdoğan'ın başkanlığında küçük bir kurul yeter de artar bile. Asliye Hukuk, Sulh Hukuk, vb gibi mahkemelerin bakacağı davalar da muhtarlara, müftülere, imamlara aktarılır. Boşalan Adliye Sarayları Diyanet'e veya eşe dosta verilir, olmadı Katarlılara satılır.

Böylece de hem devlet harcamalarında büyük tasarruf sağlanır hem de ele güne karşı hukuk devleti maskesi takmaya, kimseleri kandırmaya gerek kalmaz.

Bunca işsiz yargıcı, savcıyı, adlî memuru ne yapacağımıza gelince, tümünü Kanal İstanbul hafriyatında, inşaatında çalıştırırız, böylece maliyet düşer. 

Yazarın Diğer Yazıları

Askerlerimizi sınır ötesinden çekin, savaşı durdurun, dünyaya örnek olun

Yeni bir çağ başlıyor, insanlık geçmişin bütün paylaşımcı deneyimlerinden yararlanarak yeni modeller, yeni yollar bulacak kuşkusuz. Mesele, önümüzdeki dönemi insanlık onurumuzu ve değerlerimizi koruyarak atlatabilmekte

Ey muktedirler! Siyaset değil insanlık, vicdan, ahlâk sınavındasınız

Post-korona dönemin ne siyaseti, ne iktidarı, ne kitle psikolojisi bugüne benzeyecek. Ama insanî, vicdanî, ahlakî değerler -bizim değerlerimiz- hep aynı kalacak

Koronavirüs'ün dünyanın ve bizim yüzümüze tuttuğu ayna

Koronavirüs aynası bize, iktidarın birlik beraberlik nutuklarının aldatmaca olduğunu, 80 milyonu tehdit eden bir bela karşısında bile ayrımcılığın, bölücülüğün öne geçtiğini apaçık gösterdi