18 Kasım 2018

Demet, yüreklerimizi peşinden sürükleyerek gitti

Neden dostlarımızı yitirdiğimizde daha iyi anlıyoruz bize kattıklarını?

Bu köşede özel, çok özel bir yazıya hakkım var mı, bilmiyorum. Ama arkadaşım Demet’in (Börtücene) yaşamı ve ölümü hiç de o kadar bana özel, kişisel değil. Ülkenin son yetmiş yılının nümayişsiz, sessiz tanığı; aydın, bilinçli, duyarlı bir Türkiye kadınının hikâyesi bu aynı zamanda.

***

Bir süredir bekliyorduk, kemirici kanser hızla ilerliyordu. Yine de belki, belki bir mucize olur diyerek kandırıyorduk kendimizi. Mucize gerçekleşmedi, Demet bizleri bırakıp gitti. Bizler: Oğlu; sevgili Mehmet Ali, ablası; İrem, yakınları ve dostları…

Dostu, arkadaşı, seveni çoktu. Çünkü o gerçekten özel bir insandı. Hani bazı insanlar vardır, hayatınızın parçası olurlar. Onları uzun süre görmeseniz bile hep içinizdedirler. Basit bir şey: Bir çiçek, bir köpek, bir kitap, evinizin bir yerindeki  bir resim, bir biblo, rakının tadı, fesleğenin kokusu, çayın demi, kahve-çikolata-konyak, uzak ülkelerin anısı, bir şehrin sokakları, bir şiir, bir müzik, hatta bir rüya onları hatırlatır. Böyle insanlarda, böyle arkadaşlarda, dostlarda ne vardır başkalarında olmayan? Sanırım yüreğinin, vicdanının genişliği; anlatmayı sevdiği kadar dinlemeyi, sırdaş olmayı, gerçek dost olmayı bilmesi. Bir de anlama yetisi… Belki de en önemli özelliği insanlara önem vermek, insanları anlamaktı Demet’in.

Tek lüksümüz olan kahve- konyak- çikolata eşliğinde fırsat buldukça saatlerce konuşurduk. Dedikodu da yapardık (bilgi alışverişiydi bunun adı.) İstanbul’a taşınmıştı ama o Ankaralıydı. Orada yetişmiş, orada okumuş, 1960’lar 70’ler Ankara’sının hareketli, umutlu, heyecanlı siyasal-toplumsal çevrelerinde yaşamış, döneme damgasını vurmuş pek çok insanı yakından tanımıştı. Yitirdiklerimizi özlemle hatırlar, kimi anılarımıza güler, kimi eski dostları tatlı tatlı çekiştirirdik. Kitaplardan, sanattan, siyasetten, Türkiye’nin hal-i pürmelalinden konuşurduk en çok, bir de hayatımızın zorluklarını, sıkıntılarımızı paylaşırdık.

Yaptığı her işi en iyi yapmaya özen gösterirdi Demet, başarırdı da. Mesela okumak mı dediniz; James Joyce’un Ulysses’ini -o çetin ceviz, bela romanı- birlikte okumaya başlamıştık, Demet acele Ulysses’i Okuma Rehberi’ni, romanın iki ayrı Türkçe çevirisini ve de İngilizcesini edindi. “Niye bunları okuyoruz ki, ben uğraşamam!” dediğimde, “Öteki tarafa gidince belki sorarlar. Okumadık, anlamadık dersek ayıp ederiz” olmuştu cevabı. Her yaptığını mümkün olduğunca eksiksiz yapmak isterdi. Onu görmek için Ankara’ya son gidişimde -ki hastalığı çok ilerlemişti- o halinde su bardağının altındaki tabağa dantel bardak altı konulmadığı için kızmıştı. “Artık bu adetler kalktı, kimse çeyizinde dantel bardak altı getirmiyor” dediğimde, “Son günlerimde, geçmişten kalan son güzel şeylerden vazgeçmeyeceğim” demişti. Böyleydi Demet.

Bir de köpek Miro vardı hayatında/ hayatımızda. 1980’lerde hem eşi İcen hem de kendisi işsiz kaldıklarında, bir projeden zar zor kazanılmış, hayatî önemdeki paraları çiğneyip parçalayan Miro… Miro hastalanıp bacakları tutmaz olduğunda, dünyanın dört bir yanından getirttiği ilaçlar, köpeğinin arka bacaklarına taktırdığı tekerlekli mekanizma ve sonunda bir gün, Beylerbeyi’ndeki veterinerimizin bahçesinde Miro’nun uyutulmasına karar verişimiz… Demet’in o andaki bakışı, Miro’nun sanki her şeyi anlamış gibi yüzümüze yardım istercesine bakışı, benim kederden kör olmuş bakışsız gözlerim: Gözyaşı yok, katıla katıla ağlamanın sessiz biçimi…

Sevinip heyecanlandığında yüzünde beliren mahçup çocuk gülümsemesi… Meksika gezimizde, doğum gününü hatırlayıp bir sürpriz yapmıştık. Meksikalı garsonun, üzerinde mumlar yanan pastayı getirdiğini gördüğünde öyle heyecanlanmıştı ki garsonun boynuna sarılıp adamcağızı öpmeye çalışırken pasta yere düşmüştü de, “Genç garsonu görünce boynunu atıldın, hafif kadın” şakalarımızdan yıllarca kurtulamamıştı.

Paşalimanı sahilinde, balıkçıların ve berduşların mesken edindikleri küçük parkta Miro’yu gezdirirken park sakinlerinin beş altı yaşında bir kız çocuğunun doğum gününü,  -pasta yerine üzerine birkaç mum saplanmış bir pidenin eşliğinde- kutladıklarını görünce duygulanmış, ilgilenmiş, çocuğun ve oralara takılan annesinin evsiz olduklarını öğrenmişti. Hani yüreğiniz yanar, vah vah der, bir yardımda bulunur geçersiniz, değil mi! Ama Demet bu; yaptığı işi sonuna kadar yapar, yüreğini sonuna kadar açar. Evler bulundu, anneye iş bulundu, yardım bulundu; anne o yaşamdan kopmaya ikna edildi -ki bu hiç de kolay olmadı-, küçük kıza okuması için imkân, anneyle çocuğun çevrede okulda kabul görmesi için her türlü destek sağlandı, daha doğrusu Demet sağladı. Anneyle çocuğu hiç bırakmadı, hep yanlarında oldu. Şimdi o küçük kız liseyi bitiriyor, üniversite okuyacak.  “Biliyorum” demişti o güzel fıkrayı hatırlatarak, “Yaptığımın kıyıya vurmuş binlerce denizyıldızı arasından birini denize atıp kurtarmaktan ibaret olduğunu biliyorum. Ama hiç değilse yıldızlardan biri kurtuldu işte.”

Dört yıl önce Vietnam’a gitmiştik bir gezi grubuyla. Vahşi kapitalizmin ülkeyi nasıl ele geçirdiğini, büyük ideallerden geriye adı Komünist Partisi olan bir baskı aparatı kaldığını, gençlik hayallerimizin nasıl yıkıldığını gördüğümüzde ağlamıştı, beraber ağlamıştık. Çünkü dünyada ve Türkiye’de, “Ho Ho Ho Şi Mihn! Daha daha Vietnam!” diye bağıran kuşakların umutlarını taşıyanlardan biriydi Demet.

İnsan, bazı insanlarla zenginleşir. Arkadaşım o insanlardan biriydi. Okuyarak, izleyerek, düşünerek kendisini sessizce, gösterişsizce zenginleştirirken bizleri de zenginleştiriyordu. Ne kadar farkındaydık bunun, neden dostlarımızı yitirdiğimizde daha iyi anlıyoruz bize kattıklarını? “Çok konuşurum ben, hele depresif duruma düştüğümde susmak bilmem” derdi, utangaçça özür dileyerek. Keşke daha çok konuşsaydın, daha çok anlatsaydın, daha fazla zenginleştirseydin beni diyorum şimdi. Konuşmaya, anlatmaya, seni boğan duyguları paylaşmaya ihtiyacın vardı. Çünkü kendini dünyadan, ülkeden, insandan sorumlu gören kuşağımızın öne çıkmadan, ünlü olmadan, yurttaşlığın ve kadınlığın yüklerini sessiz sitemsiz taşıyan bir üyesiydin.

Her şeye rağmen hayatı seviyordun. Son demlerine kadar sıkıca, kahramanca sarıldın hayata. Seni yaşatmak için çabalayan hekimine söylediğin şu söz seni çok iyi anlatır. “Doktorcuğum, kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Sizi düşünüyorum, beni yaşatarak ününüze ün katmanızı istiyorum” demiştin. Bu sözler seni ne kadar iyi anlatıyor sevgili arkadaşım.

Demet, bugün Ankara’da toprağa veriliyor. Bir yanımız onunla birlikte gömülecek, bir yanımız onunla birlikte yaşayacak. Ve ben, her yanında ondan bir anı, bir iz, küçük, güzel armağanlar olan evimde Ulysses’i Okuma Rehberi’ni okumaya başlayacağım. Ne olur ne olmaz, ola ki  sorarlar, senin yüzünü kara çıkarmayım diye…

Yazarın Diğer Yazıları

Bir yazamama yazısı

Yazıyoruz, söylüyoruz, bağırıyoruz, feryat ediyoruz da ne oluyor, ne değişiyor! Anlamsızlık, yetersizlik, boşuna çaba duygusu

Çocukları kefene sokan ruh hastası ilkel zihniyet

ÇEDES'in amacı çocuklarda çevre duyarlılığını geliştirmek ise, ormanlarımızın, tarım topraklarının, doğal zenginliklerimizin nasıl yok edildiğini, açgözlü vahşi talan düzeninin doğal yaşamı nasıl katlettiğini öğretin

Devletin birliğini bütünlüğünü bozan hainler kimler?

Dikkatimi çeken, Demirtaş'a devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaktan, Figen Yüksekdağ'a da devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yardımdan ceza kesilmiş olması. Soruyorum: Devletin bütünlüğünü, milletin birliğini bozanlar Kobane davasında mahkûm edilenler mi, onları mahkûm ettirenler mi?