29 Aralık 2009

2010 İçin Saf Bir Dilek

Şu anda Türkiye’de olup biteni pekçoğumuz anlayamıyoruz, açıklayamıyoruz, anlamlandıramıyoruz ve korkuyoruz....

2009’un son günlerindeyiz, 2010 kapıda. Çok badireler atlatmış, hiç bitmeyen zor günlerden geçmiş, hep yüreği ağzında yaşamış ve hep birbirini yemiş “bir ırkın (pardon! bir ülkenin) makus talihli kuşaklarının ahfadıyız”. Yine de, şu yaşadığımız günler daha önce yaşadıklarımıza bin basıyor. Gecelerimiz kâbuslu, gündüzlerimiz diken üstünde, kafalarımız alabildiğine karışık; ve içimizde bir isyan: “Yetti artık!”

Yetti artık! Bu kirliliği, bu karanlığı, büyük ve kof sözlerle bezenen bu anlamsız savaşı, mahkûm edildiğimiz bu ölüm ve cinayet ortamını; bağnazlığın beterini ilericilik, devrimcilik diye sunan sözde sol gericiliği; insanı kul yapan, akılları ve vicdanları esir eden cemaatçi-tarikatçi ağları; ordu vesayetini, cemaat cenderesini, laik ve dinsel tabuları artık sırtımızda, yüreğimizde taşımak istemiyoruz. İsteyen varsa, benim adıma konuşma diyen varsa buyursun; ben kendi hesabıma yetti artık, diyorum ve herkesi yetti artık demeye çağırıyorum.

Şu anda Türkiye’de olup biteni pek çoğumuz anlayamıyoruz, açıklayamıyoruz, anlamlandıramıyoruz ve korkuyoruz. Kâbelerimize dönüp, siyaset şeyhlerinden medet umuyoruz bazen, bazen de büsbütün pusulasız kalıyoruz; kuşkuya, korkuya ya da güce teslim oluyoruz.

Meydanlar bizi kandırıyor; ekranlar, gazeteler, siyaset ağaları, din ve laiklik bezirgânları, omzu kalabalıklar ve ağzı kalabalıklar bizleri kandırıyor. Yalanla doğru, gerçekle kurgu birbirine karışıyor. İktidar güçleri, odakları, merkezleri birbirine pusu kuruyor. Birey ve yurttaş olarak kendi aklımızla düşünmeyi, kendi vicdanımızla karar vermeyi, çifte standartlardan arınmış ahlaki ve vicdani yargılarımızı nefret söylemlerine başvurmadan savunmayı unutturdular bize. Bilinçlerimizi bulandırdılar, düşman cephelere ayırıp birbirimizin karşısına koydular. Asimetrik mi simetrik mi bilemem, pis ve anlamsız bir savaşta her birimizi şu veya bu cepheye asker yazıp; ellerimize kimi zaman silah, kimi zaman taş tutuşturup, kimi zaman da dilimize, beynimize, yüreğimize taştan ağır düşmanlıklar döşeyip birbirimizin üstüne saldılar. Bizler de müsait ve teşneydik hani; çünkü sağıyla soluyla, içinden geldiğimiz kültürün ve geleneklerin, yüzlerce yıllık kulluk ve askerlik alışkanlığının tortuları vardı genlerimizde. Türküyle Kürdüyle, Alevisiyle Sünnisiyle, İslamcısı laikiyle, ulusalcısı ümmetçisiyle hepimiz aynı toplumsal tarihin ürünü ve kurbanlarıydık.

Geçmişi bir yana bırakalım, son on yıllık süreçte, askeri stratejinin ayrılmaz parçası olan cepheleştirme ve cepheleri  pekiştirme planı başarıyla uygulandı. Psikolojik harekât, kitlelerin en duyarlı oldukları konuları, özellikle de şoven milliyetçiliği, vatan elden gidiyor paranoyalarını, dar ve katı laikçiliği, cemaatçiliği, tarikatçiliği kaşıyarak yürütüldü. Öyle bir noktaya gelindi ki, artık birbirimize güvenemez, birbirimize elimizi uzatamaz, yüreğimizi açamaz olduk.

Peki bütün bunlar cinnet mi, psikolojik bir durum mu, bedenimize ruhumuza girmiş bilinmeyen bir virüs etkisi mi?

İnsan bilmediği, açıklayamadığı güç karşısında silahsızdır, teslim olmaya hazırdır. Korku biat etmeye, bir topluluğa sığınmaya, bir güce asker yazılmaya götürür.  İnsan kendi aklıyla düşünmediği, kendi bağımsız iradesiyle karar vermediği, aklını vicdanını bir üst iradeye delege ettiği zaman rahatlar belki, ama aynı ölçüde de sürünün -ya da cephenin- askeri olur. Şu son günlerde doruk noktasına doğru tırmanan kıyasıya iktidar savaşının toplumsal-sınıfsal özünü açıklayıp kavrayabilirsek, asker yazılmak yerine yurttaş olmayı başarabiliriz belki de.

Bu bir iktidar savaşı, ama...

Evet, yaşadığımız bu toz duman sınıfsal- toplumsal- ideolojik bir iktidar savaşı. Ama bu savaşın AKP ile ordu ve asker desteğindeki sivil muhalefet ya da ulusalcı laiklerle İslamcılar arasında olduğunu sanmanın bir yanılgı olduğunu, en azından yüzeysel bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum. Şu günlerde demokrasiyi bir kez daha kesintiye uğratacak ve de kanlı noktalara varmasından çekindiğimiz bu iktidar savaşı, 21. yüzyıl dünyasına açılmaya çalışan Türkiye’nin, artık ona bir deli gömleği gibi dar gelen, yüz yıl öncesinin, seksen yıl, elli yıl, hatta otuz yıl öncesinin statükocu devlet geleneğiyle ve vesayetçi ideolojisiyle hesaplaşması savaşıdır. Bu hesaplaşmada, AKP gibi yer yer İslami referanslı muhafazakâr bir siyasal hareketin vesayetçiliğe ve statükoculuğa karşı odak rolünü üstlenmesi, toplumsal tarihimizin sosyolojik olarak açıklanması kolay ve mümkün bir istihzasından ibarettir; ve de -kimse korkmasın, şeriat geliyor paranoyalarına kapılmasın- pek de uzun süremeyecek geçici bir roldür.

AKP’nin temsil ettiği sınıfların ve katmanların çıkarlarının ve istemlerinin, her yerde değil ama belli önemli noktalarda, 21. yüzyıl Türkiyesi’nin talep ve ihtiyaçlarıyla üst üste düşmesi, dipten gelen dalganın etkisiyle onu aslında aday olmadığı bir yola sokmuştur. Tökezlemeleri, yolun ortasında duraklaması, açılım deyip de bir noktada milliyetçiliğe yenilip frene basması, demokratik hak ve özgürlükler konusunda Mehter adımlarıyla ilerlemesi;  işçilere, işçi hareketlerine, örneğin 1 Mayıs’lara karşı duyarsızlığı ya da şiddeti hep aynı sınıfsal tabanın ve çıkarların sonucudur. AKP, Cumhuriyetle palazlanmaya başlayan geleneksel burjuva-küçük burjuva sınıflarına karşı neo-liberalizmin etkisindeki son otuz yılda gelişen, ağırlıklı olarak Anadolu kökenli ve ticarete dayalı sermayenin siyasal temsilcisi ve sözcüsüdür. Demokratlığı, özgürlükçülüğü, vesayet rejimine karşıtlığı, büyük ölçüde bu sınıf ve katmanların çıkar ve ufuklarıyla sınırlıdır. Evet, sınırlıdır, içselleştirilmemiştir, ama bu eğilimler yok sayılamayacak kadar da gerçektir.

T24 sayfalarında biraz uzun büyük ölçüde de sıkıcı olabilecek bu düşünceleri neden mi yazdım? Olup bitenin hem bir iktidar savaşı, hem de gerçek bir çağ atlama savaşı olduğu düşüncemi paylaşmak için. Bir de ve en önemlisi; 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl ortasının siyaset ve ideolojilerini savunan, soğuk savaş döneminde kalmış ulusalcı sözde sol ile AKP arasındaymış gibi görünen bu iktidar savaşının, bu pimi çekilmiş bombayı andıran “yeter artık!” ortamının temelindeki asıl çatışma üzerine bağımsız. salim kafalarla, kimsenin askeri olmadan düşünelim diye. O cephe, bu cephede vuruşmak, karşıdakini düşman görmek yerine, hak ve özgürlükler için, ileri bir demokrasi için, halkların özgürlüğü ve barış için, vesayet rejiminden, militarizmden, her türlü bağnazlıktan, kulluktan kurtulmak, her türlü ayrımcılığa dur demek için kim bir adım atıyorsa o adımı destekleyelim, yurttaşlar olarak o adımın daha ileri gitmesini sağlayalım diye. Türkiyelilerin özgürlükçü, barışçı, çağdaş demokratik cephesini yüreklerimizde ve gerçek yaşamda kurabilelim diye...

Benimki 2010 için bir dilekten ibaret. Bakarsınız gerçekleşir. Ben eskilerin “behlül” dedikleri saflardanımdır, insana inanırım; hele de “Yeter artık” dedi mi...

Yazarın Diğer Yazıları

Göç geri dönmez, fiyatlar aşağı inmez

Kimse hayal kurmasın göç geri dönmeyecek; milyonların yüzde 20’si, 25’i dönse gerisi kalıcı olacak. Kimi zaman şu üründe kimi zaman bu üründe mevsimlik veya ithalata ihracata bağlı kimi oynamalar olsa da fiyatlar ve enflasyon (resmîsi bile) düşmeyecek

Keşke mesele o fotoğraftan ibaret olsa…

Bu olayda beni en çok etkileyen, pek fazla üzerinde durulmayan “akıllı olun” parmak sallaması oldu

Utanmadan kutladığınız bu bayram neyin bayramı?

Kimsenin bayramını kutlamıyorum. Herkesin, özellikle muhalefetin; şehit cenazeleri gelirken, insanlar açken, binlerce kişi keyfî tutuklamalarla zindanlardayken, “bu neyin bayramı” diye güçlü, eylemli ve cesaretli şekilde sormalarını, kan dökülürken bayram kutlanamayacağını, şehit kanına bulanmış bayram olmayacağını, bu savaşın durması gerektiğini kitlelere anlatmalarını istiyorum.