01 Mart 2021

Sinirli ritmiyle caz musikisi ve tanıdık bazı simalar, Cemal Reşit'in virtüozları tartışması ve bir iki ilginç haber: Musiki Ansiklopedisi'nden pasajlar (2)

Bir önceki yazıda tanıtmaya başladığım, 1947-1948 Yıllarında toplam 22 sayı olarak yayımlanan Musiki Ansiklopedisi'nin sayfalarında dolaşmaya devam ediyoruz. Cazla ilgili oldukça olumlu bir tutum benimsediği belli olan derginin İstanbul Şehir Orkestrası ve şefi Cemal Reşit ile pek anlaşamadığını ise hemen anlıyoruz

1947 yılında, 15 günlük aralıklarla yayım hayatına başlayan Musiki Ansiklopedisi'nin soluğu ancak 22 sayıya yetebilmişti. Derginin kapanmasında onu çıkaran Emin Cenkmen'in Fransa'ya gideceğine dair iki haberle bir anlam kazandırabiliyoruz. İkisini alt alta koyup okuduğumuzda ise iki ayrı hikâyenin anlatıldığını görüyoruz.

İlk haber pek şatafatlı bir dille yazılmış, ikincisi ise daha sönük ama yine de "hedef" odaklı. Cenkmen, Fransa'da hazırlanacak "müzik ansiklopedisinde" bir uzman (herhâlde Türk musikisi alanında) olarak çalışacaktır. Yine ihtimal ki, Cenkmen'in gidişinden sonra dergiyi devam ettirebilmek pek de mümkün değil. Birçok örneğinde gördüğümüz üzere bu ülke aynı zamanda "tek tabanca" insanların da memleketi. İkinci haber derginin sondan bir önceki sayısında yayımlanmış ve zaten o esnada Cenkmen Fransa'da bulunmakta. Bir sayı sonra da dergi yayımlanamaz durumu düşer, yayın dünyasından çekilir. Bu arada, bir "musiki ansiklopedi" olduğu iddiasındaki bir yayının olmazsa olmazı olarak "ansiklopedik maddeler" olması gerektiğini hatırlamak zorundayız. Nitekim, dergide böyle maddeleri içeren sayfalar (sayılar ilerledikçe sayfa sayısı azalan) da yayımlanmaktadır. Okuyunca hemen farkedeceğiniz üzere, başlıkların ("maddeler") yurtdışında yayımlanan ansiklopedilerden doğrudan çevrildiği kolayca söylenebilir.

Geçen yazıda da belirttiğim gibi, ismindeki "ansiklopedi" iddiasına rağmen dergi içerik olarak çok dağınıktır. Yine de ilk olarak "caz"a dair yazılara bakmak istiyorum. Çünkü, özellikle otuzlu yıllarda konu "caz" oldu mu, klasik batı müziğine yakın olan çevrelerde caza dair pek de olumlu olmayan bir hava olduğunu biliyoruz. Daha önceki yazılarımda bu konuya yeterince değindiğim için detayına girmek istemiyorum ama, Musiki Ansiklopedisi'nin caz konusunda daha "anlayışlı" bir tutum içindeymiş izlenimi veriyor. Aslında, diğer popüler müziklerden hemen hiç söz edilmiyor, "alaturka" konusunda oldukça hoyrat (bir sonraki yazıda bu konuya odaklanacağım) ve caz konusunda daha "açık" bir yaklaşım içindeler. Hemen her sayıda popüler bir caz parçasının notasını yayımlıyor, birçok Amerikalı caz müzisyeninden (biyografik seviyede) söz ediliyor, gençliğin bu müzikten (cazı daha çok dans müziği gibi görüyorlar) hoşlandığının farkındalar. Bu nedenle de, cazı yok saymak yerine "anlamaya" çalışıyorlar. Örneğin devrin önemli dans orkestralarından birinin lideri olan Fritz Kerten, dergide cazı şöyle tarif ediyor:

Kerten, ritmin (hatta, "sinirli" bir ritmin) öne çıktığı bir müzik olarak gençliğin yeni ruh hâline uygun olduğuna ve herkesi ele geçiren dansının çekiciliğine dikkat çekiyor. İlginçtir, bu "sinirli" müzik yaftası bugün bile bazı çevrelerin cazı tarif ederken kullandığı bir "klişe" olarak varlığını sürdürüyor. Bir arama motoruna "sinirli" ve "caz" yazdığınızda ne demek istediğimi anlayacaksınız. Sanırım asıl açıkça dile getirilemeyen, gençlerin sevdiği dans (popüler) müziklerde hemen hissedilen "muhalif" tutumun (ebeveynlere ve var olan birçok hiyerarşik ilişkiye) doğrudan yazıya dökülememesi. Neyse ki "sinirli müzik" klişesi artık kullanılmıyor, çünkü hiçbir manası yok, üstelik kulak tırmalıyor. Popüler müziklerin bir kısmı tabii ki muhaliftir, bir kısmı ise, tam tersine, düzenle uyum içinde ve teslimiyetçi.

Tekrar caza döndüğümüzde, Türkiye caz tarihinde önemli yer tutan iki önemli müzisyen ile karşılaşmak (tanıtıcı metinler hâlinde) sevindirici oluyor. Her ikisi de Türkiye'ye bir türlü gelmek zorunda kalmış ve yıllar içinde Türkiye caz müziği kültürüne eklemlenmiş, birçok öğrenci yetiştirmiş bu iki ismi tekrar hatırlamanın tam da yeridir. İlk olarak davulcu Sandu:

Tabii ki bu metinde çok da önemli şeyler söylenmiyor, ama öte yandan 1940'lı yıllar İstanbul'unun ne denli kozmopolit bir müzik dünyasına sahip olduğu kolayca anlaşılıyor. Gelelim diğer isme. Cazla ilgilenenler "Willy"nin hikayesini önceden duymuşlardır belki ama, bilmeyen de olacağından bu hikayeyi ilk ağızdan, "Willy"nin nasıl "Veli" olduğunu bizzat sahibinden okuyalım.

Bu metin, Sandu'nunkine göre daha kapsamlı ve ilginç. "Veli" de, Sandu gibi yıllarca birçok grupta çaldı, onu bilmeden İstanbul caz dünyasını anlamak pek de mümkün olmaz. Konu "ecnebilerden" açılınca dergideki bir başka habere, bu haberden de önce İstanbul müzik yaşamında çok önemli bir rol oynayan bir Levantenden, İtalyan uyruklu Fernando Franco'dan söz etmeden olmaz. Saray Sinemasını da yıllarca yöneten "Bay Franko", aynı zamanda yine kendisinin kurduğu Kontiya Emprezeryo Müzik Merkezi'ne bağlı olarak çalışan Franko Konser Bürosu isimli bir konser organizasyonu şirketinin de sahibidir. İstanbul Filarmoni Derneği'nin de üyesi olan bu "emprezaryo" sayesinde İstanbul'a birçok önemli orkestra ve müzisyen gelmiştir. Unutmayalım ki, Saray Sineması sadece bir sinema salonu değil, aynı zamanda, günümüzdeki Kültür Sarayı benzeri bir konser mekânıdır. Bu ön bilgiden sonra artık haberi okuyabiliriz.

Buradaki eleştirinin hedefinde Cemal Reşit olduğu besbelli ama nedense başlığa Bay Franko'da eklenmiş, hatta eski usul bir "aşağılama" tekniğiyle "Franko Efendi" denerek "gayrimüslim" olduğu da hatırlatılmış. Osmanlı dönemindeki nispeten "nötral" olan bir kullanımın Cumhuriyetten sonra "negatif"e dönüşmüş hâlidir "efendi" hitabı. Bir dipnot olarak şunu da yazmadan edemeyeceğim: Bu "efendi" temelli kullanımların (Beşiktaş'ı yönettiği dönemde bir kapıcının çocuğu olduğunu hatırlatmak için Beşiktaş'ın eski futbolcularından Rıza Çalımbay için tribünlerde "Rıza Efendi, iki ekmek, bir süt" diye yazıldığını hatırlayalım!) nasıl şekilden şekle girdiğine dair bir akademik çalışma yapılması gerekmiyor mu sizce de?

Haber oldukça ilginç. İstanbul Şehir Orkestrası'nın şefi olan Cemal Reşit Rey, İstanbul'a konser vermek için gelen ünlü Fransız kemancı ve müzik hocası Rene Benedetti'nin o esnada talebesi olan Ayla Erduran'ın da bu konserde yer alması dileğini, Erduran'ın virtüoz olmaması sebebiyle kabul etmemiş. Emin Cenkmen, bu nedenle yukarda okuduğumuz yorumu yazmış! Bu da yetmemiş, bu konuda Benedetti ile konuşmuş. İşte bu bağlamda Benedetti'nin demecini okuyalım.

Belli ki sinirlenmiş ama yine de konseri vermiş, Cemal Reşit bahsinde ise sadece "kaprislerden" hoşlanmam diyerek sitemini belirtmiş Rene Benedetti. Beyefendi bir adammış belli ki, kendisine hediye edilen "Türk sigaralarından" çok hoşnut olduğu gibi, o yıllarda yurtdışına gönderilen "yetenekli çocuklardan" bir diğeri olan İdil Biret'in yeteneğini de güzel bir dille anlatmış. Şimdi birkaç küçük haberle o yıllara dair biraz daha fikir sahibi olalım. Örneğin, yukarda sözünü ettiğim Bay Franko sayesinde (o yıllarda, Belediye'ye bağlı bir kurum olarak çalışan Şehir Orkestrası'nın yurtdışından gelen konuk müzisyenlerini Franko Konser Bürosu sağlardı) 1947-1948 Sezonunda bakın kimler gelecekmiş İstanbul'a?

Çok etkileyici bir liste değil mi? İstanbullu müzikseverlerin her daim kaliteli müzikler dinleyebildiğinin iyi bir kanıtı. Şimdi ise bambaşka bir haber. Okuyalım.

Demek ki "soğuk savaş"ın ilk emareleri görülmeye başlanmış. Ayrıca, Türkiye'nin o yıllarda Doğu Avrupa'dan gelenlere kapılarını kapamadığını da anlıyoruz . İlaveten, İstanbul'daki "kozmopolit" müzik dünyasının en azından 1960 Darbesine kadar süreceğinin bir ipucunu da gözlemliyoruz. Tabii ki, bu kozmopolit hava 6-7 Eylül'den sonra (1955) ilk ağır darbesini alacak, 1960'lardan sonraysa iyice "ulusal" bir karaktere bürünecektir. Son olarak, oldukça ürkütücü bir haberle sizi bu memlekete dair bir başka sosyal hakikatle baş başa bırakmak istiyorum. Okuyalım.

Çok ciddî bir olaydan söz ediliyor. O günkü ismiyle Harbiye Açıkhava Tiyatrosu, 1947 yılında henüz açılmış (sahne tekniklerine uygun hâle gelmesi, tam olarak tamamlanması 1950) ve boks karşılaşmalarına ev sahipliği yapıyormuş. İran boks takımıyla yapılan müsabakada ne olmuşsa olmuş, halk (habere göre üç bin kişi) galeyana gelerek tribünlerdeki taşları sökmüş ve olaya müdahale eden kolluk kuvvetlerine fırlatmışlar! Bir de böyle bir İstanbul var, neyse ki bu eşsiz mekân hâlen ayakta ve güzel konserlere imkân veriyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Küçük mucizeler, ölümsüz eserler, ekalliyet ve operet: "50 Yıllık Türk Musikisi" kitabından isimler (3)

Mustafa Rona'nın 1960 Yılında yayımlanan "50 Yıllık Türk Musikisi" isimli antolojisindeki isimlerle hemhâl oldukça çok katmanlı, çok değişkenli ama hiç de kaotik olmayan bir dünyayla karşılaşıyoruz. Bunun sırrı Osmanlı şehir kültürünün "kozmopolit" evreninde gizli

Popüler olanları ne yapacağız? | "50 Yıllık Türk Musikisi" kitabından isimler (2)

Bir önceki yazıda Mustafa Rona'nın 1960 Yılında yayımlanan "50 Yıllık Türk Musikisi" isimli antolojisinde Osmanlı Sanat Müziğinin nasıl kavramsal olarak "Türk Musikisine" dönüştürülmeye çalıştığını aktarmaya çalışmıştık. Ama eldeki malzeme gerçekten bu işe elverişli miydi? Sevilen ve aslında "piyasa" müziği yapan popüler besteci ve icracılara da bakarak bu projenin mümkün olup olmadığını anlamaya çalışacağız

"50 Yıllık Türk Musikisi" kitabından isimler (1)

Mustafa Rona'nın 1950'de yayımlamayı planladığı ama ancak bir on yıl kadar sonra yayımlanan "50 Yıllık Türk Musikisi" isimli antolojisine baktığımızda ilginç yaşam öyküleri ve anlatımlarla karşılaşıyoruz. Bestekârların kim olduklarına odaklanan anlatıların ardında bir kimlikler zenginliği, bir usta-çırak pedagojisi, bir geleneği övme ve aynı zamanda bir üslûbu muhafaza etme gayreti var