04 Ekim 2012

Rızasız bahçanın gülü derilmez*, Kadir Bey

Bir teklifim var Kadir Bey. Ümitsizliği sindiremeyen bir bünyem olmasa, size böyle bir teklif getirmezdim...

 

Bir teklifim var Kadir Bey.

Ümitsizliği sindiremeyen bir bünyem olmasa, size böyle bir teklif getirmezdim.

Ne olsa birbirimizi tanıdık ve ben sizin niyetinizden şüphe duymama ısrarıma rağmen, “über” otorite karşısında hemen çark edebilme huyunuzu da, bizatihi yaşayarak ve bedelini ödeyerek öğrendim.

İstanbul şehri Belediye Başkanlığı’ndan alkışlarla, omuzlar üzerinde uğurlanmak istediğinizi söylerken gözlerinizde beliren çocuksu parıltıyı da hatırlıyorum.

En az sizinki kadar İstanbullu bir ailenin bilmemkaçıncı kuşağı olmaklığımdan gelen cür’etle, bunun olabileceği ve olamayacağı ihtimal senaryolarından da bahsetmiştim o sıra.

“Benim iki şapkam var, biri belediyeci diğeri siyasetçi,” dediğinizde, o ikinci şapkayı, belediye yöneticiliği döneminizde çıkartıp portmantoya asmanızın daha uygun olacağını da söylemiştim.

Belediye yöneticiliğinin “kamu yönetimi” sınıfına girdiğini ve asla reelpolitik ile barışık durmaması gerektiğini, birçok kere kamuya açık alanlarda bencileyin söyleyip yazmıştım zaten.

O sıra İstanbul Şehir Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni’ydim ve bizzat görevlendirdiğiniz üç bürokratınızla Şehir Tiyatrosu’nun özerkliğini güvence altına alacak bir Yasa ve Yönetmelik üzerinde çalışma yürüttüğümü zannediyordum.

Bugün geldiğimiz noktanın ne olduğu malûm; palalarla hazırlanmış bir “cinayet yönetmeliği”, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun kadîm tarihindeki en ağır hakaret olarak yürürlükte.

Biz yüzüncü yılımıza hazırlanalım derken, Cemil Paşa’nın, Ali Ekrem’in, André Antoine’ın, Büyük Usta Ertuğrul Muhsin’in sizi omuzlarına sadece yere atmak için alabileceği bir facianın altına Genel Sekreteriniz vesilesiyle imza attınız.

İstanbul Şehir Tiyatrosu kadîmdir. Tiyatro sanatı ise çok daha kadîm.

Sel gidip kum kaldığında, ne yazık Kadir Bey, yani o bugün omuzda taşıyanlar yeni çıkarlara yelken açtığında, kadîmler cümlesinde hayırla yâd edilmeyeceksiniz.

Bu çağda her şey yazılı çizili olmanın ötesine geçti. Dijital ortamda, buradan Fîzan’a saklanacak yeri yok kimsenin.

Bugün, basın toplantılarıyla duyurduğumuz, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nu hak ettiği “dünya ligi”ne taşıyacak projelerin akîbetini sormak için oturmadım yazı masama.

Ne on bir ay jüri toplantılarını yapıp konkur sonucu ödülleri de dağıtılan Beyoğlu Sahnesi projesinin akâmete uğratılmasından bahsedeceğim...

Ne Yapı Endüstri Merkezi binasını, hemen ardımdan niye elden çıkarttığınızı soracağım...

Ne Dolmabahçe’de, üstelik külfetsiz yaptırdığımız altı yüz elli metrekarelik Beklân Algan Stüdyo’su ne oldu, diye soracağım...

Letafet Apartımanı’nın üzerinde de satış bulutları dolaşıyormuş. Hayır bu konuda da bir teklif yapmayacağım bugün.

Sonrasında yerel yönetimden kamu yönetimine geçen bir bürokratınız ve halihazırda Bakanlık eyleyen bir sabık solcu arkadaşın ortak operasyonuyla çöpe gitmek üzere olan 130 ek kadro getirmiştim İstanbul Şehir Tiyatrosu’na.

Kısaca, deveye hendek atlatma misali bir “karşı-operasyon”du. Bu ek kadroların “Sanatçı” bölgesini neden hâlâ boş tuttuğunuzu da sormayacağım.

Hele “darbe yönetmeliği” ile aksülamelini ortaya koyduğunuz Yasa ve Yönetmelik taahhüdünüzü hiç...

Şunun şurasında, bir yıldan az zaman sonra yerel seçimler yapılacak.

Ben “sur içi”liyim Kadir Bey ama Cumhuriyetle birlikte aile kütüğü ön sıralardan Gümüşsuyu’na intikal etmiş. Sizin gibi ben de “sur dışı”lı olmuşum.

Gümüşsu’yu’ndan Kasımpaşa yürüme mesafesi.

Beyoğlu’na, Rue de Péra’ya, Cadde-i Kebir’e aynıyakınlıkta sayılırız. Hele muhterem beybabanızın Cadde ile özdeşleşmiş dükkânı, sizi benden de yakın kılıyor muhitimize.

Beyoğlu, bu memleketin mihveridir.

Dünyada, edebiyata kahraman olmuş şehirler vardır ve bu şehirlerin üzerine titrenir. Hele bu şehirlerin gözbebeği muhitlerine...

Kadir Bey, Dolmabahçe’den sapladığınız tünel, sekiz dakikada Kâğıthaneye varıyor, pek âlâ...

Ama o tünelin arka bahçesine saplandığı zavallı Dolmabahçe Sarayı’na bir sorun bakalım.

İnönü Stadyumu, Hilton derken Gökkafes ile tüyü dikilen arka bahçesinde, şehrin merkezine ulaşacak gezinti yolunda hele, bir otoban görmek nasıl bir hissiyat, bunu Dolmabahçe Sarayı anlatsın bir de...

Şimdi de Tarlabaşı’ndan, Elmadağı’ndan, Sıraselviler’den kazıklı saplamalarla bir “Beyoğlu Cinayeti”ni, Santiago Nasar hâlâ dehşetle gözlerinizin içine bakarken, işlemek üzeresiniz.

Topçu Kışlası’nın replikasını yeniden inşa etmek gibi bir garabete, nasıl ikna edildiğinizi de yazık ki biliyorum.

Kışlanın Elmadağı yönündeki camiye v.i.p. namazgâhı da planlamış olabilir sizi bu garabete ikna edenler.

Yoksa, imzasının önüne mesleklerini, Mimar ve Sanat Tarihçisi ünvanlarını yerleştirmeyi seven biri her iki disiplinde de “replikacılık” ne kadar itibar görüyor, bunu bilir.

Epey zaman var görüşmedik Kadir Bey, söz uzadı biraz. Teklifim şu:

Taksim projesini hemen durdurun.

“Başbakan istiyor,” seslendirmesiyle, kendinize ve şehrimize bu tarihî kötülüğü yapmayın.

Kasım 2013 seçimine partinizin adayı olarak siz mi girersiniz, bir başkası mı bilemem ama, şehrime bu hayırhahlığı yaparsanız iki taahhüdüm var:

İlki, bu kararınızı ömrümün sonuna kadar, şehrime yapılmış bir iyilik olarak överim.

İkincisi, bir kez daha sizin parti İstanbul şehrinde seçim kazanırsa, herkesten özür diler ve 12 Eylül belâsında bile terk etmemek için binbir cefayı şeref saydığım şehrime, İstanbul’a, bir kez daha geri dönmemek üzere vedâ ederim.

Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır Kadir Bey. Gelin, hatırımı kırmayın.

Bu cinayete mimar olmayın.

*Son abdal Neşet Ertaş’ın deyişidir.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Ödemişli Terzi Sadık’ın hakyemez evladı

Neye inanırsa onu söyler ve bedeli neyse gülümseyerek öder

Yurttaş kimin umurunda, varsa yoksa referandum

AKP, ustalıklı olduğu kadar çaresiz bir rota tespit etti: Bu yerel seçim bir güven oylamasıdır!

SS: Susurluk’tan sonra

Bugün, yevmiyeli hukuk döneminde yaşanan ise, Susurluk’u aratan bir facia. 7 Şubat 2012’de başlatılan yevmiyeli hukuk, belli ki bir süre daha devam edecek.