22 Mayıs 2010

Türk golfçüsü en hakiki duygunun insanıdır

Yanlış anlaşılmasın, durmadan golfçülerle konuşan, akşam da jakuzide Mozart dinleyen biri değilim...

Bunların çimleri taze kalsın diye harcanan su miktarının hesabına hiç girmeyelim şimdi.
Golf diye bir şey var. Spor diyorlar. Bu oyunu seven arkadaşlar, benim “Golften tiksiniyorum,” diyecek kadar boş bulunduğum anlarda, bunun ne kadar centilmenlik öğreten bir oyun olduğunu, ana kuralının oyunculara, oyuna, sahaya olan saygı olduğunu anlatıyorlar.
Yanlış anlaşılmasın, durmadan golfçülerle konuşan, akşam da jakuzide Mozart dinleyen biri değilim. Arkadaşlarım profesyonel golfçüler, milli tenisçiler, satranç şampiyonları falan da değil. Ama bir-iki kez oynamış birkaç kişi tanıdım, pek bir sevmişler olayı. Hastası olmuşlar.
Olmaz kardeşim. Bize ters. Saçmalamayın.
Atıcılık, binicilik, hiç kızmam. Eski Türk sporlarındandır ne de olsa. Polo desen atlı hokey. Tarihte ilk bizim oynadığımız söyleniyor. Golf ne şimdi? Rockefeller mısın sen? Hiç yakışıyor mu Zeytinburnu’nda büyümüş, ‘Türk gibi kuvvetli’ bünyeye.
Centilmenlik iyi bir şey. Futbolda da centilmenlik iyi oluyor, ama biri centilmenlikte kusur etti diye, hop, skor 1-0 olmuyor. Futbolda da, penaltı atanın konsantrasyonu bozulmasın diye diğer futbolcular şöyle bir açılıyorlar. Ama bu arada seyirci ‘lollolloo’ diye tezahüratını yapıyor, rakip futbolcu hoark diye sümkürüyor... Bunlar futbolun güzellikleri dediğimiz şirin şeyler. Golfte hiç bu güzelliklerden göremiyorum efendim.
Spor dediğin biraz koşmalı-terlemeli, tekmeli-tokatlı olur. Senin omuzunda Lacoste sweatshirt, ayağında beyaz pantolon, kafanda kasket. Her yerin Jean Baptiste Perronneau pasteli. Dame De Sion lisesinin pilav gününe mi gidiyorsun, spor yapmaya mı.
Neyse ben yine yapacak hiç başka iş bulamadığım bir gün, dur dedim, şunlara ezbere saldırmayı bırakayım. Hani briçten bahsedince bilenler Sultan Süleyman olup gerinmeye başlarlar ya, bu golfçüler niye böyle havalı peki, öğreneyim dedim. Dut yemiş nazik bir bülbül gibi topa vurmanın forsu nereden geliyor.
Girdim bir internet sitesine, on sayfa yazı, bir sürü kural, bunlara eşlik eden 120 tane tabir.
İlk gözüme çarpan terim, Ball Lost / Lost Ball: Kaybolan top.
Yahu. Bir oyun düşünün, topla oynanıyor, ve topun kaybolması diye bir durum var. O durumda yapılacaklar var.
Futbolu düşünün, top kayboluyor. Futbol sahasında top yok. Nereye gider ulen bu top?
Topla oynanan oyunda, topun kaybolmayacağı bir düzenek vardır arkadaş. Deli bir seyirci atlayıp topu çalmadıkça, Bilica sahaya çukur açıp topu gömmedikçe, top kaybolmaz.
Ya da bilardo’daki gibi, topun kaybolması amaçtır. Bu ikisinden biri.
Topun kaybolması olayı bitirmiyor. Topun hangi durumlarda kaybolmuş sayıldığını sıralıyorlar bir de.
“Oyuncu tarafından aranmaya başlanmasından itibaren 5 dakika içinde bulunmaması, ya da oyuncu tarafından kendi topu olarak teşhis edilememesi durumunda, top kaybolmuş sayılır.”
Topunu bulman yetmiyor, tanıyacaksın. Golf böyle bir şey işte. Oynatırken düşündürüyor.
“Ya dur hoca, bi beş dakka daha ver, bulucaz topu diyorum. Milyon dönüm arazide, oynayayım diye verdiğiniz topa bak. Bunun kaybolmaması mümkün mü bir kere? Ver ulan o topu. Benim o. Bak kenarına ismimi kazımışım Nuri diye.
Ben tarihim boyunca at binmişim, kılıç kuşanmışım, yağlı güreş yapmışım. Benim ata sporum cirit. Şimdi üzerimdeki süveter baklavalı, kasket kafama büyük, en yakın tuvalet bilmemkaç kilometre uzakta, altıma edicem, ‘sessiz ol’ diyorlar, kıpırdayamıyorum. Bir de top mu kayboldu... Yürü gidelim kahvede iki tavla atalım, ya da şu ormanda biraz at binelim, hoptek oynayalım oğlum, lütfen ya...”
Haydi Türkiye, caanım Türkiye, özümüze dönelim, golfe bu tavrı koyalım.
Ya da boşverin, zaten ayranımız yok içmeye, ekmek bulamazsak golf oynayalım.

Yazarın Diğer Yazıları

Aşkım, Nur'um, Yengi'm

Gelişmiş bir deliydi bu, bana sorarsanız. 30 yaşlarında -veya 20’dir belki...

Bir şey soracağım, sen ağladın mı?

Canı istemeyen erişkin insanlar bilsinler ki son fırsat, çıksınlar sinema salonundan...

Hişt, beyaz yaka, bak bu da bizim en uzun gün

Yanağım sarkmasın diye sırt üstü uyumaya çalıştığım bir gecenin sabahıydı. Dolayısıyla firavun gibi altın sarısı ve elimde mızrakla gözlerimi açtım.