29 Kasım 2023

Merkezi sadece Batı’da görmeyi reddeden bir bilim insanının yolculuğu: 'Cengizci devlet' modeline yakından bakış

"Asya’dan çıkan, Doğu’dan çıkan uluslararası düzenlerin Batı’yı nasıl etkilediğini gösteriyorum"

Prof. Dr. Ayşe Zarakol: Asya’dan çıkan, Doğu’dan çıkan uluslararası düzenlerin Batı’yı nasıl etkilediğini gösteriyorum ve Batı’dan çıktığı düşünülen birçok siyasi ve uluslararası pratiğin aslında köklerinin daha geriye dayandığını anlatıyorum

Koç Üniversitesi Rahmi Koç Bilim Madalyası töreni. Sekizinci kez verilen ödülün bu yılki sahibi Cambridge Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü olan Ayşe Zarakol. Doğu-Batı ilişkilerini, tarihsel, sosyolojik ve uluslararası ilişkiler kesişiminde inceliyor. Modernite, egemenlik, dünya düzenlerinin tarihine bakarak, bugünü ve geleceği anlatıyor, anlamlandırıyor.

Prof. Zarakol’un en önemli özelliklerinden biri, dünya siyasetine sadece Avrupa-Batı merkezli bakışı reddetmesi. Koç Üniversitesi Yayınları’nca ‘Yenilgiden Sonra Doğu-Batı ile Yaşamayı Nasıl Öğrendi’ After Defeat-How to East Learned to Live with the West) kitabı Türkçe yayınlandı. Bu kitapta Türkiye-Rusya ve Japonya’nın, dillerinden inançlarına birbirinden farklı bu üç ülkenin benzer saplantılarla boğuşmasından bahsediyor.

Zarakol, madalya töreninde yaptığı konuşmada kitabı ve buradaki fikri hareket noktasını şöyle anlattı:

Çalışma; Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya, Soğuk Savaş sonrası Rusya karşılaştırmasına dayanıyordu. Bir zamanlar Batı’nın rakipleri olan bu ülkelerin Batı’ya yenildikten sonra Batı merkezli düzene nasıl entegre olduklarını anlatmaya çalıştım ve onu anlatırken de sosyolojik teorilerden yararlandım. İki arada kalmışlık problemi, statü eksikliğinin veya çifte standartların yarattığı isyan, haksız yere dışlanma gibi şeyler aslında hepimizin Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerinden tanıdığı dinamikler. Ama ben Amerika’da doktora yaparken bu konulardan hiç bahsedilmiyordu. Teorilerde bunlar yoktu. Aynı dertlerden sorunlu ve aslında o zamana kadar bir arada düşünülmeyen üç ülkeyi karşılaştırarak aslında Amerikan uluslararası ilişkiler teorilerine de derin bir eleştiri getirmiş oldum.

Zarakol’un ikinci kitabı hiyerarşiler üzerine. Adı ‘Hiearchies in the World Politics.’ Bu kitabındaki çalışmayı şöyle özetliyor:

Askeri güç dışında hiyerarşilerle ilgilenmiyordu uluslararası ilişkiler teoricileri. Farklı uluslararası hiyerarşileri çalışan dünyanın önde gelen akademisyenlerini bir araya getirdim ve uluslararası ilişkiler disiplinin yeniden düşünen bir proje yaptık. Dediğimiz şuydu ki, nasıl toplum içinde dine, ırka, sınıfa bağlı hiyerarşiler var ise aynı şey uluslararası toplum için de devletler arasında da var ve bunların dış politikaya etkileri var. O zamana kadar, yakın zamana kadar bu hiyerarşiler yokmuş gibi davranmak Batı’nın işine geliyordu ve o yüzden bunun bir teorisi yoktu. Biz bunu değiştirdik.

Benim dinlerken en etkilendiğim, (bugünü de Batı-Doğu ayrışmasından, farklı duyarlılıklarla düşündüren) kitabı ise Batı’dan Önce (Before the West) adını taşıyor. Kitapta merkezi ve tarihi değiştirerek, biraz geriye sararak bir dünya siyaseti okuması yapıyor Ayşe Zarakol ve şunları söylüyor: 

Uluslararası ilişkiler tarihi hep 17. yüzyıldan başlanarak anlatılıyor, sanki daha önce uluslararası ilişkiler yokmuş gibi ve hep Avrupa devletlerinin ya da Batı devletlerinin gözünden anlatılıyor. Bu kitapta bunu değiştirmek istedim. Uluslararası ilişkiler tarihini 13. yüzyıldan ve Doğu’dan başlattım. Burada Cengiz Han tarafından kurulan Moğol İmparatorluğu’nun Asya ya da Doğu tarihinde, Roma İmparatorluğu Avrupa tarihinde nasıl bir rol oynamışsa öyle bir rol oynadığını söylüyorum. Birleştirici bir ortak payda sağlayan bir deneyim buranın halkları için.

Herkes şunu düşünüyor, Moğollar sadece yıkıp geçtiler, geriye kalan pek bir etkileri olmadı. Ama neredeyse 200 senelik dönemden bahsediyoruz ve her imparatorluğun olduğu gibi onların da çok büyük etkileri, geride bıraktıkları pratikler ve kurumlar var ve bunu Asya’nın, Avrasya’nın her tarafında görebiliyoruz. Kitap zaten o hikâyeyi anlatıyor. Özellikle bu imparatorluk tarafından yönetilmiş olmanın ortak deneyimi belli bir egemenlik, belli bir devlet anlayışını bu coğrafyaya yayıyor. Ben buna kitapta ‘Cengizci Egemenlik’, ‘Cengizci Devlet’ adını veriyorum. Yüksek düzeyde siyasi merkezileşme ve evrensel imparatorluk hedefi. Bu ikisini birleştiren bir devlet modeli. Moğol İmparatorluğu’nun yönettiği, fethettiği her yerde bu modelin etkilerini görüyoruz, Çin’den Rusya’ya ve Orta Doğu’ya kadar tabii ki Orta Asya’da. Kitapta ‘Cengizci Egemenlik’ modelinden etkilenen devletlerin yarattığı uluslararası düzenleri anlatıyorum. 13.- 14. yüzyıl, Moğol düzeni. 14-15. yüzyıl Timur ve Çin’deki hanedanlığının rekabetiyle oluşan bizim soğuk savaş dönemine benzeyen bir uluslararası düzen. Sonra 16. yüzyılda Osmanlı, Safevi ve Babürlerin çekişmesinden olan 16. yüzyıl düzeni ve sonra bu uluslararası düzenlerin; Asya’dan çıkan, Doğu’dan çıkan uluslararası düzenlerin Batı’yı nasıl etkilediğini gösteriyorum ve Batı’dan çıktığı düşünülen birçok siyasi ve uluslararası pratiğin aslında köklerinin daha geriye dayandığını anlatıyorum.


Bitirirken…

Ayşe Zarakol üniversiteden itibaren yurtdışında, ABD’de, İngiltere'de yaşamış bir akademisyen. Ama pergelin ucunu ya da merkezi sadece Batı’ya sabitlememiş bir isim. Doğu’yu da en az Batı kadar bilmenin, anlamanın önemini fark edip bunu uluslararası bilim dünyasına da kabul ettirmiş bir isim. Günlük hiçbir karşılığı-derinliği olmayan, kendi iç kamuoyuna mesaj niteliği taşıyan ‘içeriden dışarıdan’, ‘Batı’dan Doğu’dan seslerin fazlaca çıktığı bir ortamda bilimin anlaşılır sesi bana iyi geldi. 

Ayşe Zarakol şu anda, 21. yüzyılda karşılaştığımız ve karşılaşabileceğimiz krizlerin, belirsizlik dönemlerinin, tarihteki  başka  düzensiz dönemlere bakıp, oradan öğrenilecekleri düşünerek bu konu üzerine çalışıyor.

Rahmi Koç’un törende “Bu kadar yatırım ve sahip olduklarımız içinde hiçbir şey, kurduğumuz üniversite, burada üretilen bilim, mezuniyet töreninde öğrencilerimizin keplerini  fırlattığı an kadar beni mutlu etmedi” demesini not düşüyorum.

Bilimin, bilim insanlarının varlığı ve onların seslerinin bu gürültü içinde daha çok duyulmasını diliyorum.

Murat Sabuncu kimdir? 

Murat Sabuncu İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi bölümünü bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi'nde İşletmecilik Sertifikası programını tamamladı. İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde Medya ve İletişim Sistemleri konusunda yüksek lisans yaptı.

Dergi, gazete, radyo, televizyon, internet haber sitelerinde muhabirlik, editörlük, yayın koordinatörlüğü, genel yayın yönetmenliği, köşe yazarlığı yaptı.

En uzun süre Milliyet gazetesinde çalıştı. Tempo dergisinde genel yayın yönetmenliği, Fortune dergisinde kurucu yönetmenlik yaptı. Skytürk 360'da ekonomiden politikaya değişik programlar hazırladı, sundu. 

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni oldu, ikinci ayında tutuklanıp Silivri Kapalı Cezaevi'ne gönderildi. Hapsedildiği cezaevinde 1,5 yıl tutuklu kaldı. 

T24'te köşe yazarlığı, yapıyor. 2016 yılından beri pasaportu ve sürekli basın kartı verilmiyor. Yargıtay'ın iki kere verdiği beraat kararına rağmen 7,5 yıl hapis cezası talebi içeren dosyası, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nda bekliyor.

Bölgeden tanıklıklarını ve izlenimlerini "Gazze: Mahsuscuktan Bir Aşk Hikâyesi" adıyla yayımlanan kitabında paylaştı. Sedat Simavi Gazetecilik Ödülü sahibi. Sorbonne'da hukuk doktorası yapan bir oğlu, Nuri isimli bir kedisi var.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Lütfü Savaş konusu Özel'in zayıf liderliğinin tescili; Nasuh Mahruki'nin adaylığı

Şimdi Hatay gibi simgesel bir yerde kamuoyu tepkisine rağmen Lütfü Savaş'ı yeniden aday gösteriyor. Deprem bekleyen İstanbul'da, adı bu konuda yaptığı çalışmalarla halkın hafızasına kazınan Mahruki'yi Beşiktaş'ta yok sayıyor

TİP’in Gebze’de kurduğu laboratuvar, kimliklere mesafeli sınıf siyaseti ne getirir?  

Kürt sorununa mesafeli, bu konuda iddialı fikir-tavır koyamayan bir sol partinin geleceği nasıl olur bilemiyorum. TİP, yakından izlenmesi gereken bir arayış içinde…

CHP’de gördüklerim: ‘Tribün milliyetçiliği’ ile zayıf, halkçılık vurgusu ile kuvvetli, Hatay’daki belirsizlikle kayıpta

CHP bir süredir kendine yeni bir milliyetçi dil arayışındaydı. Özgür Özel’in dün salonda yaptığı, seçim sürecinde meydanlara taşıyacağını söylediği “kırmızı-beyaz en büyük Türkiye” şablonu tribünlerden hatırladığımız fazla karikatürize bir milliyetçi tavır hissi uyandırdı bende