27 Temmuz 2014

İsrail – Filistin meselesi: İstisnacılık ve ırkçılık

İsrail’in yaptıklarının onda birini başka bir ülke yapsaydı, şimdiye kadar on kez, sonuç alıcı yaptırımlar içeren uluslararası bir müdahale olmuştu.

İsrail, klasik devlet terörizmine uygun olarak, Gazze Şeridi’nde yine Filistinli katliamı yapıyor. Öldürülenlerin sayısının bini geçtiği söyleniyor. Türkiye’den ve dünyadan İsrail’e tepki yağıyor. İsrail ise her zaman olduğu gibi bildiğini okuyor, çünkü ABD’nin himayesinde olduğu sürece başına bir şey gelmeyeceğinden emin.

Bu meseleye dair konumlanırken üç ekseni eşzamanlı olarak tutabilmek önemli:

  1. Bir ırkçılık türü olarak İsrail’in kurucu / resmi ideolojisi Siyonizme ve onunla bağlantılı olarak sürdürülen İsrail’in sistematik devlet terörizmine, Filistin topraklarını işgaline karşı net bir duruş:
  2. Filistin’de Hamas ve diğer İslamcı örgütlerin Yahudi sivillere yönelik terör eylemlerine karşı net bir duruş.
  3. Türkiye’de ve dünyada, İsrail’i eleştirmeye çalışırken başka bir ırkçılık türüne, anti-semitizme, kayıp bütün Yahudilere yönelik aşağılayıcı / saldırgan tutum alanlara karşı net bir duruş.

 

Aynı ırkçılık madalyonunun iki yüzü olan Siyonizm ve anti-semitizm tartışmasını bir sonraki yazıya bırakıp, bu yazıda İsrail – Filistin meselesinin tarihsel arkaplanına değinmek istiyorum. Bunun temel nedeni de son günlerde özellikle genç kuşaktan duyduklarım / okuduklarım sonucunda bu meselenin yeterince bilinmediğine kani olmam. Filistinliler için “madem istenmiyorlar, neden hala orada duruyorlar ki?” diye soranlar bile olabiliyor.

Bu arkaplanı verirken de tam on yıl önce, 2004’te, Birikim Dergisi’nde yayınlanmış bir yazımdan (“Neden bizden bu kadar nefret ediyorlar?”, Sayı 181) kopya çekeceğim:

Tecavüz ve hırsızlığın nesnesi olarak Filistin

“…Filistin yarım yüzyılı aşkın bir süredir açık bir şekilde tecavüz ve hırsızlığın nesnesi haline getirilmiş durumda. Bu yüzden de Filistin, hem bu coğrafyada yaşayan hemen herkes tarafından hem de dünyanın ezilenleri tarafından dünya egemenlerinin kendilerini nasıl görüldüklerine dair net bir kriter/sembol haline gelmiş durumda.

Filistin’in 20. yüzyılın başından sonuna kadar geçirdiği ibret ve dehşet verici nüfus ve toprak kaymalarını çok özet olarak gözden geçirirsek şöyle bir tabloyla karşılaşıyoruz:

1914’te bir Osmanlı vilayeti olan Filistin bölgesinde yaşayan nüfusun %8’i Musevi, %92’si Arap. 1949’a gelindiğinde 2. Dünya Savaşı sonrası koşullarında Batılı devletlerin girişimleri ve destekleri sonucu büyük göç hareketleriyle bu bölgedeki Musevi nüfusun %33’e tırmandığını ama aynı zamanda toprağın %77’sini kontrol eden bir İsrail devleti kurulduğunu görüyoruz. Bölge nüfusunun %67’sini oluşturan Filistinli Araplara toprakların %23’ü (Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze Şeridi) kalıyor. Bu sırada sayıları 700,000 civarında tahmin edilen Filistinli Arap evlerini bırakıp mülteci konumuna düşüyor. 1967 savaşından sonra ise İsrail bu %23’lük toprak parçasını da (Suriye’ye ait Golan Tepeleri’yle birlikte) işgal ediyor (Filistin’in kısa tarihine ilişkin kısa, derli toplu İngilizce bir kaynak için bknz: Palestine, Israel and the Arab-Israeli Conflict: A Primer (http://www.merip.org/palestine-israel_primer/toc-pal-isr-primer.html). O zamandan beri Filistinliler işgal altında ya da başka ülkelerde mülteci statüsünde yaşıyor ve İsrail de işgal altında tuttuğu topraklarda yüzlerce ‘yerleşim merkezi’ kurmakla meşgul. Meşhur ‘Oslo Süreci’ ya da ‘İsrail-Filistin Barış Görüşmeleri’ denilen şey zaten çok haksız bir şekilde %23’e indirilmiş ve 1967’den beri işgal altında tutulan bu toprak parçasında nasıl ve ne şekilde bir Filistin devleti kurulacağı sorusu idi.

İsrail bu ‘barış süreci’nin başından beri o %23’lük toprak parçasının anlamlı bir bütünlük olarak Filistinlilere verilmesine yanaşmadı. Buna yanaşır gibi olan, Arafat’la Oslo anlaşmasını imzalayan kendi Başbakanı Rabin’i aşırı sağcı/dinci bir militan tarafından devreden çıkardıktan sonra, ‘barış süreci’nde bile işgal altındaki – güya Filistinlilere bırakılacak - %23’lük topraklarda onlarca yeni yerleşim birimleri kurmayı sürdürdü. Kendisine yönelik nefret ve karşı-şiddetin kendi şiddeti ve işgaline bir tepki olduğunu hiç bir şekilde anlamak istemedi ve meseleye her zaman düzayak bir asayiş/güvenlik sorunu olarak yaklaştı. Taşlı/sopalı Filistin ayaklanmalarını binlerce insanı katlederek bastırmaya çalıştı.

Bütün bu süreçte ABD her zaman İsrail yanlısı bir politika izledi. Onyıllardır ABD dış yardımlarından açık farkla en çok parayı İsrail’e akıttı. İsrail’in yayılmacı ve küstah eylemleri karşısında en iyisinden sessiz kaldı, çoğu zaman da aktif destek sundu (örneğin İsrail’i kınayan ve yaptırım öngören bir sürü BM Güvenlik Konseyi karar tasarısını veto etti). Filistinliler ve bütün Arap/Müslüman/Ortadoğu âlemi (giderek dünyanın bütün ezilenleri) ABD’nin bu kendileri aleyhine gelişen İsrail’i kayırma politikasını hep gördüler, bildiler. Oslo sürecine girildiğinde, Soğuk Savaş sonrası dünya konjonktürünün etkisiyle, Filistinlilerin çoğu, aslında bir haksızlık/adaletsizlik anlamına gelen, o %23’lük toprak parçasında egemen bir Filistin devleti kurmaya rıza göstermiş durumdaydılar. Ama Rabin’in öldürülmesinden beri İsrail’in bütün adımları muhtemel bir barışı dinamitlemeye ve ne yapıp edip o %23’ü daha da aşağıya çekmeye yönelik oldu. %23 üzerinden kurulacak bir barışa Filistin içinden Hamas ve İslami Cihad gibi bazı radikal gruplar karşı çıkıyordu ama bunlar azınlıktaydı. Oysa İsrail tarafında Hamas ve İslami Cihad’ın muadili sayılabilecek eğilimler büyük çoğunlukla seçim kazanıyor ve Şaron gibi tescilli bir katil İsrail’in başbakanı olarak arz-ı endam edebiliyordu. Önce %23 içinde yer alan Doğu Kudüs’ün Filistin’e bırakılmasının söz konusu olamayacağı açıklandı. Sonra Batı Şeria’da İsrail’in yasadışı bir şekilde yaptırdığı ‘yerleşimlerin’ sayısı barış sürecinde bile arttırıldı ve bunların önemli bir kısmının tahliye edilemeyeceği, İsrail’e bağlanması gerektiği öne sürüldü. Ek olarak, bir Filistin devleti kurulsa bile bu devletin kara sınırlarının, havasahasının, hayati su kaynaklarının İsrail’in denetiminde kalması gerektiği ifade edildi. Sonuçta İsrail’in istediği, %23 üzerinde egemen bir Filistin devleti değil, bu oranın yaklaşık yarıya indiği, toprak devamlılığı olmayan ceplerden oluşan ve kara sınırları / havasahası nedeniyle gerçekten egemen olamayan bir devletçik karikatürüydü. Zaten %23’ü sindirmek için oldukça acı ilaçlar içmek zorunda olan bir halk ancak bu kadar aşağılanabilirdi. Bütün bunlar olurken, ABD kâğıt üzerinde Oslo barış sürecine bağlı göründü ve ama İsrail’in bir çözüm olasılığını torpilleyen onlarca girişimine hiç ciddi ses çıkarmadı. Bütün bunlar Filistinli intihar eylemlerinin doruk noktasına çıkmasına yol açtı.

ABD’nin Irak’a saldırmaya hazırlandığı dönemde, bu harekâtı en çok destekleyenler arasında İsrail yer aldı. İsrail aşırı sağından Irak’taki savaş hengâmesi sırasında Filistinlileri o %23’ten de sürme/temizleme imkanı çıkacağını savunanlar, bu görüşe ABD’den de destek verenler oldu. Aynı zamanlarda İsrail ‘Güvenlik Duvarı’ adı altında Filistinlileri yalıtmaya yönelik bir faaliyete girişti ve utancı betonlaştırdı. Bu duvar, o %23’ün önemli bir bölümünü de İsrail’e katarak, Filistinlileri bölerek yoluna hızla devam ediyor. Yine aynı süreçte İsrail, katil başbakanı Şaron’un emriyle yüzlerce cinayet işledi, planlı suikastlar yaptı, Filistin halkının sembolu haline gelmiş olan Arafat’ı karargahına hapsetti ve her an öldürebileceğini defalarca haykırdı. Bu dönem boyunca İsrail ve ABD’ye yönelik nefret daha da arttı ve bu nefretin daha kararlı ve kıyıcı taşıyıcısı durumuna gelen Hamas daha da güçlendi (İlginç bir şekilde yıllar önce yine İsrail, Arafat’ın gücünü kırmak için Hamas’ın kuluşuna da destek vermişti).

… 15 Nisan 2004’te Bush, Şaron’la görüşmesinin ardından, ABD’nin zaten çifte standatlarla dolu ve adil olmayan geleneksel politikasını değiştirdiğini ve İsrail’in Filistinlilerle bir barış anlaşması yapmasına gerek olmadan, Batı Şeria’nın önemli bir bölümünü ilhak ederek ve Filistinli mültecilerin evlerine dönüş hakkını sıfırlayarak, tek taraflı olarak ilhak edilmeyen işgal altındaki topraklardan çekilmesini desteklediğini açıkladı. Bu demek ki ABD, şimdiye kadar en azından kağıt üzerinde desteklediği %23’lük çözümden de resmen vazgeçiyor ve Şaron’la açıkça aynı çizgiye geliyor. Bu demek ki bir Filistin Devleti olacaksa eğer, İsrail’in uygun gördüğü kadar olacak (%23’ün yarısı kadar) ve bu devlet harita üzerinde bir ucubeye benzeyecek, toprak üzerinde de İsrail’in jandarma görevi devam edecek. Bu demek ki Filistinliler, yüzyıl önce %100’e yakınını ellerinde bulundurdukları toprakların %10-15’iyle yetinmek zorunda bırakılacaklar. Ciddi ciddi önerilen ve Filistinlilerden seslerini çıkarmadan kabul etmeleri beklenen plan budur. Filistin halkını daha da aşağılamak ve daha da çaresizliğe/umutsuzluğa itmek için daha uygun bir plan olabilir mi?

Bush’un bu plana desteğini açıklamasından sonra İsrail hemen Hamas lideri Rantisi’yi füzeli bir suikastla öldürdü. Aynen bir kaç ay önce Hamas’ın daha önceki lideri kötürüm Şeyh Yasin’i öldürdüğü gibi. Şimdi Şaron, Bush’un bu teklifini kendi partisi Likud’a onaylatmak peşinde. Ama gelin görün ki Likud için Filistinlileri bu kadar aşağılamak da yetmeyebilecek. Böylesine acuze bir planda bile bazı yerleşimlerin tahliye edilecek olması (özellikle küçücük Gaza Şeridi’ndekiler), birçok İsrailli sağcı/dinci politikacının canını sıkıyor. Şaron bu canı sıkılanları ikna etmek için diyor ki: ‘Devletin kuruluşundan beri, Başkan Bush’un mektubunda belirtildiği kadar cömert ve net bir destek almamıştık.’ Şaron bunu söylemekte haklı ama işte bu plandan canı sıkılanlar da haklı olarak ‘biraz daha dişimizi sıkalım, o %10-15’i vermekten de sıyırabiliriz belki’ diye düşünüyorlar. Öyle ya, yüz yılda %0’dan, %85-90’a çıkmayı becerebilmiş bir devlet var karşımızda. Beş on yıl daha dayansalar, kim diyebilir ki %100’e çıkamazlar? Onlar da haklı.

Mitler / fantaziler

İsrail toplumunun ve Musevi diasporasının hepsinde olmasa bile çok geniş bir kesiminde ‘vadedilmiş topraklar,’ ‘atalarımızın yurdu’ ve ‘seçilmiş halk’ mitleri / fantazileri bütün ağırlığıyla işlevlerini sürdürüyor.

[Bu mitlere / fantazilere ek olarak, Musevi toplumunun binyıllar boyunca değişik coğrafyalarda kırımlara uğratılmış olmasının (son ve en önemli episod olarak Naziler tarafından bir kaç yıl içinde 6 milyon Musevinin öldürülmüş olmasının), ‘en mağdur biziz’ şeklinde derin bir travmatik yargıya yol açtığını ve bu yargının da yokolma kaygısını çok kolayca tetiklenebilir halde tuttuğunu belirtmek gerek. Aynı yargı, kendi eylemleri nedeniyle ortaya çıkan başkalarının mağduriyetlerini anlamada ciddi bir engel teşkil etmektedir. “Ne olursa olsun, bizim kadar mağdur olmaları mümkün değil” gibi.]

Aşırı ortodoks, köktendinci Musevi gruplarda bu fantazileri gerçekleştirmek bir yaşam anlamı haline gelmiş durumda ama mesele bu gruplarla sınırlı değil. Görece liberal Musevi muhitlerde bile İsrail’in bütün Filistin coğrafyasına sahip olmasını tarihi ve dini nedenlerle savunanlara rastlamak mümkün. Bu mitlerin / fantezilerin değişik derecelerde de olsa geniş bir siyasi spektrumda rezonans yaratabilmesi o bölgede kalıcı ve adil bir barış için en büyük engel. Türkiye’de nasıl MHP türü bir milliyetçilik, kimi hassas konularda toplumun çok geniş kesimlerini rehin alabiliyorsa ya da nasıl ‘Kemalizm’ faşistinden sosyalist olduğunu söyleyen kimi gruplara kadar çok geniş bir siyasi yelpazeyi etkileyebiliyorsa, İsrail ve Musevi diasporası için de durum çok farklı değil. Tabii ki her halk gibi Museviler de yekpare bir bütün değil ve bu mitlere / fantazilere pabuç bırakmayan, onlarla bütün zorluklara rağmen kıyasıya mücadele eden Musevi kesimler de var. Hatta, işgal altındaki topraklarda savaşmayı reddeden askerlerden oluşan yüzakı bir Refusnik hareketi çıkarabilmiş olmasıyla, eski gücünden çok şey kaybetmiş olmasına rağmen hala canlı bir sol / barış hareketine sahip olmasıyla bazı konularda Türkiye’den daha ileri bile görülebilir ama, İsrail toplumu ve Musevi diasporasının geneline baktığımızda bu mitlerin / fantazilerin tayin edici etkisini gözden kaçırmak mümkün değil. Filistin’in en ücra yerlerine kadar gidip kısmen ya da tamamen devlet desteğiyle kendilerine köyler / kasabalar kurmuş olan ve ‘hiç bir yere gitmeyiz, bu topraklar bizim; bu Tanrı’nın sözü, burası kutsal bir yer, burada Tanrı’ya ve atalarımıza daha yakınız; bu yakınlık için kalkıp Brooklyn’den (New York) buraya göç ettik; İsrail ordusu dâhil kim bizi buradan çıkarmaya gelirse ölene kadar savaşırız’ diyen mümin Musevileri (ki sayıları yüzbinleri buluyor artık; ayrı partileri var, koalisyonda iktidar ortağı oluyorlar, vb), hangi İsrail hükümeti, nasıl oralardan çıkartacak? O mitlerle / fantezilerle İsrail toplumu ve Musevi diasporası derinlemesine hesaplaşmadan hiç bir İsrail hükümetinin cesaret edemeyeceği bir iş bu.”

İsrail’in istisnacılığı

Uzun bir alıntı yaptığım yazımın yayınlandığı 2004 yılından beri Filistin’de malum duvar tamamlandı; Gazze Şeridi dâhil, İsrail bazı işgal ettiği topraklardan çekildi; yerleşim yerleri inşaatlarına hiç ara vermedi; %10-15 üzerinde bile bir Filistin Devleti kurulmasına izin vermedi; bir kaç kez askeri operasyon düzenleyip yüzlerce binlerce Filistinliyi katletti. Sonuncu katliam halen devam ediyor.

İsrail en başından beri, kendi çapındaki diğer ülkelerden farklı kurallara bağlı olarak varlığını sürdürdü. Nüfus oranının çok ötesinde toprak sahibi olabildi; ABD’nin neredeyse kayıtsız şartsız himayesinden ve oldukça cömert mali / askeri yardımlarından faydalandı; yine ABD vetoları sayesinde BM Genel Kurul’undan kendisi aleyhine çıkan onlarca kararı hiç ciddiye almadı; on yıllarca kendisine ait olmayan toprakları işgal etti (hala ediyor); hiç hakkı olmamasına rağmen işgal ettiği topraklarda yerleşim yerleri kurdu; sürekli savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işledi; Orta Doğu’nun tek nükleer gücüyken kendini uluslararası denetime açmayı da yine çok uzun zamandır reddedebildi. Ve bütün bunlar yüzünden İsrail’in başına hiç bir şey gelmedi. İsrail’in yaptıklarının onda birini başka bir ülke yapsaydı, şimdiye kadar on kez, sonuç alıcı yaptırımlar içeren uluslararası bir müdahale olmuştu. Bütün bunlar İsrail’in ne kadar istisnai bir konumda olmak istediğini ve bu isteğinin dünya hegemonları tarafından ona verildiğini gösteriyor.

Bu tarihçeyi mümkün kılan da Siyonizm / anti-semitizm gerginliği üzerinden yürüyen ırkçı düşünsel / duygusal iklim.

O da gelecek yazıda…

muratpaker@gmail.com

@PakerMurat

 

Yazarın Diğer Yazıları

Travma psikolojisi, travma terapisi

Travmatik olayın en temel etkilerinden biri kişinin sembolizasyon kapasitesine ket vurmasıdır. O anlar için söz yoktur, kurulamaz haldedir.

Darbe Girişimi - 1

Darbe tahayyülü, başka bütün siyasi tahayyüller gibi, belli bir sosyo-politik bağlamda can buluyor. O sosyo-politik bağlam ne denli demokratsa, darbe hayali kurmak o kadar zorlaşıyor

Büyü yapsak Kürt sorunu biter mi?

Değişik tonlarıyla baskı, asimilasyon ve şiddet politikalarının işe yaramadığı açık değil mi?