16 Temmuz 2019

Yıl dönümü

15 Temmuz'da sokağa çıkanlar herhangi bir temel taşı atılmamış bir “darbeye direniş” tavrının ilk elle tutulur örneğini veren insanlardır

“Gülünç” demekten kendimi alamadığım darbe girişiminin üçüncü yıl dönümünü de “idrak ettik.” Evet, “gülünç” diyorum çünkü 15 Temmuz tarihi telaffuz edildiğinde tek-taraflı tutulmuş köprü aklıma geliyor. Ellerinde cep telefonlarıyla ortalıklarda dolaşan ve “Ne oluyor? Darbe mi oluyor, ne?” diye konuşan adamları hatırlıyorum. Darbe yapanlar açısından işlerin yolunda gitmediği, çok hayati aksamalar olduğu ve girişimin bir yere varmayacağı belliydi. Nitekim, TRT’de “bildiri” okunurken yurt dışından bazı dostlarım telefonla arayıp ne olduğunu sorduklarında bunun bir yere varmayacağını söylemiştim. Varmadı.

Tuhaf şeyler darbeye teşebbüs edenler cephesiyle sınırlı kalmıyordu. Örneğin iktidar tarafında olan çeşitli görevlilerin olaydan haberdar olma ve birbirlerini haberdar etme zamanları bana hep şaşırtıcı geldi. MİT Müsteşarı ile Genelkurmay Başkanı niçin Başbakan ile Cumhurbaşkanı’na haber vermiyorlar? Haber tatsız, canları sıkılır filan diye mi? Tabii bu gibi konularda bizde “bilgi” diye bulunan şeyler yetkili kişilerin söylediklerinden oluşuyor. Örneğin, Cumhurbaşkanı’nın darbe olduğu haberini eniştesinden aldığı bilgisini Cumhurbaşkanı’nın kendisinden öğreniyoruz. Doğrusu tuhaf geliyor, ama söylenen bu.

Zaman geçtikçe, bu olayla ilgili daha çok bilginin ortaya döküleceğini düşünüyorum. Şu sırada bilinmesi şu ya da bu nedenle “sakıncalı” bulunabilecek çeşitli ayrıntılar, uzantılar olabilir. Zamanla bunlar çıtlatılır, derken tartışılır, böyle böyle saydamlaşır. Zaten Türk milleti olarak enikonu alışığız tarihimizin en önemli olaylarının sisler içinde “yarı görünür” olmasına. Daha hâlâ, Birinci Dünya Savaşı’na nasıl girdiğimizin kanıtlarla desteklenir bir hikâyesini görmüş, okumuş değiliz.

Ama 15 Temmuz’la ilgili bazı şeyler de şimdiden belli. Geçen zamanda ortaya çıkabilecek ayrıntıların bunu uzun boylu değiştireceğini de sanmıyorum.

“Nedir bunlar?” diye sorulursa, ilkin “sivil direniş”in önemini söylerim.

Yakın tarihte belli başlı üç darbe, bir de tanka tüfeğe dayanması gerekmeyen 28 Şubat var. Bunlar, varmak istedikleri hedefe varmış, bu anlamda “başarılı” darbeler. Hiçbiri de, aşağıdan yukarıya gelişen sivil bir direnişle karşılaşmamış. Yani “darbeye direniş” geleneği yok, darbeye karşı gürbüz bir “edebiyat” da yok. En fazla, darbenin doğrudan doğruya hedefi olanların genellikle “sözlü” düzeyde kalan bir şikâyet ve hayıflanma edebiyatı oluşabilmiş. Buna karşılık özellikle 27 Mayıs üstüne “güzelleme” edebiyatı da eksik değil. Demek ki toplumun bir kesimi de on yılda bir darbe olmasını yadırgamıyor; tersine, bundan hoşnut. Nitekim AKP iktidarının iktidar olmaya çabaladığı yıllarda bu kesim “Ordu göreve” diye bayrak açabilmişti.

Ama 15 Temmuz’da bu “itaatkâr” gelenek bozuldu. Cumhurbaşkanı alışıldık şekilde şapkasını alıp gitmediği gibi yurttaşları da sokağa çıkmaya çağırdı. İşin daha da tuhaf tarafı, çağrıya uyan azımsanmayacak sayıda insanın varlığıydı. Bu insanlar gidip tankların önünde durdular. Dolayısıyla gene hiç azımsanmayacak sayıda insan öldürüldü ya da yaralandı. Ama direniş kazandı, darbe söndü.

Girişimi izleyen süreçte, sınavdan başarıyla çıkan iktidar başarısının keyfini sürdü. Başka koşullarda yapması kolay olmayabilecek birçok şey, öncelikle yasal değişiklikler hızla yapılabildi. Cumhurbaşkanı bir “Tek-adam” rejimi kurmak istiyordu; büyük ölçüde kurdu. Bu gibi gelişmelere bakarak olayın bütününü bir “danışıklı dövüş” olarak yorumlayanlar oldu.

Ben, darbe yapma yolunda ciddi (ama çok eksik ve kusurlu) bir girişim olduğuna, “FETÖCÜ” diye bilinen kesimin de burada öncü bir rol oynadığına inananlardanım. Ama diyelim, varsayalım ki bunun bir “senaryo” olduğunu ileri sürenler doğru söylüyor. Bu, olayın bütünü içinde benim asıl önem verdiğim olguları değiştirmiyor. Bu “komplo teorisi”ni “Sokağa çıkanlara da girişimin ‘sahte’ olduğu bilgisi verilmişti” derecesine getirirlerse bilemem artık. Çok akla yakın değil. O insanlar, “darbe girişimi var” diye sokağa çıktılar. Belirleyici olan da bu. Evet, onların belki tamamı darbenin hedefi olan siyasi partinin ve önderlerinin “militan” denebilecek taraftarlarıydı. Oturup konuşmaya kalksak belki birkaç cümleden öteye geçemeyiz. Ama onlar, herhangi bir temel taşı atılmamış bir “darbeye direniş” tavrının ilk elle tutulur örneğini veren insanlardır. “15 Temmuz nasıl oldu?” konusuna getireceğimiz şu yorum ya da bu yorum onların bu kahramanlığı olgusunu değiştirmez.

Ve şimdi hangi siyasi cenahta olursa olsun, 15 Temmuz hakkında bir şey söylemek üzere ağzını açan herkes darbeciliği telin ederek söze başlıyor.

Ben halkın her zaman doğruyu seçtiğine inanmam. İnanıyor olsam, 1933’te Hitler’in seçimden birinci parti olarak çıkmasının akla yakın bir açıklamasını bulmam gerekecek. Tabii “Hitler” belki “en” çarpıcı örnek ama “tek” örnek değil. Şimdi üzerine konuştuğumuz (bir hayli karmaşık) siyasi bağlamda da Türkiye halkının Tayyip Erdoğan’a kazandırdığı seçimlerle doğru bir iş yaptığı kanısında değilim.

Halkın her zaman doğruyu seçtiğine inanmam ama halkın seçtiğini bir başkasının gelip “hükümsüz” ilan etmesine hiç inanmam. Halkın yanılma hakkı teslim edilmeden demokrasi olmaz; ama yanıldıysa yanlışını kendi düzeltir, onun yerine, onun adına “yanlış düzeltme” hakkı ya da hatta “görev”i hiç kimseye verilmemiştir.

Olayın üzerinden yıllar geçtikçe 15 Temmuz 2016’nın kalıcı mirası olarak sivil direnişin ayakta durduğunu göreceğiz.  

 

Yazarın Diğer Yazıları

Agnes Heller

Agnes Heller bir tür anti-demokratik rejim içinde bıraktığı ülkesine döndükten hemen sonra kendini bir başka tür anti-demokratik rejimde buldu

Tarayan katiller

Son dönemin “tarama” uzmanlarına baktığımızda aralarında bazı ideolojik akrabalıklar görebiliyoruz; başta yabancı düşmanlığı, ırkçılıkla karışık bir zenofobi geliyor

Benim sadık yarim beton değildir

Baktığı yerde meşe, gürgen değil de “dolar” işareti görenler, öyle görmek üzere yetiştirilenler var oldukça bu mücadele de bitmeyecek