09 Nisan 2019

Sayı saymasını bilmek

Muhalefetin oy sahtekârlığı yapacak bir örgütlenme başarması akıl alacak bir şey mi?

İstanbul bilmecesi devam ediyor. Yeni haftaya girdik, bu sayım işinin de bu hafta bitmesi bekleniyor ama belli olmaz, çünkü bu olaydan başka türlü (bu “başka” ne anlama geliyorsa) sonuçlar çıkarmak isteyen birileri var gibi görünüyor. “Millet İttifakı” adıyla bildiklerimiz İmamoğlu’nun kazandığının ilan edilmesini bekliyor, başkaca bir beklediği yok gibi. Ama öbür taraf şimdi bir “örgütlü sahtekârlık” edebiyatı yapmaya başladı. Bunun sonu nereye varır, bilinmez.

Bir görüş (geçen gün, “New York Times”da da dile getirildi) bu patırtının asıl nedeninin AKP’nin İstanbul Belediyesi’ne egemen olduğu bunca yıl biriken evrakın oradan nakledilmesi telaşı olduğunu söylüyor. Yani, şimdiye kadar rant nasıl paylaşılmış, kazanç kapıları kimlere, nasıl açılmış, hangi vakıflara ne gibi ayrıcalıklar tanınmış v.b. olabilir, olmayabilir de. Şu günlerde öyle bir havaya girdik ki (bugün yazmak istediğim asıl konu bu) herkes, herkes hakkında her şeyi söyleyebiliyor. Bir başkasından dinlediği bir şeyi kendi gözüyle görmüş gibi anlatabiliyor. İşine gelmeyeni ne kadar inandırıcı olursa olsun, toptan reddedebiliyor ya da hiç işitmeyebiliyor.

Zaten her düzeyde süregiden bir “kamplaşma” olgusu var. Buna “kamplaşma” mı diyeceğiz, “kamplaştırma” mı? Şüphesiz, hele işin başında, söz konusu olan ikincisiydi. Ama yeterli ajitasyondan sonra artık kendi dinamiğini edinmiş gibi görünüyor. Artık yeni “dış” yardım almadan kendini yeniden üretebiliyor ve her olay kendini yeniden üretmesi için gerekli malzemeyi sağlıyor. Şimdiye kadar çok kere yazdığım gibi, bu son derece tehlikeli bir durum.

AKP’nin “tepesi”, şimdilik, bu “İstanbul seçimi” konusunda çok fazla konuşmuş değil. Bu sonuçtan doğrudan doğruya etkilenecek olan Binali Yıldırım böyle bir durumda söylenebileceklerin (onun konumunda birinin söylemesini bekleyeceklerimizin) asgarisini söylemekle yetiniyor. Cumhurbaşkanı da her konuda gösterdiği konuşkanlığı göstermedi.

Ama “teşkilat” (ve tabii “propaganda aygıtı”) yeterince ses çıkarıyor. Çıkan ses bazı sakim alametler de içeriyor.

Bu ülke 1946’dan beri seçimin belirleyici olduğu bir düzene geçti ve kötü şöhretli 1946 seçiminden sonra bu işi belirli bir disiplin içinde yapmayı öğrendi. “Dürüst seçim”i bir gelenek haline getirmeyi, bunu kurumlaştırmayı başardı. Bu durum AKP iktidarı süresinde birtakım darbeler almaya başladı. Klasik örnek “mühürsüz pusulalar” örneği tabii. Böyle, hâlâ açıklanmamış olaylar var ama asıl sorun somut olgulardan çok elle tutulmaz, “demokrasi anlayışı” gibi etkenlerde. Önderinin bir “otobüs” benzetmesiyle anlattığı “demokrasi”ye örgütün bağlılık derecesi belli değil. Örgüt “demokrasi” ilkelerine mi bağlı, iktidarın getirilerine mi?

Şimdi örgütün seçim konularından sorumlu üyeleri “yeniden sayım” taleplerini dile getirdiler. Adayların birbirine yakın oy aldığı durumlarda bu normaldir, daha doğrusu bunu normal görmeye alışmışızdır, çünkü çok örneği vardır. Ancak “yeniden sayım” devam ederken “örgütlü sahtekârlık” iddiaları da ortaya atıldı ki, bu, endişe yaratıyor. Tabii, iddianın bir aslı varsa, bu zaten yeterince endişe verici bir durum. Ama biraz düşününce, en “olmayacak” şeyin de bunun bir aslı olması ihtimali olduğunu görüyoruz. Büyük sorun, ne zamandır,

muhalefetin son derece eşitsiz koşullarda seçimlere girmesi. İktidarın sıkı denetiminde olan medyanın muhalefetin dediğine, söylediğine hemen hemen hiç yer vermemesi. Böyle bir çaresizlik içinde bırakılan muhalefetin oy sayımında—İstanbul gibi devasa bir kentte—oy sahteârlığı yapacak bir örgütlenme başarması akıl alacak bir şey mi? Ayrıca, “sandık kurulu” filan, yıllardır bildiğimiz şeyler. Koskoca iktidar partisinin sandık başında usulsüzlük olup olmadığına bakan üyeleri yok mu?

AKP uzunca bir süredir kendi hoşuna gitmeyen her şeyi kendi aleyhine kurulmuş somut bir örgütün komplosu olarak açıklamaya alıştı. AKP var, bir de onun düşmanları var. Bu düşmanlar bayağı kalabalık. Üstelik ne kadar heterojen olurlarsa olsunlar, AKP karşısında ortak hareket edebiliyorlar. Hemen bir araya gelebiliyorlar.

Bu, şüphesiz, “fiktif” bir dünya. Ama sıradan AKP dilinde Gezi bir komplo, arkasında yolsuzluk iddiaları, bütün o tape’ler filan komplo ve “darbe girişimi”; derken sahici “darbe girişimi”… Bunların yanı sıra ekonomide olanlar, enflasyon v.b. de komplo. AKP böyle bir “komplo denizi” içinde yol almaya çabalıyor. Dünyada AKP’nin hoşuna gitmeyen ne olsa “komplo” deyip içinden çıkmak bir “teamül” haline geldi. Gelebildi, çünkü “Ne oluyoruz?” diyen yok. Olmamasının başlıca nedeni de Türkiye toplumunun siyaset denen faaliyeti bir dizi komplo olarak görme alışkanlığı. Tabii farklı siyasi çizgiler kendi farklı komplolarını icat ediyorlar, komploların kadroları ve amaçları değişebiliyor. Ama olan biten her şeyi bir komplo olarak görme ve anlama alışkanlığı değişmeden devam ediyor. Bu genel “komplo-sever” dünyada AKP de tökezledikçe (ki bu da iyice sıklaşmaya başladı) “aldatıldım”, “komploya getirildim” diye feryat etmeyi kural haline getirdi.

Dolayısıyla AKP’nin bu seçim kaybı karşısında aldığı tavrın endişe verici olduğunu düşünüyorum. AKP’nin her yaptığının doğru, karşısında yer alan her şeyin “suçlu” olduğu bir dünya çiziliyor böylece. Bu dünyada AKP’nin seçim kaybetmesine imkan yok, çünkü AKP ancak bir komplo sonucunda seçim kaybedebilir. O halde, es kaza bir seçim kaybolmuş gibi görünüyorsa, yapılacak iş, komployu kuranlar ve yürütenleri tespit edip cezalandırmaktır.

Anlaşıldı mı?

Yazarın Diğer Yazıları

Gezi davası

Türkiye düz değil "helezoni" diyebileceğimiz bir hareket tarzıyla, ağır aksak, ama demokrasi doğrultusunda yürüyen bir toplumdu. Bu doğrultuya direnen kesimler vardı, zaten süreci ağırlaştıranlar da onlardı. Ama Tayyip Erdoğan’la bu ağır aksak gidiş de durdu

Bu ne ayak?

"Ayak" değil "müttefik"; biraz da "müttefik malgré lui", fırtınada aynı filikaya sığınmış iki rakip misali. İlişkinin bu tanımı savunulabilir ve kanıtlanabilir bir kanal açıyor. Erdoğan açısından "daha hafif" bir sorumluluk anlamına da gelmiyor

"Antagonizm" dedikleri

Bir yanda kaba kuvvetin izin verdiği ölçüde yumrukla ya da silahla empoze edilen kurallar, bir yanda kardeşlik temelinde uzlaşma ve anlaşmayı savunanların önerdiği ilkeler, tamamen "antagonist" bir tavır alışla, karşı karşıya duruyor