01 Ağustos 2020

Osmanlıcılık ve Sultanhamidcilik

Çağdaşı İslamcılar ondan nefret ederken şimdikiler ne buluyorlar diye düşünmek galiba yersiz. Kurduğu "jurnalci" örgütü hakkında Cumhurbaşkanı'nın söylediklerini duyunca böyle bir meraka gerek kalmıyor. Bunu beğendikten sonra her şeyi beğenebilirsiniz

Bir Osmanlı yüceltmeciliği ne zamandır geçerli ama şu sıralar iyice yoğunlaştığı, yoğunlaştırıldığı görülüyor. Bu Osmanlı yüceltmesinin dikkati çeken bir yanı da Abdülhamid'in meth-ü senası idi. Bu da gündemden eksik değil. Hem de Cumhurbaşkanı sayesinde, Abdülhamid'in "istihbarat" konusundaki dehası öne çıkarıldı.

Bu gibi şeyler (yani, ulusal geçmişi kıvançla anma isteğinden söz ediyorum) belirli ölçüler çerçevesinde yürür ve o çerçevelerin dışına uğramak için debelenmezse, beğenecek şeyler olmasa da "anlaşılır" şeylerdir. Dünyanın her yerinde çeşit çeşit topluluk içinde yaşayan insanlar bu "ulusal geçmiş"te övünülecek şeyler bulmaya çalışabilir. Bunu "Fiji'nin büyük askeri zaferleri" ya da "Kiribati'nin dünya mimarlık tarihine katkıları" üstüne kitap yazma derecesine getirmedikçe, kimseye zararı olmayabilir. Burada Türkiye'nin özel bir yeri olduğunu da söyleyebiliriz. Şöyle bir "özel yer": Padişahlık'tan Cumhuriyet'e geçiş bir meşruiyet sorunu yarattığı için Osmanlı geçmişinin karalanması gerekli görülmüştü. Zaten oldukça enerjik bir batılılaşma çabası Osmanlı kurumlarından ve kültüründen kopuşu kaçınılmaz kılıyordu. Öte yandan, Kanuni sonrası Osmanlı tarihinde övmek üzere öne çıkaracak bir şey de pek bulunmuyordu. Nitekim Osmanlı tarihine dostça bakanlar dahi burada böyle bir hazine bulup çıkaramamışlardı. Bu tip "defineciliğin" önemli bir temsilcisi olan Tayyip Erdoğan dahi III. Selim sonrası tarihte Abdülhamid'den başkasını bulamadı (onu bulmanın asıl şerefi de Necip Fazıl'a ait).

Tabii övünmek için nasıl şeyler arıyoruz, bu da çok önemli. Türkiye'nin batılılaşma çabasını yerinde ve gerekli buluyorsanız, II. Mahmud'u, Abdülmecid'i hayırla anmak isteyebilirsiniz (bunlar Tayyip Erdoğan'a uyan "figür"ler değil). "Abdülaziz yetenekli bir ressamdı" diyebilirsiniz. Başka da ne dersiniz bilemiyorum -kolay değil.

Örneğin şarkıcının biri Tayyip Erdoğan'ı niçin beğendiğini (ve kendisinden ne beklediğini) açıklamış: "Çok iyi bir yönetici," diyor, "On İki Ada'yı da alır". Böyle birinin Osmanlı tarihinde ne arayacağı belli. Ama o da Kanuni'den sonra aradığını bulmakta zorlanacak.

Şimdi, Osmanlı'yı "fütuhat" ile özdeşlemek ve bu nedenle "Ah! Neydi o günler!" nostaljisine kapılmak sağlıklı bir şey değil, onaylanır bir şey değil. Değil de, olmaması, bir yığın insanın tam da böyle düşünüp duygulanmasını engellemiyor. Şu günlerde önümüzde bir Ayasofya temsili devam edip gitmekte. Ayasofya şimdi cami oldu da "bizim" olmadı; müze olarak da bizimdi. Ama biz onu müze yaparak bir büyüklük göstermiştik. Şimdi Ayasofya üstüne bu tezahüratı yapanlar "Ayasofya'yı geri alma"nın bayramını yapıyorlar. 1953'ten beri de her yıl İstanbul'u yeniden fethediyorlardı. Demek hâlâ sindirememişlerdi İstanbul'un sahibi olmayı.

Abdülhamid'i "kanlı" gibi sıfatlarla yerin dibine batırmanın gereğini hiç anlamadım. Bir padişahı "demokrat olmadığı" için eleştirmek ne kadar akla yakın bir şey? Öte yandan, "Ulu Hakan" muhabbetini büsbütün anlayamadım. Abdülhamid'in bulunmaz hint kumaşı olduğunu teorisini İslamcı Necip Fazıl icat etti. Abdülhamid'in Müslüman çağdaşları arasında önde gelen ikisi Mehmed Akif ile Said-i Nursi'dir. Hakkında düşündükleri pek olumlu şeyler değildir. Pan - İslamist olduğu için buraya göçen Mehmed Murad geldiğine pişman olmuştur. İslamcı olan Ali Suavi Jön Türk'tür. İslamcı olan Said Halim Paşa'nın Abdülhamid hakkında fikri ne olabilir?

Abdülhamid'in "dostlar alışverişte görsün" İslamcılığı da sadece reel - politik gereğidir.

Neyse… Çağdaşı İslamcılar ondan nefret ederken şimdikiler ne buluyorlar diye düşünmek galiba yersiz. Kurduğu "jurnalci" örgütü hakkında Cumhurbaşkanı'nın söylediklerini duyunca böyle bir meraka gerek kalmıyor. Bunu beğendikten sonra her şeyi beğenebilirsiniz.

Mustafa Reşid Paşa modern anlamda bir "bürokrasi" kurmaya çalışmıştı. Hiç kolay iş değildi. O da ancak kısmen başarılı olabildi. Ama "yoktan var etme"denilecek bir şeydi, "kalemiyeden mülkiyeye" geçmek. Abdülhamid'in büyük kötülüklerinden biri her şeyi kendine bağlayarak bürokrasinin kendi hiyerarşisini, kendi mantığını bozması oldu. Buna "merkeziyetçilik" bile denmez. Olsa olsa "bencilik" denir.

Jurnaller faslı tabii çok daha acıklıdır. Yalnız Abdülhamid açısından değil, o jurnalleri yazanlar açısından belki daha da acıklıdır. Nitekim Abdülhamid'in düşmanları sonunda onu yıkıp bu jurnallere de el koyunca, bunları yayımlamamaya karar verdiler. Yayımlasalar, herhalde "ulusal tarihimiz"in birtakım şanlı karakterlerinin prestiji çamura bulanacaktı. Bunu göze alamadılar ve jurnalleri yaktılar.

Bu olay aklıma bir şey getiriyor: Hani laf vardır; paranoyakların çok zaman haklı olduğu söylenir. Abdülhamid'e ciddi bir suikast girişimi olduğunu bilirsiniz. Bu olay üstüne Tevfik Fikret oturdu, şiir yazdı. "Avcı, attın ama vuramadın" diyordu. Vuramadığı için ne kadar üzüldüğünü söylüyordu. Bu şiir tabii yayımlanmadı. Ama hemen o günlerde ağızdan ağıza ulaştı, herkes ezberleyip birbirine okumaya başladı. Abdülhamid'in jurnalcilik düzeninde Tevfik Fikret'in burnunda sivilce çıksa Hünkar'ın bundan haberi olurdu. Ortalıkta, "sözlü düzey"de böyle bir şiirin dolaşımda olduğu, yazanın da Tevfik Fikret'in olduğu Abdülhamid'in kulağına gitmez miydi?

Peki Abdülhamid ne yaptı kendisi hakkında bu duyguları dile getiren Tevfik Fikret'e?

Hiçbir şey.

Bazan insanın Abdülhamid'den öğreneceği bir şey de olabiliyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Artan yüzde

Memlekette çeşitli somut durumlara bakıp "Acaba neden?" demesi gereken çok kişi var. Var da buldukları cevap hep aynı: Liberaller!

Seçimli tarih boyunca sonuçlar

Geleneksel olarak yüzü sağa dönük bir toplum... "Sol" bir söylem kulağına çalınınca yüzünü o tarafa dönüp bekleyenler var. Tam tersi yöne koşup orada örgütlenenler de var...

Kılıç hakkı

Dünya aleme kılıç gösterilecekse, göstermeye karar veren belli. Ali Erbaş içinse rolünü canla başla -"yaşayarak" derler ya- oynayan bir aktör olduğu söylenebilir