12 Mayıs 2022

Kayırma kültürü

Kayırmanın başat olduğu bir toplumda Süleyman Soylu İçişleri Bakanı, Nebati de Ekonomiden sorumlu Bakan olur

İki gramofonu kurmuş, karşı karşıya yerleştirip çalıştırmış durumdayız.  Birinde, diyelim Bach, öbüründe Hacı Arif Bey çalıyor.  Bu iki sesin aynı anda çıkıyor olması aralarında herhangi bir uyuma, ahenge yol açmıyor. Tersine, tam bir uyumsuzluk, bir kakofoni. Böyle devam ettikçe gelecekte bir anda da ahenk falan kurulmayacak,  öyle bir an geleceğini bekleyemeyiz. Böyle devam edip gidecek bu—başka bir çare bulup koşulları değiştirmedikçe. Şu anda hüküm süren, “müzik” değil, “gürültü”.  Bu gürültü, Türkiye’de “Batılılaşma” dediğimiz her şeyi kapsayan sürecin bugün varmış olduğu yeri gösteriyor.  Bugüne kadar tek bir gramofon vardı diyemem ama bütün öteki sesleri bastırarak çalışan bir tane vardı, diyebilirim: Bach çalan gramofondu bu.  Cumhuriyet’ten önce çalmaya başlamış, sesini gittikçe yükseltmiş, sonunda egemen ses haline gelmişti. Ama dediğim gibi, başka bütün sesleri de kesmemişti. Gece kulübünde müzik programı “slow” bir  parçayla başlasa da “Aman Adanalı” ile biterdi.  Yalnız “slow” çalsın isteyenler vardı; yalnız “Adanalı” dinlemeyi tercih edenler de.  Ama çoğunluk ikisinden de zevk alırdı.

AKP iktidarından bu yana “ikisi de iyi” cümlesini kurmak mümkün olmaktan çıktı.  Bu süreç yayılarak ve derinleşerek devam ediyor: “İkisi de iyi” yok; “ya o, ya öbürü” var.  Bunun böyle olması, şimdiye kadar egemen olmayı başarmış olan sesin, egemen olsa da, egemen olandan bekleneni başaramamış olması. Özellikle de “12 Eylül” tarihiyle andığımız o dönem boyunca bu ses oldukça rakipsiz çıkmış, ama bu toplumda yaşayan insanların kulağında bir “hoş seda” bırakmamıştı—“marş” sesinden başka. O sesi sevenler de hiç yok değildi ama toplumda azınlıktaydılar.  “Kalk borusu”, “Yat borusu” rejimi doksanlarda hafiflediyse de büsbütün kesilmedi;  Demirel gibi, Özal gibi “O da olsun, bu da olsun” diyebilen siyasi önderler teker teker siyasetten eksilir oldu.  “Başka bir şey denesek” diyenler çoğalmaya başladı. Peki, başka ne dinleyecektik? Doğal olarak, kulağımıza daha kesik geleni, dolayısıyla hakkında fazla fikir sahibi olmadığımız sesi merak edecek, ondan hayır umacaktık.  Bu arada bazı rastlantılar da yolu açtı: “Refahyol”, “Post-modern darbe”, farklı vaatlerle kurulan yeni kurulan AKP vb. Bu dönemde Bülent Ecevit’in başbakanlık yaptığı dönemden sonra ilk seçimde aldığı oyun yüzde 1’e düşmesi anlamlı, olacaklara ışık tutan bir sonuçtur.

AKP tek başına iktidar olmasına yetecek kadar oy aldı ve iktidar oldu. Başlangıçta oldukça ihtiyatlı adımlarla yol aldı. Sorunları ideolojikleştirmekten ve radikalleştirmekten dikkatle sakındı. Buna karşılık karşısında “ordu göreve” türünden sloganlarla mitingler düzenleyen bir direniş buldu. Bu, AKP’yi denemek üzere ona oy vermiş kitleyi—umulduğu şekilde—pasifize etmedi; tersine, AKP çevresinde kenetledi. AKP ihtiyatlı gidişini bozmadan, bu manevralara karşı kendi iyi düşünülmüş manevralarıyla yeni mevziler kazanarak yoluna devam etti ülke politikasını belirleyen birçok kurumu kendi denetimi altına almayı başardı. Artık gerçekten iktidar olma zamanının geldiğini ve bunu yapacağını ilan etti. Bu aşamaya gelinceye kadar kendi ideolojisine açık kesimin (burada azımsanmayacak sayıda yoksul, yarı-yoksul insan var) ideolojik ve ekonomik sadakatini teminat altına alacak işler de yaptı. Erdoğan’ın vazgeçemediği “inşaat” politikası bunlardan biridir. O da “on yılda on beş milyon müteahhit yarattı her yaştan”

Batılılaşma politikaları başladı başlayalı (tabii bu da birçok yeni etkenin hayatı belirlemeye başlamasının bir sonucu) Osmanlı toplumu “tek” bir toplum olmaktan çıkmıştı. Cumhuriyet boyunca bu “doğulu/batılı” ayrımı etkili bir biçimde işlemişti.  Yüz numaranın bile alaturkası ve alafrangası vardı (“yüz numara” kelimesinin yerleşmesi komedisi bir yana!). Tayyip Erdoğan ve partisi burada bir “taraf” konumundaydı. Bu çatlağın üstünde oturuyor ve özellikle de “Reis”lerinin çabalarıyla çatlağı büyütmeye çalışıyorlardı. Çünkü bunu kendilerine oy üretecek bir kaynak olarak görüyorlardı (pek fazla yanılmadıkları da söylenebilir). Onlar bunu yaparken karşılarındaki muhalefetten de aynı yöne yönelik çabalar gelmekten geri kalmıyordu.  Böyle böyle, yazının başında söylediğim “gramofonlar tartışması” ortamına geldik.  Neyin gerçekte ne olduğu değil, neyin kimin işine yaratılabileceği önemli. Burada atakta olan AKP cephesi.  Sayıca muhtemelen hala çoğunluk değiller; ama bu muhtemel eksikliği militanlık dozunu artırarak aşmaya kararlılar.

Her türlü ölçüyü aşmış bir “Neo-Otomanizm” bu aşamanın simgelerinden biri. Tayyip Erdoğan bunun sadık militanlarının başında geliyor ve onun için Osman Gazi’den Abdülhamid’e uydurma—ama muhtemelen Tayyip Erdoğan’ın hoşuna giden ya da gideceği umulan bir tarih önümüze “tarih ve sanat”  diye sürülüyor. Erdoğan, bütün eksiklerine, yanlışlıklarına rağmen bir şekilde varolmuş bir kültürü topyekun silmek ve yerine başka bir kültür oturtmak azmiyle kollarını sıvamış durumda. Bu tabi öncelikle kavramlar ve değerler üstünden verilen bir savaş ama kaçınılmaz olarak somut insanların somut hayatlarını da etkiliyor. Böyle bir mücadeleye “siyasi aparat” da karışınca o aparatın “adil”, “tarafsız” vb. bir tavırla davranacağını herhalde beklemezsiniz. Nitekim değil, yazının başlığı da bundan ötürü böyle. Tayyip Erdoğan militanca taraflı bir düzen kurdu. RTÜK’ün dağıttığı cezalardan işi savcılığa düşenler ve düşmeyenlere ve tabii ekonomik işlerde kimin kime tercih dileceğine kadar artık akıl havsala ölçülerini altüst eden uygulamalarla karşılaşıyoruz. Hayatın en geçerli kuralı “kayırma”.

Bunun evrensel ve kaçınılmaz sonucu, zaten günde bilmem kaç kere telaffuz ettiğimiz “liyakat” konusudur. Kayırmanın başat olduğu bir toplumda Süleyman Soylu İçişleri Bakanı, Nebati de Ekonomiden sorumlu Bakan olur.

Önümüzde yaklaşan seçim var;  Tayyip Erdoğan’ın—ünlü deyimde olduğu gibi—karşısına çıkan her sorun ona “çivi” gibi göründüğü için, zihninden üretebildiği de “çekiç”, yani şiddet, vurma kırma. Seçimin Erdoğan ve partisi için çok günlük güneşlik koşullarda geçeceğini sanmıyorum.  Öyleyse daha epey hukuksuz, zorbaca olaya rastlayacağımızı tahmin ediyorum.

Yeni öğrendiğimiz, kafasının içinde bir akıl taşıyan herkesi isyan ettirecek bir olaya değinerek bitireyim bu yazıyı: Nesin Vakfı! Aziz Nesin’in böyle bir kurumu düşünmüş olmasının, Ali Nesin’in bu kurumun başarılı bir şekilde hayatını devam ettirmesi için yaptıklarının ne kadar güzel şeyler olduğunu—bir kere daha—anlatmama gerek yok.  Zaten AKP iktidarının başlatmaya karar verdiği saldırının nedeni bu güzellikler; bu iyi, güzel şeyleri AKP militanı olmayan birtakım kimselerin yapıyor olması kabul edilemez bir şey. Zaten açıkça söyleyelim: “AKP’li olmamak” bir suç.

Bu gibi girişimlerle AKP iktidarı ömrünü uzatmaya çalışıyor. Aynı zamanda “bir AKP iktidarı” daha ne demektir, bunun yapabileceklerini gösteriyor.

Bu “yapabilecekleri” insanın içinde güzel duygular uyandırmıyor.

Ve Türkiye’nin “tek” bir toplum olarak yaşamaya devam etmesini gittikçe güçleştiriyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Yetmez ama evet konusu

”Yetmez ama evetçiler kahrolsun” korosunda yer alanlar, öyle görünüyor ki, “asıl hedef” olarak AKP’yi ve zihniyetini değil, bu grubu alıyorlar. Bu grup “demokrasi” diyor ve şimdiye kadar bunu demekten vazgeçmedi

İtiraf mı?

Ertuğrul Özkök'le görüşlerimiz hiç uyuşmaz. Ancak onun bana tanıdığı bir "kısmi haklılık payı" vardır, sanıyorum

Tarhan Erdem'in ardından...

Ölümün mevsimi yok ama insan belirli bir yaşa gelince, bu olayın "bekleme odası"na gelmiş, girmiş oluyor