18 Ekim 2021

Darbeler ve koalisyonlar

28 Şubat’ı izleyen günlerde yeni hükûmetler filan kurulurken bir yandan da bugünkü Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kuranlar bir araya geldiler ve yeni partiyi kurdular. Bu süreç boyunca da, topluma ısrarla verdikleri mesaj, “Farklı olacağız” mesajıydı. Verdiğim örnekler “Farklı olacağız” mesajının doğru olmadığını gösteriyor.

27 Mayıs Türkiye’de darbeler döneminin kapısını açmıştı. İnönü’ye karşı bile darbe düşünen “radikal subaylar” vardı. Böylece bir “iki iktidar” dönemi başladı; darbe oluyor ama uzun sürmüyor, yeniden seçim yapılıyor, seçimden genellikle bir tek-parti hükûmeti kurulamıyor, bir süre parlamenter sistem işliyor, işler gibi yapıyor, derken darbenin yenisi geliyordu.  12 Eylül bu örüntüyü değiştirdi. Atatürk’ün (ya da darbeyi yapan generallerin yorumladığı şekilde Atatürk’ün) dediğinin dışına çıkmamamız için, başta yeni Anayasa, her türlü tedbir alındı. Halkın bir alışkanlığı vardı; darbeden seçime geçilirken, darbeye en benzemeyen partiye oy verilirdi. Bu kural gene çalıştı ve Turgut Özal seçildi. Ama bir şeyler değişmiş, tempo bozulmuştu. Özal bir süre idare etti, sonra o da tavsadı. Yılların Demirel’i geldi; onun varlığı da ahaliyi fazla mutlu etmedi. Tuhaf koalisyonlar kuruldu, beklenmedik seçim sonuçları alındı. Seçimin birinde CHP barajı aşıp Meclis’e giremedi. Çok-partili rejime geçtiğimizden beri halk CHP’ye iltifat etmemişti (Ecevit’in kısa başkanlığı dışında);  ama Meclis’e girememek “ana muhalefet partisi” için ağır bir sonuçtu.

Yalnız CHP değil; eriyen eriyene. Kaçtaydı, 1991 miydi? Ecevit’in (çoktan beri CHP’den umudunu kesmişti) Demokratik Partisi en fazla oyu alan parti olmuştu. Bir sonraki seçimde sonunculardan biriydi (yüzde iki bile alamamıştı diye hatırlıyorum). Bu dönemde, gene koalisyonlarla, bayağı kötü günler yaşanmıştı ve Ecevit’in “popülarite”si tamamen uçup gitmişti. Ama gene de sayılar şaşırtıcıydı. Sağ ki Türkiye’nin “seçim kazanan” cenahıdır, dağılıyor gibi görünüyordu. ANAP’tan geriye kalan fazla bir şey görünmüyordu. Orada görünmüyordu ama Demirel’in Doğru Yol Partisi’nin gidişatı da pek parlak sayılmazdı. Özal’dan sonra Demirel Cumhurbaşkanı olup gündelik politikadan uzaklaşmış, bu durum. ANAP gibi Doğru Yol’u da sarsmıştı. Başında Çiller’le Doğru Yol seçimden ikinci parti olarak çıkabildi. Birinci parti Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi’ydi! Bu da beklenmedik bir şeydi. Tamam, Erbakan önderliğinde İslamcı parti öteden beri Türkiye’nin parlamenter politikasında önemli bir yer tutmuştu, bütün koalisyonlarda yer almıştı. Ama seçimden birinci parti olarak çıktığını görmemiştik. Bu da yeni bir gelişmeydi.

Bu gelişme, yani “birinci” gelmek, sanırım Erbakan’ı da şaşırttı. Çünkü daha önceki iktidar paylaşmalarında yapmadığı bazı şeyler yaptı. Libya ziyaretinin pek parlak geçtiği söylenemez.  Tarikat şeyhlerine yemek daveti, gelenlerin kılıklar, davranış tarzları v.b. Türkiye’de “laikçi” denilen kesimin sinirlerini ayağa kaldırmaya yetecek nitelikteydi. Ağzından çıkan sözler de endişe yaratıyordu. Nitekim tepkiler hızla büyüdü.

Bu tepkilerin, daha doğrusu bu tepkileri gösterenlerin arkasında Silahlı Kuvvetler’in bulunduğu belliydi. Bulunması, bu itirazları yükseltenlerin cesaretini hiç şüphesiz artırıyordu.  Ama böyle de olsa, muhalefet yaygındı. Beş imzacı ile bir bildiri yayımlandığını hatırlıyorum.  İki büyük işçi sendikaları konfederasyonu imzacılar arasındaydı. Ama TÜSİAD da vardı. Onun gibi iki işveren (sanırım esnaf sanatkâr odaları da vardı) örgütü beşliyi tamamlıyordu. Yani “sivil toplum” (dediğim gibi, arkasında çok sivil sayılmayacak bir destekle) işçisi ve işvereniyle Erbakan’ın yerleştirmeye çalıştığı üslubu onaylamadığını ilan ediyordu. Bir yanda da—bu hiç şaşmaz—“Ne duruyorsunuz, devirsenize” mesajını oldukça net bir şekilde ileten kesim sesini duyuruyordu.  

Bu konuda bir yazı yazdığımı hatırlıyorum ama benim orada söylemeye çalıştığımı epey da net—ve elbette daha etkileyici—bir şekilde söyleyen bir general, daha doğrusu bir amiral vardı. Daha önce de Erbakan’ın bir yemekli davetinde sunulan limonatayı geri çevirip “Bana bir rakı getiriver” diyen Güven Erkaya’ydı diye kalmış aklımda; silahlı kuvvetlere bu “kötü gidişe son verme” çağrısı yapan kesime, “Bu sefer de bu işi silahsız kuvvetler yapsın” demişti.

Evet, “silahsız kuvvetler”, nam-ı diğer “sivil toplum”.  Bu işi sivil toplumun yapması “darbe”ye benzemez, vakit alır, öyle gecenin birinde “Biz geldik” demekle çözülmez. Ama önemli bir potansiyel vardı. Bu olay olabilirdi.

Bizim silahlı kuvvetlerde en az sözü geçen Deniz Kuvvetleri’dir diye bir izlenim edinmişim. Öyle, öznel bir izlenim. Zaten bu işlerin içyüzünü filan da hiç bilmiyorum. Ama Silahlı Kuvvetler amirali dinlemediler, işi “sivil topluma” bırakmadılar. Bildiğimiz 28 Şubat oldu.

Bunu izleyen günlerde yeni hükûmetler filan kurulurken bir yandan da bugünkü Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kuranlar bir araya geldiler ve yeni partiyi kurdular. Bu süreç boyunca da, topluma ısrarla verdikleri mesaj, “Farklı olacağız” mesajıydı.

Bu önemli. “Farklı” olmak gerekiyor mu? Evet, gerekiyor. Örneğin şu günlerde Diyanet İşleri Başkanı’nın söylediklerine, davranışlarına bakın, hem de nasıl gerekli olduğunu anlarsınız.  Örneğin Tayyip Erdoğan’ın “faiz” görüşüne bakın. Bu konuda bir açıklama yapmadı, bilemiyoruz, ama “ben ekonomistim” deyip ardından uyguladığı faiz politikasına bakınca, bu işin içinde İslam’ın faiz görüşünün payı var mı diye ister istemez düşünüyor insan. Ayasofya Cami, Kariye Cami;  biri çıkıyor, “Kadın kısmı öyle yüksek sesle gülmez” diyor, yani yüzlerce anlatılacak olgu var. Bunlar “İslam’a aykırı” diyemeyiz; ama günümüzün hayatına aykırı. 

Verdiğim örnekler “Farklı olacağız” mesajının doğru olmadığını gösteriyor. Ama aynı zamanda farklı olmanın önemini de gösteriyor. O günlerde AKP’nin kendisi hakkında topluma söylediği buydu.

Buna inandım mı? Buna inandım ve yeni kurulan partiden daha önce görmediğimiz bir davranış biçimi göstermesini bekledim mi?  Düşünüyorum, hatırlamaya çalışıyorum, cevabım “hayır”. Ama tersini de yapmadım. “Dur bakalım” tavrı aldığımı hatırlıyorum. Özellikle 12 Eylül dönemi boyunca o cenahtan kişilerle tanışmış ve yakından bakmayı öğrenmiştim.  Bazılarıyla dost olmuştuk. Bazı ortak işler yapmıştık. Farklılaşmış olabilirlerdi. Ama bu dediklerimle uyuşmayan özellikler de görmüştüm. Farklılaşmak kolay bir iş değildi. Dolayısıyla en doğrusu gözleme devam etmek, diyaloğa devam etmekti.

Böyle de yaptım. AKP’nin iktidar dönemine böylece girdik. “Arkası var”.

Yazarın Diğer Yazıları

Helalleşmenin koordinatları

Sanırım Kılıçdaroğlu’nun zihninde genel bir “toplumsal barışma” girişimi var. CHP’nin yalnız kendi eylemlerinden ötürü “Bu iş yanlış oldu” demesiyle başlayıp biten bir süreç değil, belki CHP’nin bir tür “orkestra şefi” rolü oynayabileceği bir genel seferberlik anlatıyor. Bence doğrusu da bu. Olacaksa böyle bir şey olmalı.

Helalleşme ve hesaplaşma

Kılıçdaroğlu helalleşme çıkışıyla, yeni bir farklılaşma fırsatı yakalamış olabiliriz.

Seçim

Kitleleri seçim olgusundan uzaklaştıracak bir dille konuşmaktan vazgeçmek gerekir