25 Aralık 2019

Beka

Erdoğan her yaptığını memleketin bekası için yaptıkça onun yaptıklarını eleştiren herkes de Türkiye’nin yok olması için çalışan güçlerin aleti oluyor; bu tabii 'vatana ihanet'le eş anlamlı

Muhalefetten "Libya’da işimiz ne?" sorusu gelince Tayyip Erdoğan aslında çok 'beklenmedik' olmayan cevabını verdi: "Mustafa Kemal de Trablus’ta savaşmaya gitmişti; Libya bizim için bir önem taşımıyorsa niçin gitmişti? Demek ki Libya önemliydi."

Bugünün ortamında Türkiye’nin Libya’daki iç savaşa asker göndererek 'müdahil' olmasını 1910’da Mustafa Kemal’in Trablus’a gitmesiyle bağlantılandırmak mantıklı değil. Sözü geçen tarihte bugünkü Libya bir 'Osmanlı toprağı' idi. Mustafa Kemal de (oraya giden başkaları gibi) bir 'Osmanlı subayı' idi. Tayyip Erdoğan kendi Libya sorununu bu şekilde açıklar açıklamaz, konuya değinen herkes de bu göz çıkartan farklılığa işaret etti.

Trablus’u İtalya’dan 'kurtarmak' üzere oraya giden subaylar Balkan Harbi başlayınca yurda döndüler, Ouchi imzalandı. 1911’den beri Türkiye Cumhuriyeti ile Libya’nın olağanın dışında bir ilişkisi yok. Genellikle dostluk çerçevesinde yürüyen bir ilişki. Daha sıkı bir bağlantı olmamasını bir 'eksiklik' olarak yorumlamak kimsenin aklına gelmedi. İlişkiye zaman zaman gölge düşmesi de herhangi bir büyük arızaya yol açmadı. Libya’nın son yıllarda Kaddafi’nin öldürülmesini de kapsayan çalkantıları Türkiye’de 'yankı' denilecek bir şey yaratmadı. Çünkü aramızda, Tayyip Erdoğan’ın ima ettiği türden bir hayati ilişki yoktu.

Mustafa Kemal de bunun farkındaydı. Mısır üzerinden oraya giderken yazdığı bir mektupta (Salih Bozok’a) bunun 'muzlim', yani 'karanlık' bir savaş olduğunu söylemişti. Zaten Osmanlı devleti resmen savaş açmış değildi. Giden subaylara tutsak düşecek olurlarsa bu işe 'devletten habersiz' girdiklerini söylemeleri talimatı verilmişti. Benim kişisel tahminim, çok gerçekçi bir asker olan Mustafa Kemal’in aklında Trablus’u kurtarmaktan çok Enver’in içinde bulunduğu böyle bir harekatın dışında kalmama kaygısının rol oynadığı yolundadır. Ama Enver bildiğimiz pan-Turanist ve aynı zamanda pan-İslamist ideolojisinin gereğini yerine getirmekteydi. Trablus’un onun için ne gibi anlamlar taşıdığını oradayken tuttuğu ve Şükrü Hanioğlu’nun da yayımladığı (Dr Yayınları) notlarda görebiliriz. Bu gibi ideolojilerin Mustafa Kemal’i çektiğini de söyleyemeyiz.

Osmanlı devleti İtalya ile resmen savaşıyor değildi ama neyin ne olduğunu herkes görüyordu. Zaten Trablus’ta saldıran taraf olan İtalya saldırganlığını sürdürdü ve On İki Ada da bu hengamede İtalya’nın eline geçti.

Yani, uzun lafın kısası, 1911’in Trablus olayı ve Mustafa Kemal’in oraya gitmesiyle bugün sürmekte olan Libya iç savaşına Türkiye’nin asker göndererek katılması arasında herhangi bir benzerlik, paralellik, ortaklık yok. Şimdiki konu, Tayyip Erdoğan’ın Doğu Akdeniz’de petrol ya da doğal gaz çıkarmak üzere Yunanistan ve Kıbrıs’la giriştiği itişme sürecinde kendisine Akdenizli bir müttefik bulma çabası. Tayyip Erdoğan, yurt içinde ya da dışında, girdiği bütün mücadeleleri 'hakkı yenmiş ve gadre uğramış' bir Türkiye’nin ya da Türkiye nüfusu içinde belirli bir kesimin 'kurtuluş mücadelesi' olarak sunmayı şaşmaz bir siyaset olarak benimsemiş durumda. Bahçeli ve MHP ile girdiği ittifaktan beri de bunları bir 'beka' kavramı altında toparladı. Böylece, kendimizi bir amansız 'ölüm/kalım' savaşı içinde bulduk. Her olayı böyle bir ışık altında sunmak, toplumu bitmeyen bir gerilim içinde yaşatmak Tayyip Erdoğan’ın iktidarı istediği şekilde elinde tutmasına yardımcı oluyor; ama Türkiye’nin niçin Erdoğan iktidarıyla birlikte böyle bir zor durumda kaldığı sorusunu sormak da bir zaman birilerinin aklına gelecektir herhalde.

Erdoğan her yaptığını memleketin bekası için yaptıkça onun yaptıklarını eleştiren herkes de Türkiye’nin yok olması için çalışan güçlerin aleti oluyor; bu tabii 'vatana ihanet'le eş anlamlı.

Yok olmamız için çalışan güçlerin listesi de gün geçtikçe kabarıyor. Bakıyorsunuz, güvendiğimiz Trump bile o meş’um belgeyi imzalıyor.

Geçen gün gazetede gözüme ilişti; denizaltı üretiyormuşuz ya da üretecekmişiz. Bunun için bir havuz yapılmış. Tayyip Erdoğan o gün de orada, onun açılış töreninde milletini aydınlatmayı tercih etmiş (Kenan Evren’den sonra Tayyip Erdoğan da her gün toplumunu aydınlatmak üzere konuşan bir devlet başkanı haline geldi). 

Denizaltı dediğin bir silah. Bayağı da gelişkin bir silah. Ancak Tayyip Erdoğan’ın konuşmasına baktığımızda bunun bir 'savunma' silahı olduğunu anlıyoruz. Biz böyle silahlar yapıp kendimizi savunmazsak denize olta atamazmışız. Söylenen söz bu! Olta atamıyoruz.

Yunanistan’la 'karasuları', 'kıta sahanlığı' gibi konularda nicedir süren itiş kakıştan tabii haberim var ama konunun inceliklerini bilmiyorum. Onların bazı iddialarına karşılık Türkiye’nin de 'casus belli' tehdidi var, ama savaşa girmeden idare ediyoruz. Yunanistan’ı az çok tanıdığım için pek çok şeyi kendilerine yonttuklarını tahmin edebiliyorum. AKP iktidarının yarattığı koşullarda İsrail’in de Türkiye ile sorun çıktığında Yunanistan’ın yanında yer alması beklenmedik bir şey değil. Ancak bütün bunlardan 'denize olta atamamak' çıkar mı, bundan da hiç emin değilim. Tabii kendi 'yerli ve milli' balık avlama yöntemlerimizin denize olta atmayı fuzuli bir iş haline getirmesi mukadder özelliklerini görebiliyorum da o şimdi ayrı konu.

Dünya siyasetinde ne yazık ki 'kaba kuvvet' hâlâ önemli bir rol oynuyor. Siyasette 'kazanan', çok zaman, 'haklı olan' değil, 'kuvvetli olan' olabiliyor. Bu dengenin hâlâ kendini yeniden üretebilmesi, 'siyaset kaba kuvvettir' diyen kesimin de varlığını sürdürmesini meşrulaştırıyor. Burada alınacak tavır bana göre çok önemli. Bana göre, alınması gereken tavır 'siyasette kaba kuvvet belirleyici olmaktan çıkarılmalıdır' tavrıdır. Bu tavır benimsenecekse, o zaman günlük hayat içinde seçilecek davranış da buna uyan davranış olmalıdır.

Daha önce de yazmıştım: Üç, beş, sekiz, on iki, her neyse, ülke nükleer birer arsenal kurmayı başarıyor, sonra da bunu başkalarına yasaklıyor. Bu bir 'adalet' değil. Bununla mücadele edilmeli. Ama bununla mücadele etmek kendi nükleer cephaneliğini kurmak olmamalı. Öncelikli hedef varolan nükleer cephaneliklerin boşaltılması yolunda bir uluslararası konsensüs sağlamak olmalı.

"Olta atmak için denizaltı yapmalıyız" diye özetlenecek felsefeye karşıyım yani; ancak, yalnız böyle bir 'felsefeye' karşı olmak değil, bunun ampirik düzeyde doğru oluğunu da düşünmüyorum. Tayyip Erdoğan’a bunu söyleten yazının ilk kısmında betimlediğim strateji ihtiyacı. Elimizde bir 'beka' cetveli, karşımıza çıkan her konuyu bununla ölçmeye başlayınca, sonunda gerçekten bir 'beka' sorununu kendi elimizle yaratmış oluruz. 

'Geçimsizlik', 'sürdürülebilir' (yani 'feasible') bir siyaset değildir.

Yazarın Diğer Yazıları

Atatürk tartışması

Böyle bir tartışma için, "zamanı mı" demek çok da doğru değil. Mustafa Kemal ile Atatürk aynı kişi olabilir, ama "sağ Kemalizm" ile "Sol Kemalizm" programları arasında ciddi farklılıklar var. Bu iki yöneliş de şu anda CHP içinde varoluyorlar

"Dil yaresi"

Kendimi tutamayıp, arada bir "dil jandarmalığına" kalkışacağım belli oldu

"Acziyet"

Görece yakın zamanlarda, orada burada, arada sırada, karşıma "acziyet" diye bir kelime çıkmaya başladı. İyi ama, böyle bir kelime yok