09 Mart 2020

Avrupa’nın yapamadığı

Bu makale oldukça "etliye sütlüye bulaşmadan" durumu anlatmayı amaçlayan nötr bir yazı. Ama AKP medyası böyle bir yazıda "Reis"lerine ciddi bir övgü bulmayı başarıyor. Çünkü,"gerçeklik", yazının "gerçekten" ne dediğiyle ilgili değil. Gerçeklik, "Reis"in her durumda üstte kalması demek

"Sabah" gazetesini gözden geçirirken böyle bir başlık gözüme çarptı. Meğer Avrupa’nın yapamadığını Erdoğan yapmış; başlık bu. Neymiş diye baktım. Meğerse "New York Times" gazetesi "Sayın Erdoğan, Avrupalıların görmezden geldiği göçmen krizini tek başına üstlendi" demiş ve buna "Türkiye’nin sunduğu fırsatı değerlendiremeyen Avrupa bunun bedelini ödeyecek" öngörüsünü eklemiş.

"Allah Allah, ben buna benzer bir şey okudum muydu? Ama böyle değildi…" diyerek bakındım ve "New York Times International"ı buldum. Yazıyı yazan önemi bir gazeteci, Steven Erlanger. Suriye sınırındaki birkaç sorundan söz ederek başladığı yazısında "Ayrıca bir de Türkiye’den Recep Tayyip Erdoğan sorunu var" diyor ve şöyle devam ediyor: "Karşılaştığı güçlüklerin birçoğunu kendisi çıkarmıştır"... "Sabah'ın bize sunduğu cümle de burada, bu cümlenin sonu: "Ancak Avrupalıların görmezden gelmeyi seçtiği birçok sorunu, çoğu tek başına üstlenmiştir de." Cümlenin bu son kısmında Erdoğan’ın hakkını teslim ediyor ama bundan "Sabah" gazetesindeki övücü anlamı çıkaracak bir şey göremiyorum. Hele o "Türkiye’nin sunduğu fırsat" ya da "bedelini ödeme" üstüne herhangi bir cümle olmadığı gibi, yazının bütününden böyle bir yorum çıkarmak için de bayağı çalışkan bir hayal gücüne sahip olmak gerekiyor.

Avrupa’nın özellikle "göçmen" konusunda nasıl mırın kırın ettiğini hepimiz biliriz. Bildiğimiz gibi eleştirir ve kınarız da. Ancak bu tabloyu öteki tarafından da görmek gerek. Avrupa’nın faşizan popülistleri bu göçten yoğun bir şekilde yararlandılar. Gelen gariban insanlar olayını alabildiğine büyüterek bunu kendi iktidarlarına basamak olarak kullanıyorlar. Bu da, bugün elinde "yetki" olanların göç konusunda ihtiyatlı davranmasına katkıda bulunan etkenlerden biri.

Ama onların bu gönülsüz tavrı birçoğumuz gibi Steven Erlanger’i de eleştirel bir tavır almak durumunda bırakıyor. Onun bu eleştirel tavrında Avrupa’nın basiretsizliği, bencilliği, vurdumduymazlığı elbette yer alıyor. Ama Avrupa’nın yapamadığını Erdoğan’ın yaptığını anlatan herhangi bir söz de yer almıyor.

Ve buradaki toplumun, Türkiye toplumunun da göçenleri bağrına bastığını söyleyemeyiz.

Dünyada toplumların tercihleri ya da davranışları birbirinden çok farklı olmuyor. Alınan tavırlarda "Bunun bize, bana faydası ne?" hesabı öncelikli bir yer tutuyor. Aslında şu evrede bu insanların sınırlara gönderilmesinde ve her gün nereden çıkarıldığı anlaşılmayan hesaplarla topluma "Şu kadar bin göçmen Avrupa’ya geçti" diye rapor verilmesinde bunun da önemli bir payı var. Çünkü "aşırı" göçmen yığılmasından şiddetle şikayetçi olanların kalabalık bir kısmının da AKP seçmeni olduğu bir sır değil.

Sınırda yığılan bu insancıkların gittiği yer iki sınır arasındaki tarafsız bölge, üç buçuk karış yer. Yunanistan’a falan geçmiş değiller. Ama dediğim bu kitleyi mutlu etmek için o bölgenin ilerisine geçmiş gibi veriliyor haberler. "Yunanistan o kadar kişi bizim sınırımızdan girmiyor" diye soru soran gazeteciye ne dendiğini de izliyoruz, biliyoruz. Bu "milliyetçi şantaj" her an kullanım alanında. 

Milliyetperver olmanın yolu yordamı belli. İktidarın dediğini papağan gibi tekrarlarsanız kimse milliyetperverliğinizi tartışmak gereğini düşünmez. AKP’nin devr-i iktidarında "gerçeklik" kelimesinin de anlamı değişti. İşte yukarıda anlattığım "haber" hikâyesi. "Bay Erdoğan’ın Avrupalılar’dan yardım söküp almak için yaptığı manipülasyonlar" diyor Erlanger, "Daha çok potansiyel müttefiklerini yabancılaştırma sonucunu veriyor." Bu, yazının sunuluşunun Erdoğan hakkında yaratması beklenen olumlu izlenime çok da uygun bir anlatım, sunum tarzı değil. "Manipülasyon" kelimesinin bir "iltifat" olmadığı yeterince belli. Herhangi bir "Batılı" gazeteci gibi mümkün olduğu kadar nesnel ve nötr bir tarz tutturmuş Erlanger. Bazı sözleri kendi ağzından söylemiyor, birisinden alıntı veriyor. Örneğin Amerikan Dışişleri’nde çalışmış ve Türkiye’yi tanımış biri olan Amanda Sloat bunlardan biri. Sloat, Suriye’den yoğun göçün Türkiye ve Erdoğan için ciddi sorun olduğunu belirtiyor, ama arkasından bunun Erdoğan’ın Avrupa Birliği’ne yaptığı şantajı (Evet, bu kelimeyi kullanıyor) haklı göstermeyeceğini ekliyor. Aslı Aydıntaşbaş’tan birçok alıntı yapıyor.

Bunları aktarmakla dünya basınının Erdoğan’a bakışının pek olumlu olmadığını kanıtlamaya çalışmıyorum. Öylesini yapmak için, şu şimdi konuştuğumuz makaleden çok daha eleştirel ve sert olanlarını bulmak çok kolay. Bu makale oldukça "etliye sütlüye bulaşmadan" durumu anlatmayı amaçlayan nötr bir yazı. Ama AKP medyası böyle bir yazıda "Reis"lerine ciddi bir övgü bulmayı başarıyor. Çünkü,"gerçeklik", yazının "gerçekten" ne dediğiyle ilgili değil. Gerçeklik, "Reis"in her durumda üstte kalması demek. "New York Times"ın Tayyip Erdoğan hakkındaki sözlerini şu gördüğünüz biçimde Türkiyeli okurlara sunmak dolayısıyla gerçekçilik oluyor; hatta gerçekçiliğin hası oluyor.

Milliyetperverlik filan, bunların hepsi de bu mantığa göre biçimlenmek durumunda. Oldukça yalın bir ölçütümüz var: Reis’in beğendikleri/Reis’in beğenmedikleri. 

Bugün 8 Mart’tı. Birtakım işler için Beyoğlu’na çıkacak oldum. Çıkabilirsen çık. Aşağıda Tünel’i kapalı görünce bir anlam veremedim. Ama bunların Beyoğlu’nda kadınlar yürüyecek diye olduğunu anlamam bayağı zaman aldı. Bu yaşına gelmiş bir Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşı olmama rağmen bu gibi durumlarda hala şaşırıyorum.

Bu da herhalde Reis’in beğenmesine, beğenmemesine bağlı bir şey. Reis bekleneceği gibi "kadın"ın ailenin temel direği olduğunu söylerken bir yandan toplumda kadınların çeşitli işlere girmelerinin iyi olacağını da belirtti. Ama böyle elinde pankart, bağıra çağıra sokaklarda yürüyen kadınlardan pek hoşlanmadığını tahmin edebiliriz. Biz etmesek de İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü herhalde tahmin etmişti. Şimdi bunları yazarken sonra ne oldu, bir arbede çıktı mı, bilmiyorum. 

Sorun ne olursa olsun, Reis’in Türkiye’sinde, çözümü şiddettir. Bunu biliyoruz. 

Yazarın Diğer Yazıları

Diyanet İşleri

Diyanet İşleri gibi bir kurum laik bir yapılanmanın gerektirdiği bir kurum değil, buna "karşıt" diyebileceğimiz, devletin dini denetim altında tutması için düşünülmüş bir kurumdur. Devletle dinin iç içe geçmesine önayak olan bir kurumdur

Klostrofobi

Hastalıkla birlikte bir de "sosyal mesafe" kavramı girdi kelime haznemize. Bunun asıl söylediği "asosyal mesafe". Sakın ola ki başka insana sokulma! Ama bana bundan başka bir de "dilsel klostrofobi" içindeyiz gibi geliyor. Deyimi ben uydurdum. Demek istediğim, konuştuğumuz her şeyin de "Koronavirüs"le sınırlı bir hale gelmesi

Koronavirüs

Şu sıralarda bütün yetersizliklerine rağmen dünyanın gidişini etkileyen ya da hatta belirleyen popülist demagoglara karşı, bugüne kadar olandan daha inandırıcı bir çoğulculuğa ve enternasyonalizme ihtiyacımız var