07 Haziran 2011

DİYARBAKIR 'KİMLİK' DİYOR

Trafik lambalarının bile yasaklandığı, bazı aklı evvellerin renklerin değiştirilmesini dahi önerdiği Diyarbakır’da...


Trafik lambalarının bile yasaklandığı, bazı aklı evvellerin renklerin değiştirilmesini dahi önerdiği Diyarbakır’da artık her yer yeşil-kırmızı-sarı. 10 yıl önce bu renkleri görünce “boğa” gibi saldıran yetkililer de yok. Batı’da hâlâ şaşırtıcı olsa bile, her şeye rağmen Diyarbakır’da, Kürtlerin kendi adlarına sözlerini rahatlıkla söyledikleri dikkat çekiyor. Bu durumun iki açıklaması var. Bir, Kürtlerin verdiği mücadelenin sonucu. İki, tedavülden kalksa bile Kürt açılımının etkisi var; güvenlik güçleri de Türkiye’nin diğer kentlerinde olduğundan daha sert değil. Belki üçüncüyü eklemek gerek: Yıllar önce yasaklanan, göz açtırılmayan ne varsa bugün hayata geçiyor. Kürtlerin büyük bir kısmı “kimliği” onurla özdeşleştirmiş.

“Kürdüz, haklarımız var”
Bu ülkede Kürtler ve ciddi bir Kürt sorunu var. Bu saatten sonra Kürtlerin geri adım atmayacakları iki konu ise kimlikleri ve dilleri. Diyarbakır’da, Kürt illerinde “Kürt lafını, Kürtlerin haklarını, Kürt sorununun çözümüne yönelik yaklaşımları ve Kürt dilini” telaffuz etmeden adayların seçmen karşısına çıkması mümkün değil. BDP destekli bağımsızlardan iktidar partisine kadar, Diyarbakır’da hiç kimse Kürt sorununu öncelemeden sokağa çıkamıyor; ton farklılıkları olsa da, işsizlik, yoksulluk gibi onlarca sorun sayılsa da bu böyle. Adaylar alana çıktıklarında “Kürdüz, haklarımız var, bunlar tanınacak, kimliğimizle gurur duyuyoruz, bu ülkede birlikte yaşamak istiyoruz”la başlıyor sözlerine. İktidar partisi adaylarından bağımsızlara, bir dönem DYP’den bakan olan Salim Ensarioğlu’na, oradan muhafazakâr, dindar Kürtlere kadar bu böyle. Diyarbakır’da günün herhangi bir saatindeki özellikle bağımsızların seçim konvoylarında “Biji Serok Apo” sloganları artık vakayi adiyeden.

Fırtına kuşağı
Kıyasıya bir mücadelenin fitilini Başbakan ateşlemiş gibi: “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşların sorunu vardır.” Bu cümle umutlarla birlikte beklenti ve kalpleri de kırmış. Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku’nun adayı olan eski bakanlardan Şerafettin Elçi, “Milletvekilliği umurumda değil, bir misyon için buradayım” derken kendisini barış ve uzlaşmayı gerçekleştirebilecek son kuşağın temsilcilerinden olarak tanımlıyor. Bunun Türkiye’nin son şansı olduğu söylüyor. Elçi, onlarla uzlaşma olmazsa arkadan gelen yeni kuşakla hiç mümkün olmayacağını hatırlatıyor. “Fırtına kuşağı” olarak adlandırılan yeni kuşağı denetlemek, kontrol etmek çok zor çünkü. Kaybedecek bir şeyi olmayan, çatışma ve savaştan başka bir şey bilmeyen bu gençler açıkça “söz dinlemiyor”; partinin “büyüklerini” bile. 10 yaşındaki bir çocuğun “Büyüyünce ne olacaksın” sorusuna verdiği “Gerilla” yanıtı üzerinden nasıl bir gelecek tasavvur edilebilir ki? Ancak, gerçekten durum böyle. Irak sınırında öldürülen 12 PKK’lı hâlâ unutulmamış, anlatılanları insanın içinin kaldırması zor. Siz sandık diyorsunuz, onlar “kesilen kulaklar, oyulan gözlerden” söz ediyor büyük bir kızgınlıkla.

BDP ve AKP
Seçimlerin son haftasına girerken saflar iyice keskinleşmiş. Bağımsızlar müthiş bir güvenle Diyarbakır’da altı milletvekilini garantilemiş gibi. BDP destekli adayların ilk kez bu kadar rahat olduğu söylenebilir. Tek hedefleri bloğun/ partinin oy sayısını en üst düzeye çıkarmak ve Türkiye kamuoyuna, yurtdışına göstermek. Cetvelle ölçülürcesine ilçeler, mahalleler, sokaklar bölüşülmüş. Herkes kime oy vereceğini biliyor. Şerafettin Elçi ve Altan Tan, AKP’nin geleneksel tabanı üzerinde ciddi etki yapmış ve oy kaydıracak. Nursel Aydoğan, Bursalı bir Türk ama 40 yıllık bir Diyarbakırlı gibi. Leyla Zana başlıbaşına fenomen. AKP ise beş milletvekili çıkaracak. AKP’ye karşı kırgınlık olsa da Kürtlerin bir kısmı geleneksel saikleriyle hareket ediyor, Kürt burjuvazisi destek veriyor, köylere yapılan yatırımlar karşılığını alıyor. Ama tabii ki asıl avantajını baraj sisteminden sağlıyor. CHP ise bağımsızların, AKP oylarını aşağıya çekmesini bekliyor. Çünkü iktidar partisi ne kadar az oy alırsa, CHP’nin bir vekil şansı doğacak. Ama bu da çok zor. Kısaca, diğer tüm partilerin durumu BDP destekli bağımsızlara bağlı.
Diyarbakır’da ciddi bir yoksulluğun yanında ciddi bir zenginlik de var. Kente para giriyor, kent büyüyor. Tabii ki açgözlü rantiyeler orada da var. İktidar partisi ise 8.5 yıllık icraatları üzerinden çalışıyor. Diyarbakır’ı sürükleyen iki isimden biri Tarım Bakanı Mehdi Eker, diğeri ise Başbakan Erdoğan. Bir de Galip Ensarioğlu. Diğer adayların isimleri bile bilinmiyor. Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi Başkanı Mehmet Kaya’ya göre, halk projeleri umursamıyor. Açıklanacak en çılgın projeninse “genel af” olacağını söylüyor. Ulu Camii önünde oturup “Bırak işi çay param bile yok. Ama ben onlardan iş değil kimlik istiyorum” diyenler, bir yanıyla ne kadar haklıysa diğer yanıyla sağlıksız bir gidişata işaret ediyor.

Ve CHP
Başbakanı karşılayan kalabalık tabii ki Kılıçdaroğlu’nun kitlesiyle karşılaştırılmaz. CHP için çok cılız kalabalık toplansa da önemli olan CHP liderinin dokuz yıl sonra orada olması ve Kürt sorununda topa girmiş olması. İyi ya da kötü, CHP olmadan bu işin çözülmesi zor. BDP de benzer fikirde. CHP yaklaşımının altyapısını kuran, fikir babalığı yapan Sezgin Tanrıkulu, Kürt sorununa hakim isimlerden. CHP’nin sorunun çözümü için akil adamlar koalisyonu teklifi de bölgede olumlu değerlendiriliyor. CHP yıllardır bölgede yok. Bu yüzden miting karşılaştırması yapmak mantıklı değil. Çünkü o vakit AKP ile BDP’yi karşılaştırmak gerekir. Başbakan ise yine kalabalık topladı, projeler sıraladı. Ama Kürt meselesinde yine olduğu noktada kaldı. Hizbullah çizgisinin yasal kolu Mustazaf Der’ ise mitinglerde 70-80 bin kişi toplayabilen bir güç. Henüz kararlarını vermemiş gibi görünseler de AKP’yi destekleyecek gibiler. Bir sonraki seçimde de kendi adaylarını çıkaracaklar.
Konvoylara bakıyoruz AKP, konvoy düzenleyememekten şikayetçi. “Taş, molotof atıyorlar, seçim bürolarımızı yakıyorlar” diyorlar. Tuhaf bir durum. Bundan 10-15 yıl önce BDP türevi partiler konvoy düzenleyemez, seçim çalışması yapamazdı, güvenlik güçlerinden şikayet ederlerdi. Bu kez aktörler değişmiş gibi. Bu bölgede BDP ile AKP arasındaki hesaplaşma had safhada. Bu mücadele 12 Haziran’da sonuçlanacak gibi de görünmüyor. Yaygın kanıya göre AKP bölgedeki aktörleri ve muhatapları dışlayarak, Kürt sorununu İmralı üzerinden çözmeye çalıştığı izlenimi yaratıyor. Ama genel kanı, bunun herhangi bir noktaya varmayacağı. Bu sürecin keskinleşmesi, sandıktan öteye sıçrayıp tehlikeli bir noktaya varma ihtimali var. Ciddi bir sürecin arifesindeyiz. Ama Kürtler ilk kez bu kadar kendilerine güvenli. Ama bunun bir “özgüven patlamasına” dönüşmemesi gerekiyor. 13 Haziran’da sorunun çözümü için yeni bir dönemin başlayıp başlamaması da biraz buna bağlı.

(Radikal İki)

Yazarın Diğer Yazıları

Dağa çıkılmaması için önce dağdakilerin inmesi gerekiyor

Barış sürecine rağmen çok sayıda gencin Kandil’e yol alması belli bir güvensizliğin göstergesi mi?

Sandık birleştirmiyor, bölüyor!

Irak gibi insanların etnik ve mezhebi kökenlere göre hareket ettiği, oy kullandığı bir ülkede seçimler, tarafları bir araya getirmekten çok uzaklaştırıyor.

Kürtlere haksızlık mı yapılıyor?

Kürt hareketi tarihsel bir zihin altı ve tecrübeyle daha sabırlı ve temkinli ilerlemeye çalışıyor. AKP hükümetini eleştirmekten kaçınmıyor, sokakta yerini alıyor.