20 Aralık 2018

Yanıltılanın yüzü kızarıyor, ya yanıltanınki?

“Yanıltılan” bir kişi, kahvehanede 10 kişiyi “yanıltsa”, hesaplayın siz artık “yanıltılan” insan sayısını...

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Fırat’ın doğusundaki YPG hedeflerine

yönelik operasyon için, Trump’tan olumlu yanıt aldığına ilişkin sözleri “yanıltıcı” imiş.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Palladino’nun tanımı böyle: Yanıltıcı!

Diplomaside dikkat edilmesi gereken şeylerden biri de “wording!”

Yani söylemek istediğin sözü öyle bir kılıfın içinde söyleyeceksin ki hem karşındakine yanıt vermiş olacaksın, hem de kırıp dökmeyeceksin.

Bizim AKP dış politikasının, siyasetçiler tarafından yürütülen kısmında görmeye pek alışık olmadığımız bir hassasiyet bu.

Meslekten diplomatlarımız elbette neyi nasıl söyleyeceklerini biliyorlar, çünkü ciddi bir geleneğin içinden yetiştiler.

Ama AKP’nin dış politikasını yürütenler böyle bir deneyimin içinden gelmedikleri için ağızlarına ne gelirse söyleyiveriyorlar, sonra tatsız bir durum oluşuyor.

Neyse konumuza dönelim.

Palladino’ya göre, Erdoğan’ın sözleri “yanıltıcı” mahiyette.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da, Trump’ın, Erdoğan’a Fethullah Gülen’in iadesi için olumlu sinyaller verdiğini söylemişti, hatırlarsınız.

Meğerse o da “yanıltıcı” bir beyanda bulunmuş.

Beyaz Saray Sözcüsü Sarah Sanders, ABD Başkanı Donald Trump’ın Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi konusunda bir taahhütte bulunmadığını açıkladı.

Yani bu konuda da bir “sinyal” yok, tıpkı Yüksek Hızlı Tren hattında olduğu gibi.

Peki bizim yöneticilerimiz neden bu “yanıltıcı” açıklamaları yapıyorlar?

Normal olarak bilmeleri lazım, bu sözlerinin “yanıltıcı mahiyette” olduğunu karşı taraf açıklayıveriyor.

Demek ki açıklamaların “yanıltmak istediği hedef” yurt dışındaki birileri değil.

O halde kim olmalı?

Ben olabilir miyim? Ya da bütün meslektaşlar?

Şöyle mi düşünüyorlar: “Öyle bir şey söyleyeyim ki bütün gazete haberleri taca çıksın!”

Sanmıyorum böyle düşünmezler.

Yanıltmak istedikleri bence biz gazeteciler de değiliz çünkü yabancıların “düzeltici” açıklamalarını ilk elden okuma olanağına sahibiz.

O zaman geriye kalıyor, “benim vatandaşım!”

Vatandaş, bu “yanıltıcı” beyanları dinliyor ve içinden “yürü be Reis” diye şevke geliyor.

Böylece “yanıltılan” bir kişi, kahvehanede 10 kişiyi “yanıltsa”, hesaplayın siz artık “yanıltılan” insan sayısını.

Ülkemizin dışından nasıl görünüyor bilemiyorum ama doğrusunu isterlerse benim vatandaş olarak en yetkili kişi tarafından “yanıltılmak” gücüme gidiyor.

Yabancı ülkelerin sözcüleri çıkıp da “o beyan yanıltıcı” demiyorlar mı, sanki kendim bir ayıp işlemişim gibi yüzüm kızarıyor.

Büyüklerimizin epeydir yabancısı oldukları bir duygu olmalı bu.

***

Gezi başka, 15 Temmuz başka

Cumhurbaşkanı, konuşmalarında genellikle Gezi protestoları ile 15 Temmuz FETÖ darbe girişimini bir arada değerlendiriyor.

Böylece ikisini aynı sepete atarak, toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünü kullanmayı düşünecek olanlara bir göz dağı veriyor.

Şunun altını çizelim: Gezi protestoları ile 15 Temmuz birbiriyle kıyaslanamayacak, aynı çerçeve içinde değerlendirilemeyecek iki ayrı olay.

Birinde, daha önce iktidar tarafından da desteklenip, büyütülen bir gizli örgütün mensubu olan bir grup asker, darbe yapmaya kalkıştı.

Tanklar ve ağır silahlarla insanları öldürdüler, halkın ve darbeye katılmayan diğer askerlerin direnişi karşısında başarısız oldular.

Diğerinde silahsız ve çok büyük bölümü herhangi bir örgütün üyesi de olmayan insanlar, bir hakkı korumak için sokağa çıktılar.

Çok ağır polis şiddetine rağmen seslerini duyurmayı başardılar ve yöneticilerin yapmak üzere oldukları hatayı önleyebildiler.

İki olay arasında bağlantı kurmak, 15 Temmuz darbecilerinin girişimlerini küçültmek anlamına gelir, ben uyarmış olayım.

***

Gazeteci, hata yapan kurumu korumaz

Adana’da, başına “yorgun mermi” isabet etmiş bir vatandaşın başına gelenler hem medyamız için hem de sağlık kurumlarımız için ibret verici derslerle dolu.

Söz konusu kişi odasında yarı baygın halde bulununca bir özel sağlık kuruluşuna götürülmüş.

Orada tetkikler yapılmış ve “alkollü, eve götürün ayılır” diye evine gönderilmiş.

Yarı baygın durumda iki gün daha geçirdikten sonra ailesi bu kez hastayı üniversite hastanesine götürmüş.

Gerçek orada ortaya çıkmış: Meğerse başına yorgun mermi isabet etmiş!

Mermi çıkarılmış, hasta yoğun bakımda hayati tehlikesini atlatabilmiş değil.

Medya için ders: Bu “özel sağlık kuruluşu” hangisi?

Gazetecinin işi bunu öğrenmek, bu kurumun neden böyle akıl almaz bir yanlış teşhis koyabildiğini bulmak ve okurlarına bunu duyurup, uyarmak değil mi?

Bize mi düşüyor, “özel sağlık kuruluşunu” korumak? Ortak mısınız?

Sağlık Bakanlığı için ders: Böyle bir özel sağlık kuruluşu nasıl çalışma izni alabilmiş? Hekimleri mi yetersiz, araç – gereci mi?

Böyle bir yanlış teşhis ile bir insanın yaşamını tehlikeye atanların, diğer hastalara iyi bakabildiğini düşünebilir miyiz?

Bu olaydan sonra söz konusu “özel sağlık kuruluşu” için nasıl bir işlem yapıldı? Bundan sonra benzer hataların olmaması için alınan tedbirler nelerdir?

Yoksa “vatandaşların canı nasıl olsa Allah’a emanet” diye mi düşünüyorsunuz siz de?

 

Yazarın Diğer Yazıları

Damat Bakan, kendisini Rockefeller sanıyor!

Belli ki Damat Bakan'ın bakanlığı faşizm özlemi içinde yanıp tutuşuyor

"Osmanlıca kültür hazinesi" palavrası ve Erdoğan

"Geçmişin kültür hazinesiyle ilişkimiz koptu" tezi boş bir iddia, onlar da bunu biliyor. Bakmayın şimdi "milliyetçi" göründüklerine. Onlar esasen ümmetçi ve pro Arap bir görüşün takipçileri

Diyanet’e “iyi ahlaklı aile videoları” önerilerim

O kadınlar rüşvet ile kazanılan geliri sorgulamaya başladığında, yolsuzlukları önlemek konusunda bin tane kanundan daha önemli bir adım atılmış olur