15 Şubat 2019

Kürt Kapanı

Hareketin “önderliğinin” yakalanıp, hapse atılmış olması, örgütü adeta otomobil farına yakalanmış bir tavşana çevirmişti; ve Türkiye bundan yararlanamadı

Bugün, 15 Şubat 2019, Abdullah Öcalan’ın Kenya’da “teslim alınıp”, İmralı’da hapse atılışının 20. yılı.
O gün bugündür de İmralı’da tek başına yatıyor.
Kurucusu olduğu Kürdistan İşçi Partisi, PKK, ilk silahlı eylemini 15 Ağustos 1984 tarihinde başlatmıştı.
O gün bugündür de Türkiye’nin, PKK ile düşük yoğunluklu – asimetrik savaşı sürüyor, 50 binden fazla genç insanımızı bu mücadelede kaybetmiş bulunuyoruz.
İşin mali boyutu da büyük, 350 milyar doları buldu ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son çıkışlarına bakılırsa, ekonomik sorunlarımızın kökeninde bazı yapısal meseleler yanında, bunun da rolü var.
Abdullah Öcalan’ın, Suriye’den çıkmak zorunda bırakılması bir dizi siyasi – askeri kararın neticesinde gerçekleşti.
Suriye’den çıktıktan sonra izlediği rota, gittiği önemli başkentlerle barınamaz hale getirilmesi ve nihayetinde soluğu Kenya’da alması da zamanın hükümetinin diplomaside, bugüne örnek olacak girişimleridir.
AKP hükümeti, Türkiye’nin geleneksel kurumlarını küçümsedi, önemini yadsıdı. Dışişleri de bu kurumlardan biri.
Öcalan’ın Kenya’ya gitmek zorunda kalması ve deyim yerindeyse orada “paketlenip”, Türkiye’ye getirilmesi aslına bakarsanız bir macera filmi tadında.
Bunun filmini çekmek bugüne kadar kimsenin aklına niye gelmedi bilemiyorum.
Türk devletinden mi çekindiler, PKK’dan mı? Yoksa ikisi birden mi?
4 Şubat 1999 günü, bir CIA görevlisi, bir MİT mensubuna “istiyorsanız size Öcalan’ı teslim edebiliriz” dediğinde, Ankara’da “sessiz bir bomba” patlamıştı.
Devletin en üst kademesini oluşturan dört kişi acilen bir araya geldi: Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Bülent Ecevit, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun.
Rahmetli Ecevit daha sonra “Öcalan’ı bize neden verdiklerini anlamış değildim” diyecekti.
Öcalan da aynı günlerde, İmralı’da ifadesini alan savcıya “Ben de bilmiyorum nasıl yakalandığımı” diye anlatıyordu.

Ecevit’in ve Öcalan’ın bu şaşkınlığı yaşadığı günlerde Kandil’deki savaş ağaları da aynı şaşkınlık içindeydiler. Hareketin “önderliğinin” yakalanıp, hapse atılmış olması, örgütü adeta otomobil farına yakalanmış bir tavşana çevirmişti.
Ve Türkiye bundan yararlanmayı başaramadı.
Abdullah Öcalan’ın yakalandığında, Radikal gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni idim.
Bir süre sonra MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, gazete ve haber kanallarının Genel Yayın Yönetmenlerini, Ankara Yenimahalle’deki MİT yerleşkesinde akşam yemeğine davet etmişti. Yemekte müsteşar yardımcıları da vardı.
Atasagun ağzındaki baklayı yemeğin sonunda çıkardı: “Kamuoyu desteğine ihtiyacımız var. Devlet, Öcalan’ı asmakla bir şey kazanmaz. Bize canlı lazım ki onu bu işi bitirmek için kullanabilelim.”
Benim açımdan zaten sorun yoktu. Gazetenin yayın politikasını belirleyen kişi olarak  ben zaten idam cezasına ideolojik olarak karşıydım. Türk medyası da bu olayda devletin arkasına geçti. O günleri hatırlarsınız belki, idam tartışmalarının bıçakla kesilir gibi nasıl kesildiğini.
Atasagun’un yemeği gece yarısını bir hayli geçtikten sonra bitti. İki saat sonra da Türkiye’yi derinden sarsan Körfez depremi ile uyandık.
Kim bilir, belki de depremin yarattığı dehşet ve acının büyüklüğüydü, Öcalan’ın idamı konusunu ikinci plana atan şey.
Türkiye, bundan da yararlanabilmiş değil.
Yazının başlığını meslektaşım ve eski çalışma arkadaşım Murat Yetkin’in kitabından aldım.
Yetkin, bu kitabı Öcalan’ın yakalanmasından hemen sonra yazmıştı. Aradan 20 yıl geçtikten sonra kitabın yepyeni belgeler ve bilgilerle zenginleştirilmiş yeni baskısı bugün piyasaya çıkıyor.
Genişletilmiş ikinci baskıyı, matbaaya gitmeden okudum, buna aslında “2. Baskı” demek ayıp. Bu yepyeni bir kitap ve Yetkin, bu kitabında gerçekten bir polisiye roman tadında aktarıyor olayları ve bugüne kadar gün ışığına çıkmamış bilgileri.
Uzattım biraz ama HDP’lilerin neden tam da bu zamanda açlık grevi yapıp, Öcalan’ın tecridini gündeme getirdiklerini merak edenler, bunun nedenini 20 yıl öncesinin gelişmelerinde de aramalılar.
Bu hafta sonu için bir kitap arıyorsanız, Kürt Kapanı sizi hiç bilmediğiniz bir maceraya götürecek.

***

Bu açık bir “çıkar çatışması” sayılır

Spor karşılaşmalarının sonuçlarını tahmin etme esasına dayanan bir şans oyunu olan İddaa ihalesi sonuçlandı. İhaleyi, Futbol Federasyonu Başkanı Yıldırım Demirören’in ortakları arasında bulunduğu şirket kazandı.
Hayırlı, uğurlu olsun diyeceğim ama ortaya tuhaf bir durum da çıkmış bulunuyor.
Türkiye’deki futbol karşılaşmalarını düzenleyen, yöneten, hakemleri tayin eden, cezaları veren kurumun başı, aynı zamanda maç sonuçları üzerine bahis oynatacak!
“Çıkar çatışması” diye bilinen şeyin capcanlı bir örneği bu.
Türkiye’de futbol karşılaşmalarının sonuçlarının hakemler ya da federasyon tarafından “dizayn edildiğine” inanacak çok insan var.
Her hafta maçlardan sonra verilen önetici demeçlerini okuyun, belli oluyor zaten.
Şimdi buna bir de bahis işini sokacaklar da çıkacaktır.
Böyle konuşacak kimse çıkmasa bile ahlaki olan tutum, Demirören’in Futbol Federasyonu Başkanlığı’nı bırakması olmalıdır.
Ben kendisine buradan fısıldamış olayım: Merak etmesin, Türk futbolunun bundan dolayı en küçük bir kaybı bile olmayacaktır!

***

Bir hafta ara

Yoğun bir program ile yurt dışında olacağım için yazılarıma bir hafta ara vermek zorundayım. 21 Şubat Perşembe günü yine burada buluşmak üzere hoşça kalın.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Kötü çekilmiş bir kovboy filmi izliyoruz

Bir küçük kasabada anormal işler dönmeye başlamışsa, bu mutlaka bir başka anormalliğin üstünü örtmek içindir!

Erdoğan, niye "başka kulak" istemiyor?

Erdoğan ile Trump'ın baş başa ne konuştuğunu muhtemelen biz hiç öğrenemeyeceğiz

Damat Bakan, kendisini Rockefeller sanıyor!

Belli ki Damat Bakan'ın bakanlığı faşizm özlemi içinde yanıp tutuşuyor