05 Aralık 2019

En değersiz "eğitimli emek": Üniversitede hocalık!

Anlı şanlı holdinglerimiz dahil olmak üzere bütün vakıf üniversitelerinde çalışan doktoralı, hatta doçent, profesör unvanlı öğretim üyeleri, aynı holdingin, kendileriyle aynı "kıdemde" bir yöneticisinden daha az maaş alırlar.

Aynı eğitime sahip iki genç düşünün. Türkiye’de, yarışma sınavı ile girilen ve mezun olmak için gerçekten çok çalışmayı gerektiren bir liseden aynı anda mezun olmuşlar.

İkisi de aynı üniversiteden mezun.

Birincisi yine ABD’de yaptığı yüksek lisansın ardından geri dönüp, adını çoğumuzun bildiği bir holdingde işe girdi.

Diğeri, yüksek lisansın üzerine ciddi bir ABD üniversitesinde doktorasını yapıp, Türkiye’ye döndü.

Tesadüf bu ya aynı holdingin kurduğu bir vakfa ait üniversitede "doktoralı öğretim üyesi" olarak iş buldu.

Ancak "küçük" bir sorunu var: Lise, üniversite ve yüksek lisan eğitimini, birlikte, aynı okullarda tamamladığı arkadaşının yaklaşık üçte biri kadar maaş alabiliyor!

Ondan fazla olarak bir de doktorası olduğu halde!

Söz konusu holdingin adını özellikle kendime sakladım. Sebebi bunun tekil bir örnek olmaması.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Anlı şanlı holdinglerimiz dahil olmak üzere bütün vakıf üniversitelerinde çalışan doktoralı, hatta doçent, profesör unvanlı öğretim üyeleri, aynı holdingin, kendileriyle aynı "kıdemde" bir yöneticisinden daha az maaş alırlar.

Varsa, elle gösterilecek birkaç istisna kaideyi bozmaz, onlar da büyük olasılıkla endüstri ile birlikte çalışan teknik branşlardaki hocalardır.

Türkiye’de "vakıf üniversitesi" dediğimiz kurumların çoğunluğu, gerçekte iş dünyasından tanıdığımız isimlerin kurduğu vakıflara ait "işletmelerdir".

Kar amacı güderler. Evet, belli sayıda öğrenciye belli oranlarda burs da verirler ama asıl amaç kar etmektir.

Gösterişli binalar, "müşteri" sayılması lazım gelen öğrencileri çekmek için gereklidir, bundan tasarruf edemezler. Öğrencilerin, öğrenim bedellerini, giderleri oranında yükseltemezler. Geriye elde "zulüm edecek" bir tek hocalar kalır!

Damla Uğantaş’ın, geçenlerde T24’te yayımlanan bir haberine göre 30 vakıf üniversitesinin araştırmaya ayırdığı bir bütçe yok.

Üniversiteye öğrenci çekmek için reklam ve tanıtım amacıyla harcadıkları bütçe, kütüphaneleri için harcadıklarının 6 katı.

8 vakıf üniversitesi, araştırma için bir kuruş dahi harcamadı.

Devlet üniversitelerinde bu tablonun değiştiğini hiç zannetmeyin.

Bu ülkede "en değersiz eğitimli emek", üniversite öğretim üyeliğidir.

Prof. Dr. Kemal Gözler, dün kendi internet sitesinde bu konuyla ilgili ilginç bilgiler verdi.

"Türkiye’de üniversitelerde her şey değerini hızla yitiriyor. Üniversite öğrenciliği kavramı değerini sıfırladı. Üniversite hocalığı kavramı değerini yitirdi. Bunların yazdığı, tez, kitap ve makalelerin bir değeri kalmadı. Aslında sadece üniversitenin öğrenci ve hoca gibi unsurları değil, doğrudan doğruya üniversite kavramının kendisi dahi değersizleşti" diye yazdı.

Prof. Dr. Gözler’in makalesinde vurguladığı gibi şu anda 129’u devlet ve 73’ü vakıf olmak üzere toplam 202 üniversitemiz var.

Son 17 yılda Türkiye’de üniversite sayısı ikiye katlanmış.

Üniversitelerimizdeki öğrenci sayısı 7 milyon 750 bine ulaşmış durumda. Fransa ve Birleşik Krallık üniversitelerinin sahip olduklarından üç misli fazla öğrenci demek bu. Nüfusumuzun aşağı yukarı eşit olduğu Almanya’nın ise iki katı.

Prof. Dr. Gözler’in verdiği bilgiye göre Türkiye’de 2019 yılı itibarıyla, araştırma görevlisi ve okutmanlar dahil, toplam 168.848 öğretim elemanı var.

Öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısı 46. Doktoralı öğretim üyesi (yani doktor, doçent ve profesör) başına düşen öğrenci sayısı ise 93’tür.

Almanya’da öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısı 12, Fransa’da 16, Birleşik Krallık’ta 16, İtalya’da 20, İspanya’da 12, Portekiz’de 14, Avusturya’da 14, Macaristan’da 14, Bulgaristan'da 12, ABD’de 16.

Son 17 yılda Türkiye’de profesör sayısı 2,9 kat, doçent sayısı 2,9 kat, doktor öğretim üyesi sayısı 3,5 kat, öğretim görevlisi sayısı 3,4 kat, araştırma görevlisi sayısı 1,9 kat artmış.

17 yıl gibi kısa bir sürede Türkiye’de profesör ve doçentlerin sayısının üçe katlanması deyim yerindeyse "bir kalem oynatmasıyla" sağlanmış bulunuyor.

Onun için de haber kanallarında görüşlerini açıklamalarına izin verilen zır cahil, derdini düzgün cümlelerle ifade etmekten dahi aciz profesör, doçent unvanlı tiplerden geçilmiyor.

Uluslararası ciddi bilimsel dergilerde yayımlanan makaleler açısından Türkiye, İran’ın gerisine düştü.

İlkokul düzeyinden başlayarak, üniversiteler de dahil bütün eğitim sistemimiz dökülüyor.

Elbette önünde sonunda her yol siyasete çıkar, bunu reddetmiyorum.

Seçimle iş başına gelmiş her iktidarın kendi programını uygulama hakkını da inkar edecek değilim.

Ama çok açık görülüyor ki her şeyi tepeden tırnağa değiştirmemiz gerekiyor ve bu iş siyasi mülahazalarla yönetilebilecek bir konu da değil.

Bir mucize olsa ve yarın sabah Tatlı Cadı gibi bir burun oynatmasıyla her şeyi değiştirme olanağına sahip olsak bile bunun sonuçlarını alabilmemiz en erken 15 yıl sonra olabilecek.

Kaybettiğimiz her saat, bu ülkenin geleceğini tehdit ediyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Sosyal aylaklığın sonucu

Peker'in söylediklerinden çok daha fazlası, daha somut kanıtlarla önümüze sunulurken "bu ülkede muhalefet de yok canım" diyenler, Sedat Peker'in videolarını seyredenlerin yüzde kaçı acaba, bunu çok merak ediyorum

Devletin içinde bir suç örgütü var

MASAK'ın yazdığı "soruşturma başlatıldı" raporu, nasıl oluyor da savcı ve hakim tarafından "suç görülmedi" diye okunabiliyor? İçinde polis – savcı ve hakimlerin yer aldığı, devlet içinde oluşmuş bir mafyatik örgüt mü var?

Alaturka "ekmek bulamayan pasta yesin" devri

"Mavi kanlı" Marie Antoinette ile "Kasımpaşalı" Recep Tayyip Erdoğan'ı aynı fikri düzlemde buluşturan şey saray