29 Temmuz 2021

Dertleri “etik” değil, “tetikçilik”

Bugün bazı medya kuruluşlarının yararlandığı fonlar üzerine koparılan kıyamet de, bu kıyameti koparanların çok ahlaklı olmalarından değil, muhalif seslere tahammüllü olmamalarından kaynaklanıyor.

Bu cümleden hemen sonra okuyacağınız paragraf ağır gülme krizlerine yol açabilir, uyarmış olayım.

RTÜK bir açıklama yaparak, "Yabancı kurum ve kuruluşların fonlarıyla Türkiye’de faaliyet gösteren medyanın olası milli güvenlik sorunlarına yol açabileceği gerçeğiyle hareket ederek Üst Kurul olarak gerekli tüm düzenleme ve denetleme faaliyetlerini titizlikle ele almaktayız. Yerli ve milli medyamız yalnız ve sahipsiz değildir" dedi.

"Yerli ve milli" medyamızın yalnız ve sahipsiz olmadığını zaten biliyorduk ancak RTÜK’ün bu açıklaması da milletimizin yüreğine soğuk sular serpmiş olmalı.

Böylece gelecekte kurulacak müteahhit havuzlarına olan güvenimizi tazeleme olanağı da bulmuş oluyoruz.

Eminim sizler de medyada sürüp giden tartışmanın farkındasınızdır.

Bazı yabancı fonların, bazı yayın organlarına verdiği destek üzerine başlayan ve bunu fırsat bilerek genel olarak muhalif medyayı susturma hesaplarını da içeren bir tartışma bu.

Yayın organlarının bağımsızlığını korumak, her türlü çıkar grubu ile medya arasındaki mesafenin korunmasını gerektirir.

Bağımsız medyanın iki türlü geliri olur: Satış geliri ve reklam geliri.

Açık yayın yapan televizyonlar ve T24 gibi internet siteleri için bir satış gelirinden söz edebilmemiz şu an için mümkün değil.

Okuyucuların bağış ya da abonelik yoluyla bağımsız yayıncılığın ihtiyacı olan fonları yaratabilmesinin önünde de uzun uzun tartışmamızı gerektirecek engeller var ki bunlardan biri de okuyucuların bedel ödemek konusundaki gönülsüzlükleridir.

Ancak buna rağmen T24 herhangi bir yerden fon almadan, kendi olanaklarını zorlayarak ve reklam gelirleri ile ayakta durabiliyor.

Ve unutmayalım ki bir yandan reklam geliri ile ayakta durmaya çalışırken, reklam verene karşı bağımsızlığı korumak da o kadar kolay bir iş değil.

Gazete yönettiğim yıllarda reklam verenlerin, reklamı bir silah olarak kullanmaya çalıştıklarına çok tanık oldum.

O günlerde bu tür şantajcı reklam veren ile mücadele edebildiysek, bu satış gelirlerimizin yüksekliği ve Doğan Grubu’nun ekonomik gücü sayesinde oldu.

Öte yandan günümüzün bir başka gerçeği daha var ki o da reklam verenlere yönelik siyasi baskıdır.

Bugün muhalif olarak tanımlanan medyaya reklam vermek, birçok baskıyı göze almayı da gerektiren zorlu bir uğraş.

Reklam verenlerin tehdit edildikleri, korkutuldukları da bir sır değil.

Kamu reklamlarının, sadece hükûmet medyasına verildiğini de buna ekleyelim.

2 bin bile satmayan hükmet gazetesi, onun 100 misli satan gazeteden kat be kat fazla reklam alıyor.

İzlenme oranlarına baktığınızda kimsenin düğmesini çevirmediğini gördüğünüz haber kanalı, en çok seyredilen haber kanalının rüyasında göremeyeceği reklam gelirini elde edebiliyor.

Kamu kurumlarına ait reklam bütçesinin, partizanca amaçlar için böyle kullanılması, o kurumların yöneticilerine kanun ile verilen görevin yerine getirilmediğini de gösteriyor.

Kurumlarını müdebbir tüccarlar gibi yönetmek zorundalar ancak siyasi hesapları, profesyonel ahlaklarının önüne geçiyor. Kim bilir, belki de bu türden bir ahlak anlayışına da sahip değillerdir.

Bunun dışında bugün tartıştığımız gibi ulusal ya da uluslararası sivil toplum kuruluşlarının fonlarından yararlanmak da mümkün.

Kişisel görüşüm, gazeteci ile her türlü çıkar grubu arasında maddi – manevi mesafe olması gerektiğidir ve STK da olsalar, fon sahipleri ile gazeteciler arasında çıkar çatışması olasılığı ihmal edilmemelidir.

Ancak bunu söylerken, yabancı STK’lardan kaynaklanan fonları kullanarak, gazetecilik yapmaya çalışanlara da haksızlık etmek istemem.

Burada en önemli konu şeffaflık ve denetlenebilir olmaktır.

Kimlerden fon aldığını açıkça ve okuyucunun kolayca görebileceği şekilde belirtiyor mu? Aldığı fonu gerçekten iyi gazetecilik çalışmalarını desteklemek için kullanıyor mu? Yaptığı iş için böyle bir fona gerçekten ihtiyacı var mı? Yoksa aynı yayıncılığı, herhangi bir fon kullanmadan yapabilmesi de mümkün mü? Evrensel gazetecilik standartları açısından baktığımızda, "güvenilir mecra" nitelemesini hak ediyor mu?

Bu soruların yanıtları olumluysa, kaynağı ve amacı tartışılmayan, güvenilir gerçek STK’ların sağladığı fonlardan yararlanmanın bir sakıncası elbette olamaz.

Ancak tıpkı bizde olduğu gibi dış görünüşü ile STK da olsa, hükümetlerin güdümünde olan, fonları hükümetlerce sağlanan STK’lara karşı da uyanık olmak gerekir!

Bütün bunun dışında, bizim medyamızı ilgilendiren çok önemli "iki ayrı fon kaynağı" daha var.

Bunlardan birincisi, iktidarın kamu bankaları aracılığıyla medyayı fonlaması olayı. Diğeri ise kamu ihaleleriyle beslenen müteahhit gruplarına kurdurulan havuzlar.

Demirören’e bir medya kurması için Ziraat Bankası’nın sağladığı fon, serbest bir bankacılık faaliyetiyle değil, yukarıdan gelen bir emirle oldu.

Böyle bir emir olmasaydı, 2 yılı ödemesiz bu büyüklükte bir kredi, böyle bir medya alımı için kullandırılır mıydı?

Kredinin tam tutarını bilmediğimiz gibi taksitlerinin ödenip, ödenmediğini, nasıl bir faiz yürütüldüğünü de bilmiyoruz.

Söz konusu olan kamu bankası, krediyi "ticari sır" gerekçesinin ardına saklıyor ama bankanın zararını da Hazine’den bizler karşılıyoruz.

TBMM, halkın vergilerine sahip çıkmayı başarabilecek görev şuuru içinde olsaydı, bütün bunlar, bir gizli oturumda tartışılır, kamuoyundaki istifham giderilirdi.

Aynı şekilde Sabah Grubu’nun Halkbank ve Vakıfbank tarafından fonlanarak Çalık Grubu’na satışı da, bu kredinin taksit ve ana para ödemelerinin zamanında yapılıp yapılmadığı da bir başka sır.

Aynı medya grubunun, kamu ihaleleriyle beslenen müteahhitlerden salma usulüyle toplanan "havuz parasıyla" el değiştirdiği de bir başka gerçek.

Yukarıdan gelen emirlerle ve kamu kaynakları seferber edilerek elden ele geçen ufak – tefek gazete ve haber kanallarını sayamıyoruz bile.

Hatırlarsınız, maaş ödeme günü geldiğinde bu gazetelerin yöneticilerinin banka yöneticilerini arayarak "maaşlar için şu kadar gönder" dediklerini de öğrenmiştik.

Ve unutmayalım ki medya kuruluşlarının fon alması meselesi ne kadar etik konusuysa, kamu kaynaklarının bu şekilde kullanılması da ceza yasaları ile ilgili bir konu.

Zaman aşımı süresi dolmadan Türkiye bir hukuk devleti olabilirse bu konu yargının meselesi haline de gelecek.

Bugün bazı medya kuruluşlarının yararlandığı fonlar üzerine koparılan kıyamet de, bu kıyameti koparanların çok ahlaklı olmalarından değil, muhalif seslere tahammüllü olmamalarından kaynaklanıyor.

Yazarın Diğer Yazıları

“Örgüt, kanuni düzenlemeleri siyasi otoriteye yaptırabilmiştir”

İlker Başbuğ ve Dursun Çiçek, sırf Recep Tayyip Erdoğan öyle istedi diye yargılanacaklar. Çünkü Erdoğan, FETÖ’nün siyasi ayağının ortaya çıkarılması fikrinden hiç hazzetmiyor.

İşe yaramıyor Ali Bey, çevrenize bir bakın

Diyanet’e göre insanlar “fıkıh ile öteki dünyada hesap vereceği bilincinde” olacaklarmış. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ı bu konuda biraz hayalci bulduğumu söylemeliyim. Çünkü “öteki dünyada hesap verme korkusu” memleketimiz siyasal İslamcıları nezdinde işe yarıyor olsaydı, bambaşka bir ülkede yaşıyor olabilirdik.

"Azgın azınlık" azıyor da ne yapıyor?

Ali Babacan "onu demek istemedim, bunu demek istemedim" diye laf dolaştıracağına bunu açıklasa iyi olur.