06 Temmuz 2019

Sevmek mi istersiniz, sevilmek mi?

Sevmek, kendi varoluşlarının kaynağıdır, sevilmiyor olsalar da

Bu sorunun yanıtını hiç düşündünüz mü? Hatta daha da ileri gideyim, böyle bir soru cümlesi kurmak aklınıza hiç geldi mi?

Japon yazar Yasushi Inoue, "Aşkın Üç Yüzü" isimli romanında soruyor bu soruyu. (Ne yazık ki yeni baskısı yok. Belki sahaflarda bulabilirsiniz. Çeviren: Ayşe Teksoy.)

Inoue, çaresiz bir aşkın değişik yüzlerini anlatıyor bu romanında.

Aynı erkeğe, üç ayrı kadın tarafından yazılmış üç mektup, bizi gizli bir aşkın sırlarına ortak ediyor.

Üç kadından birisi mektupların yazıldığı erkeğin karısı. Bir mektup karısının kuzini de olan, erkeğin gizli sevgilisi tarafından yazılmış. Üçüncü mektubun sahibi ise “gizli sevgilinin” boşanmayla sonuçlanan evliliğinden olan yetişme çağındaki kızına ait. Inoue’nin üslubu bana Adnan Benk’in bir denemesinin girişinde kullandığı Gustave Flaubert’in bir cümlesini hatırlatıyor: “Olgunlaşmamış bir cümleyi alelacele söylemektense it gibi gebereyim daha iyi!” (Adnan Benk, Okuyorum Öyleyse Varım, Doğan Kitap.)

Fazladan tek bir kelime bile kullanılmasına olanak vermeyen bir üslup Inoue’ninki.

Acemi bir yazarın sayfalar dolusu cümleyle betimleyebileceği duyguları, tek bir kelimenin içinde bile yaratabiliyor.

Başlıktaki soru, tamamı genç kızlardan oluşan bir sınıfta elden ele dolaşan bir kâğıtta yazılı.

Kız öğrencilerin biri dışında hepsi "sevilmeyi" tercih ediyorlar. İçlerinden en gösterişsiz ve en çirkin olan tercihini "sevmekten" yana kullanıyor. 

Inoue de gizli aşkın kahramanı olan kadının ağzından seçimini "sevmekten" yana yapıyor diye düşünüyorum:

"Sevmekle yetinmeyi beceremeyen, sevilmenin mutluluğunu gizlice tatmak isteyen bir kadının hak ettiği cezayı çekiyorum."

Benim oyum da "sevmek" ten yana.

(Önceki hafta sonu sizlere aktardığım Linda Le'nin sözünü, bu romana yazılmış önsözden aktarmıştım: "Aşk, bir avcı ile aynanın karşılaşmasından başka bir şey midir? Ayna kırılır, avcı yalnızca kendi yansımasına ateş etmiştir.") 


Kaynak: Guardian

Gerçek sevgi, kişisel ve tek taraflı bir duygudur, karşılık beklemez.

Çünkü sevgi, elle tutulur, gözle görülür bir şeyin karşılığı olarak birisine sunduğunuz bir duygu değildir.

Tamamen kişiseldir, sadece beni ilgilendirir.

Hatta sevdiğim insanın bunu bilmesine, bundan haberdar olmasına bile gerek yoktur aslına bakarsanız.

Yakın bir gelecekte akıllı telefonlarımıza yükleyeceğimiz uygulamalarla bizi sevdiğini söyleyen insanların doğru söyleyip söylemediklerini bile anlayacağız.

Aşık olunca salgılanan hormonları, beyin dalgalarımızı ölçüp, bunları kategorize ederek değerlendirmek ve bir sonuca varmak, bugünkü bilgilerimizle aslında çocuk oyuncağı bile sayılabilir.

Bir akıllı telefonla haydi haydi yapılabilecek bir şey bu.

Bir "aşk ölçer" uygulaması yükle, ayda 2.99 dolar öde ve sevildiğinden emin ol!

Kulağınıza nasıl geliyor?

Doğrusunu isterseniz ben bunun korkunç bir şey olacağını düşünüyorum.

Aşk, insani bir duygu olduğundan, içinde kaçınılmaz bazı yalanlar da olabiliyor; bilmezseniz katlanılması kolay, öğrenirseniz içinizde bir şeylerin kopmasına neden olabilecek türden şeylerden söz ediyorum.

Diyelim ki bir kadını çok seviyorsunuz, âşıksınız, kadın da sizi sevdiğini söylüyor. O vakit kendinizi şahane hissedebilirsiniz.

Ama böyle bir test aletiniz var ve kadının aslında sizi söylediği kadar da sevmediğini anlarsanız, dünyanız kararmaz mı?

Kim bilir, belki de gerçekten âşık değildir ama başka bir şeyinize bayılıyordur:

Cüzdanınıza, onunla evlenme olasılığınıza, komikliğinize, karizmanıza, yakışıklılığınıza vs.

Bilmezseniz bir zararı yoktur, bir yanılsama da olsa aşkı yaşarsınız, mutlu olursunuz.

Bilirseniz, o ilişkiden bir tat alamazsınız, mutluluk çıkaramazsınız.

Ömer Seyfettin'in Yüksek Ökçeler öyküsündeki kadını hatırlayın.

Yüksek ökçeli terliklerini çıkarınca konakta dönen bütün dolapları öğrenip mutsuz olan, yeniden mutlu olmak için yaklaştığını herkese haber veren yüksek ökçeli terliklerini giyen kadını!

Gerçeğin getirdiği mutsuzluktansa, yanılsamayı tercih etmişti.


Kaynak: psiloveyou

Freud, Wilhelm Jensen'in 'Gradiva' isimli romanından yola çıkarak "Sanrı ve Rüya" isimli bir kitap yazmıştı.

'Gradiva'nın kahramanı "aşırı âşık" bir tipti. Sevdiği kadını zihninde yaratmıştı. Gradiva'yı gerçek bir kişi gibi algılardı.

Gerçek kadın, âşık adamın bu sanrısına uyum gösterir.

Gradiva rolü oynamaya, yanılsamayı hemen kesmemeye, adamı rüyasından hemen uyandırmamaya çalışır.

Söylenen ile gerçeği birbirine yaklaştırmak için elinden geleni yapar.

Böylece Freud'un elinde aşk deneyimi, psikanalitik iyileştirmenin işlevini yüklenir. Günümüzdeki aşkların çoğunluğunun böyle olduğuna bahse girebilirim.

Bir taraf daha çok seviyordur, diğerinin sevgi gösterisi onu rüyasından tam olarak uyandırmadan gerçeğe doğru çekmek amacını taşıyordur.

Bir aşk ilişkisinde eşitlik olmayacağını her âşık düşünür.

"Acaba o da benim onu sevdiğim kadar beni seviyor mu" sorusu Genç Werther'den beri her âşığın beynini kurcalar.

Bu, insan doğasının insana oynadığı bir oyundan başka bir şey değildir.

Çünkü insan davranışlarına yön veren şey esasen içselleştirdiğimiz değerler ve seçmeler dizisidir.

Tercih ettiğimiz değerleri ifade eden olaylar ve insanlarla karşılaştığımızda duyarlılığımız artar, bunların dışındaki şeyleri fark etmemiz ise zorlaşır, çoğu kez imkânsız hale gelir.

Aşkın insanın gözünü kör ettiğini söyleyenler, bu nedenle haklıdırlar. Recaizade Mahmud Ekrem'in 'Araba Sevdası' isimli romanında da Gradiva'dakine benzer bir öykü var.

Ama daha Doğulu bir öykü olduğu için sanırım, kadın, âşık erkeği gerçekliğin içine çekmeye çalışmaz.

Paşazade züppe Bihruz, vezir olan babasından kalan mirası süslü gezmek, araba kullanmak gibi meraklarıyla har vurup harman savurur, yarım yamalak Fransızcasıyla garsonlarla, terzilerle Fransızca konuşmaya çabalar.

Bir gün Çamlıca'da dolanırken Periveş isimli kadına bir görüşte âşık olur.

Periveş, kentin en namlı yosmasıdır. Yaşamın gerçekliklerinden kopan Bihruz, Periveş'in aşkına düşer, mektuplar yazar, yanıt alamaz.

Bir arkadaşı, "yalancı keşfi" Periveş'in tifodan öldüğünü söyler ama Bihruz gerçeklikten o kadar kopmuştur ki ölümün aşka bağlı veremden kaynaklandığını bile düşünür. Artık mutsuz, perişan bir âşıktır.

Sonra bir gün Şehzadebaşı'nda Periveş'e rastlar. Onu Periveş'in ablası zanneder ve ölmüş sevgilisinin mezarını sorar. Periveş ve yanındaki çengi, Bihruz ile alay ederler, zavallı âşık sanrılar içinde kendi yalnızlığına döner.

Gasset "Yaşamlarımızın büyük kesimi, kendi çıkarımız için oynadığımız iyi niyetli bir güldürüden ibarettir" derken bunu kastediyor.

Sadece aşk gibi güçlü duygular, kişiliğimizin özünü ortaya koyabilmemize olanak verecek bir katalizör görevi görürler.

Kendi tarif edilmiş gerçekliğinden kopuş da böyle başlar.

Herkesin bir Gradiva'sı vardır.

Pompei'nin külleri içinden çıkan freskteki gibi minik ayaklarıyla uçarcasına yürüyen bir Gradiva.

Ona kendi değerlerimizi yansıtır, onu görmek istediğimiz gibi görürüz.

Varlığımızı kendi dışımızdaki bir varlığa bağlar, yaşamımızı onun düzleminden tarif ederiz.

Aşk, kişinin kendisine ait bir duygudur.

Önemli olan insanın kendisinin ne hissettiğidir.

Aşkına yanıt alamamış bile olsa böyle kişiler âşık olmaktan mutlu olurlar.

Sevmek, kendi varoluşlarının kaynağıdır, sevilmiyor olsalar da.

Bunu benden daha iyi anlatan birisi var, sözü ona bırakacağım, Nâzım Hikmet'in Tahir ile Zühre şiirini okuyoruz şimdi:

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahir'le Zühre olabilmekte
yani yürekte. Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak. Yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Yazarın Diğer Yazıları

Deli gibi sevişirsek aşktan ölürüz!

Aşk, insanın yaşam çakralarını açtığı gibi hayatınızın sondan beş on yılını da götürüyor olabilir; peki ya tercihiniz ne; 5-10 yıl kısa yaşamak mı, yoksa yüz yıl sürecek bir yalnızlığın esiri olmak mı?

Bir erkek ne zaman ölür?

Erkek ile kadın arasındaki eşitsizliğin altının çizilmesi, yerleşik düzene geçiş ile birlikte evlilik kavramının ortaya çıkışıyla başladı

Bana müsaade tatlım, “hedonik adaptasyon” yaşıyorum!

Beren Saat’in ilişkinin eski evreleri için sarf ettiği sözlere bakınca sorun acaba “hedonik adaptasyonda mı yatıyor” diye düşünmedim değil