11 Haziran 2022

Sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?

Aşık olduğumuz "şey" aslında çoğu zaman da bir hayalden ibarettir. Ona atfettiğimiz her şey bizimle ilgilidir

Akihiko Kondo-san'ı tanıyanlar ki bunlar NY Times muhabirleri Mr. Ben Dooley ile Hisaka Ueno-san oluyorlar, onu "sıradan bir Japon" olarak tanımlıyorlar.

Bu ne demek, tam olarak bilemiyorum.

Bir insanı "sıradan bir Türk, sıradan bir Japon, sıradan bir İngiliz" yapan özellikler ne olabilir?

Düşünüyorum da galiba ben "sıradan bir Türk" sayılmam.

Mesela yaz ya da kış fark etmiyor, sabah duş yapıp sokağa çıktığımda hastalanmıyorum.

Terli terli soğuk su da içerim.

Otomobilimin iç sıcaklığı yaz kış 16 derece. Klimalı odada yatmak en büyük zevkim. 

Cola ve birayı "normal" soğuklukta içemem ama Türkiye'de de nereye giderseniz gidin, "soğuk mu" diye sorduğunuzda "normal" yanıtını alırsınız. Türkler, "anormal" kola ve bira satmayı sevmez!

Böyle bir sürü şey.

O halde "sıra dışı" bir Türk olduğumu iddia edebilir miyim?

Hayır, edemem.

Extrem sporlar yapmama yakınlarım izin vermiyor. 

Kuşadası Kadınlar Denizi'ne bungee jumping yapmaya gittiğimde kayıt yapan küçük kız utanmadan bana "yaşlılar için değil bu iş" diyebildi. Saçımı mora boyayıp, deri pantolon giymek aklımdan geçmiyor. 

Çok şükür ki tişörtümü, kazağımı pantolonumun içine sokmuyorum, parmak arası terlik giymiyorum.

Bu zaviyeden bakınca da son derece sıradanım.

Onun için Akihiko Kondo-san'a "sıradan bir Japon" diyerek haksızlık yapmak istemem.

Shogun'u izleyenler, samurayların efendisi, Toranaga-san'ı hatırlarlar; ben de fark ettiğiniz gibi Akihiko Kondo'nun isminin sonuna "San" ekini bilerek koydum.

Akihiko  Kondo, Hatsune Miku ile 10 yıllık bir 'ilişkinin' ardından 2018'de evlendi...

Japonlar, birisine ismiyle hitap ederken "saygı eki" kullanılmamasını kabalık kabul ediyorlar.

Ben de kaba bir insan olarak anılmak istemem, en azından Japonlar nezdinde! 

"San", aralarında yakın ilişki olmayan insanların birbirlerine hitaplarında kullandığı nötr bir saygı eki.

Sevişerek evlenenler

Bu "sıradan Japon" Akihiko-san'ın bir de "sevişerek evlendiği" karısı var: Hatsune Miku-san.

Biz çocukken, görücü usulüyle evlenmeyen çiftler için böyle denilirdi: Sevişerek evlendiler!

O yaşlarda "sevişme" eyleminin nasıl yapıldığı hakkında yeni yeni fikir sahibi oluyordum ve bu tanımlama yüzümün kızarmasına da neden oluyordu.

Meğerse "sevişerek evlenenler", nikah töreni sırasında benim bildiğim manada sevişmiyorlarmış. Bu evlilikten önce cereyan ediyormuş ki bunu da biraz geç anladığımı itiraf edeyim! Galiba "sıradan bir çocuk" değildim!

Hatsune Miku-san ise neresinden bakarsanız bakın, hangi ölçüye vurursanız vurun "sıradan bir insan" sayılmaz.

Kabalık ettiğimi düşünmeyin ama "insan bile sayılmaz."

Çünkü kendisi kurgusal bir karakter.

Lady Gaga ile turneye çıkmış ve video oyunlarında rol almış turkuaz saçlı, bilgisayar tarafından yaratılmış bir pop şarkıcısı. Saçları uçuk maviye boyalı, çizgi dizi Heidi karakteri gibi kocaman, mavi gözleri var.

Aslında bildiğiniz "sıradan" bir pelüş bebek Miku-san.

Kondo'nun aşkı

Kondo-san, içine düştüğü derin bir depresyondan Miku sayesinde kurtulabildi.

10 yıllık bir ilişkinin ardından 2018 yılında, Tokyo'da, aile büyüklerinin ve yakın arkadaşların katıldığı sade bir törenle evlendiler. 

Miku-san, beyaz bir gelinlik giymişti, Kondo-san doğal olarak smokin!

Kondo, Miku'da aşkı, ilhamı ve teselliyi bulduğunu söylüyor.

Her akşam birlikte yemek yiyor, film izliyor ve uyuyorlar.

Cinsel yaşamları ile ilgili ayrıntılı bir bilgiye sahip değilim, olsaydım da size söylemezdim zaten; ama küçük bir ipucu vermemde sakınca yok sanırım.

Instagram'da Akihiko'yu takip ettiğim için biliyorum, evlerinde Miku'nun baktığı, sevdiği, yedirip, uyuttuğu çok sayıda pelüş bebek de var ve hepsi Miku'ya benziyor!

Çevredeki insanlar kendi umarsız ve sıkıcı hayatlarından kurtulamıyor olmalarının acısını elbette Kondo-san'dan çıkarmak istiyorlar.

Dünyanın her yerinde de böyle değil mi?

Her biri içinden fırtınalı bir aşk yaşamak geçen insanlar, buna cesaret edip yaşayabilenleri kıskanırlar ve onlar hakkında türlü dedikodular yaparlar.

Kondo'nun komşuları filan da bu ilişkiyi "garip" olarak niteliyorlar ve bazıları "zararlı" da buluyormuş.

Niye zararlı, kime zararı var, onu açıklamakta zorlandıklarını belirteyim.

Ve şunu da söyleyeyim: Kondo-san bu işte yalnız değil.

Japonya'da son yıllarda kurgusal karakterlerle evlilikler yapan binlerce insandan sadece biri.

Çoğunluk bunu "eğlence olsun" diye yapmış ama Kondo-san farklı.

O bir insanla aynı evi paylaşmak istemediğini çok iyi biliyor.

İlk başta bunun Japon aile hayatının katı beklentilerini reddetmesinden kaynaklandığını düşünüyormuş.

Ama şimdi biliyor ki bunun nedeni kurgusal karakterlere karşı her zaman yoğun ve hatta kendisine bile açıklayamadığı bir çekim hissetmiş olması.

Önce bu duygularıyla mücadele etmeyi denemiş, sonra bakmış duyguları gerçek, mücadeleyi bırakıp tadını çıkarmaya karar vermiş.

Üstelik Miku-san ile aynı evi ve bir hayatı paylaşmak insan türünün dişisiyle paylaşmaya göre daha avantajlıymış.

Her zaman yanında, sessizce her istediğini kabul ediyor, dırdır yok, kıskançlık krizleri yok, ihanet zaten mümkün değil.

Ve en önemlisi Kondo hastalanır ya da ölürse, Miku'nun üzülmesine de gerek kalmayacak ki bana sorarsanız sadece bunu söylemiş olması bile Kondo'nun, Miku'ya ne kadar âşık olduğunu gösteriyor.

Çünkü birisini gerçekten seviyorsak, onun herhangi bir nedenle üzülmesini de istemiyor olmamız gerekir.

Fictosexsuals

Kondo-san'ın durumu "fictosexuals" olarak tanımlanıyor; "kurgucinsel" diye çevirebiliriz.

Bu eğilimin giderek yayıldığını yazıyor NY Times.

Kondo, "cansız varlıklarla" daha derin etkileşimlere izin veren yapay zekâ ve robotik alanındaki gelişmelerin bu eğilimi büyüteceğini söylüyor.

"Yaşam tarzlarına saygılı olmalıyız" diyor, "herkesin kendi seçimi!"

Eskişehir, Isparta Valisi ve benzeri tipler duymasın diyeceğim ama buraya yazdım, onlar da duyacaklar mecburen.

Ve bunun sonu kentlerimizdeki konfeksiyoncuların cansız mankenlerinin yasaklanmasına kadar da gider mi diye endişelenmiyor da değilim.

Ancak şunu da söylemeliyim ki Kondo-san'ın öyküsünü öğrenmeden önce "cansız vitrin mankenlerine tecavüz girişimi" haberlerini okuduğumda hayret ederdim.

Demek ki Türkiye'de de "kurgucinsellik" varmış diye düşünüyorum şimdi.

Ve kuşkusuz ki bunu yargılamak da kimseye düşmüyor, hele devletin valilerine, kaymakamlarına hiç düşmeyecek bir görev bu.

Kurgusal karakterlerin gerçek bir sevgiye, aşka ilham verebileceği fikri Japonya'da bir alt kültür oluşturmuş ve yeni gelişen bir endüstrinin de temellerini atmış.

Görüyorsunuz, kapitalizm böyle bir şey işte. İnsan talebi, talep de arzı yaratıyor.

Kondo-san'ı yadırgamıyorum çünkü gerçek sevgi kişisel ve tek taraflı bir duygudur.

Bir karşılık beklemeden hissedersiniz, bir şeyin karşılığı olarak vermezsiniz.

"Bana yüzük alırsan seni severim" cümlesi, bir aşk cümlesi olamaz, "seviyeli ilişki" cümlesi olabilir belki. Yani doğrudan para istemiyor da daha sofistike bir şey istiyor gibisinden!

Aşk, tamamen kişisel bir duygudur ve seven kişiyi ilgilendirir.

Hatta eski zamanlarda olduğu gibi çoğu kez bunu sevilen kişinin bilmesi bile gerekmez.

Eminim günümüzde de böyle duygular yaşayanlar vardır.

Bir kadına – erkeğe aşık olurlar ama bunu kendi başlarına yaşarlar.

Ya açılamazlar, ya buna fırsat bulamazlar, ya da reddedilmekten korkarlar.

"Reddedilme korkusu" utanç ile ilgili değildir, genellikle böyle algılansa da!

Aşık kişinin reddedilmekten korkmasının nedeni, aşkının karşılık bulamayacağının kesinleşmiş olmasıdır.

Böyle kesin bir yanıt almaktansa kendi hayalleriyle, uzaktan severek yaşamayı tercih eder.

Çünkü o vakit içinde bir umut taşıyabilir, günün birinde kavuşabileceğini düşünebilir.

Bunu düşünememek, ölümden beter bir duygudur.

Aşık olduğumuz "şey" aslında çoğu zaman da bir hayalden ibarettir.

Ona atfettiğimiz her şey bizimle ilgilidir.

Onu güzel – yakışıklı bulmamız, çok akıllı ve zeki olduğunu düşünmemiz, dünyada eşi benzeri olmayan bir dürüstlüğe sahip olduğuna inanmamız, bizimle ilgilidir.

Bizim uğruna servetleri batırmaya hazır olacak kadar güzel bulduğumuz kadın başkaları için hiç de güzel olmayabilir.

"Çok yakışıklı" diye iç geçirdiğimiz erkek, başkaları için "neandertal" insanın günümüzde vücut bulmuş hali de olabilir.

Başkalarının ne gördüğü değil, bizim kafamızda ne yarattığımız, neyi hayal ettiğimizdir.

Aşk, bunun için kişisel bir şeydir.

O beni sevmese de ben onu sevebilirim ve bu sevgim beni gerçek mutluluğa taşıyabilir.

Araba sevdası

Recaizade Mahmud Ekrem'in "Araba Sevdası" isimli romanının kahramanı züppe Bihruz, bir gün Çamlıca'da dolaşırken Periveş isimli kadına bir görüşte âşık olur.

Periveş, kentin en namlı yosmasıdır. Yaşamın gerçekliklerinden kopan Bihruz, Periveş'in aşkına düşer, mektuplar yazar, yanıt alamaz.

Bir arkadaşı artık peşini bıraksın diye Periveş'in tifodan öldüğünü söyler ama Bihruz gerçeklikten o kadar kopmuştur ki ölümün aşka bağlı veremden kaynaklandığına inanır.

Sonra bir gün Şehzadebaşı'nda Periveş'e rastlar. Onu Periveş'in ablası zanneder ve ölmüş sevgilisinin mezarını sorar. Periveş ve yanındaki çengi, Bihruz ile alay ederler, zavallı âşık sanrılar içinde kendi yalnızlığına döner.

Gasset "Yaşamlarımızın büyük kesimi, kendi çıkarımız için oynadığımız iyi niyetli bir güldürüden ibarettir" derken bunu kastediyor. 

Sadece aşk gibi güçlü duygular, kişiliğimizin özünü ortaya koyabilmemize olanak verecek bir katalizör görevi görürler.

Kendi tarif edilmiş gerçekliğinden kopuş da böyle başlar.

Varlığımızı kendi dışımızdaki bir varlığa bağlar, yaşamımızı onun düzleminden tarif ederiz.

Aşk, bu yüzden kişinin kendisine ait bir duygudur.

Önemli olan insanın kendisinin ne hissettiğidir. Aşkına yanıt alamamış bile olsa böyle kişiler âşık olmaktan mutlu olurlar.

Aşka, âşık olurlar da diyebiliriz.

Bunu benden daha iyi anlatan birisi var, sözü ona bırakacağım, Nâzım Hikmet'in Tahir ile Zühre şiirini okuyoruz şimdi:

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahir'le Zühre olabilmekte
yani yürekte.

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak.
Yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?



Mehmet Y. Yılmaz'ın bu yazısı, Oksijen gazetesinden alındı.

Mehmet Y. Yılmaz kimdir?

Mehmet Yakup Yılmaz, 1956 yılında Malatya’da doğdu. İlkokulu Antalya Devrim İlkokulu'nda, orta okul ve liseyi Denizli Lisesi’nde okuduktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat ve Maliye Bölümü’nden 1977 yılında mezun oldu.

Gazeteciliğe SBF öğrencisi iken 1975 yılında Ankara’da Mehmet Ali Kışlalı yönetimindeki Yankı Dergisi’nde başladı. Derginin Yazı İşleri Müdürlüğü görevini de bir süre yürüttü. 

12 Eylül 1980 darbesi öncesinde Türk İş’e bağlı Yol İş Federasyonu ve YSE - İş sendikalarında basın müşaviri olarak görev yaptı, sendika gazete ve dergilerini yayınladı.

Askerlik görevini Kara Harp Okulu’nda tamamladıktan sonra İstanbul Gelişim Yayınları’nda mesleğe döndü. Gelişim Yayınları’nda Erkekçe ve Bilim dergilerinin Genel Yayın Müdürü Yardımcılığı ve ardından Gelişim TV Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği görevlerinde bulundu.

1985 yılında Hürriyet’e geçti ve Hürriyet Dergi Grubu’nu kurdu. Tempo, Blue Jean, Playmen gibi dergileri yayınladı.

Daha sonra Dönemli Yayıncılık Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Ercan Arıklı ile birlikte Dönemli Yayıncılık’ın 1 Numara Yayıncılık’a dönüşmesi sırasında Genel Müdürlük görevini üstlendi. Aktüel, Cosmopolitan, Penthouse, Oya gibi dergilerin kurucu genel yayın müdürü oldu. Bugüne kadar 30’u aşkın derginin kuruculuğunu yaptı.

1995 yılı başında Posta gazetesini yayınladı. Aynı yılın sonunda Fanatik gazetesini, 1996 yılı sonunda da Radikal gazetesini kurdu, genel yayın müdürlüğünü yürüttü.

2000 yılında Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü görevine getirildi. Bu görevi 5,5 yıl sürdürdükten sonra Doğan Burda Dergi Grububu’nun CEO’luğu görevini üstlendi.

2005 yılından 2018 Eylül ayına kadar Hürriyet gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Ekim 2018’den itibaren T24’te yazmaya başladı.

Gazete köşe yazılarından derlenen "Kırmızıyı Seçtim, Aşk Mavinin Altındaydı”, “Benden Selam Söyleyin Bütün Aşklarıma”, “Aşktan Sonra Hayat Var Mı”, “Şaşırma Duygumu Kaybettim, Hükümsüzdür” isimli kitapları yayımlandı. “Aşk Herşeyi Affeder mi” isimli uzun hikâyesi de kitap olarak yayınlandı. 

“Türkiye medyasında en çok yayın başlatan gazeteci” olan Mehmet Y. Yılmaz, güncel politik gelişmelerin yanı sıra, deneme tarzındaki yazıları ile futbol üzerine yaptığı yorumlarıyla da biliniyor.

Yazarın Diğer Yazıları

"Azgın teke" demeden önce dur ve düşün

87 yaşındaki bir erkeğin, 80 yaşındaki eşini cinsel olarak hâlâ çekici bulması ne kadar şahane bir şey, değil mi? Ne zaman biteceği belli olmayan bir hayatı yaşarken, yanındaki kadına böylesine tutkuyla bağlı olabilmek! "Dört kitabın manası, budur eğer var ise!"

Bir hadise var can ile canan arasında

Karşılıklı emek vermeden ilişki yürümez. Herkesin sevgilisinden beklemeye hakkı olan bir şeydir bu. Bu zahmetlere değmeyeceğini düşünüyorsanız, size düşen o klasik konuşmayı yapmaktır

Tatilde eşinizle niye kavga ettiniz?

İnsan türünün dişisiyle tatile çıkan bir erkek homo sapiens bilir ki tatilde kötü giden her şeyin sorumlusu kaçınılmaz olarak erkektir!