23 Ocak 2021

Bütün erkeklerden nefret eden kadın

"Bir başkasını" yakalamak isteriz çünkü aşk bu kavanoz dipli dünyada yalnızlık çekmemizi önleyebilecek tek güçtür

Pauline Harmange, 26 yaşında bir kadın yazar.

New York Times'ta kitabı hakkında yayımlanan yazıyı okuyana kadar yazdığı herhangi bir şeyi daha önce okumadığım gibi adını da duymamıştım.

Harmange'nin çok genç sayılabilecek bir yaşta adını dünyaya duyurabilmesini sağlayan kitabının adı şu: "Erkeklerden Nefret Ediyorum."

İlk baskısı sadece 400 adet yapılmış bir kitabın, bir anda dünyanın önemli yayınevlerini peşinden koşturmaya başlamasının nedeni bu provokatif ismi.

Kitabın ilk baskısının ardından Harmange'ye karşı başlatılan sosyal medya linçi ve her devlette en az bir tane bulunabilecek türden bir dangalağın ceza tehdidi, dikkatleri bu kitabın üzerine çekti.

Belki de bir genç yazarın ilk eseri olarak unutulup gidecek kitap, sosyal medya psikopatları sayesinde fark edilebildi.

Harmange'ye hakaret ve destek için atılan sosyal medya mesajlarının sayısı, kitabın ilk baskısı olan 400'ün katbekat üzerindeydi.

Yani kitabı okuyup, ne anlattığını bilenlerden çok daha fazla sayıda insan kitap için yorum yaptı.

Biliyorsunuz sosyal medyada makbul olan şey özellikle de bilmediğiniz konular için, tanımadığınız insanlara hakaret etmektir. Hakaret edileni çok olanın, destekçisi de haliyle çok oluyor.

Daha önce de yazmıştım, küçük kızların böyle görmüş geçirmiş edalı yorumları bende Mona Lisa tebessümü yaratıyor.

Dış görünüşleri itibariyle insana benzeyen ancak bildiğimiz hayvanlar aleminde de karşılığının bulunabilmesi mümkün olmayan bir yaratık ile karşılaşmış olması çok olası diye düşünmüştüm ki daha beterlerini görmüş olmalı.

Harmange, tecavüz mağdurlarına destek olan bir dernekte gönüllü olarak çalışmış.

Ne tür vakalar gördüğünü, nasıl acıları paylaştığını tahmin etmek ve gözümüzde canlandırmak istemeyiz diye düşünüyorum.

Harmange, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine bağlı cinsel şiddetin "yapısal" bir durum olduğunu düşünüyor ve buna tepkisini psikolojideki "misandry" kavramı ile ortaya koyuyor.

Misandry, tıpta "insanlardan nefret etme, insan düşmanlığı" olarak tanımlanıyor.

Ancak feminist jargonda "erkeklerden nefret etme" karşılığı olarak kullanılıyor. ("Erkeklerden korkmak" anlamındaki "androfobi" ile de karıştırmıyoruz.)

Doğal olarak tersi de var; "misogyny" de kadınlardan nefret etme hastalığı.

Kitabın Fransızca baskısı

* * *

Feminist öfkeyi üzerime çekmek elbette istemem ancak genellemelerden de nefret ederim.

Hele de insan davranışları ile ilgili genellemelerden.

Toplumsal cinsiyet farklılığına dayalı bir zemin üzerinde duran bugünkü dünya düzeni, erkek kötülüğünü cezalandırmakta çoğu zaman isteksiz davranıyor olsa da biyolojik olarak erkek olan bütün insanları da aynı sepetin içine atamayacağımızı düşünüyorum.

Rahmetli anneannemin zamanında isabetle söylediği gibi: İyisi de var, kötüsü de var!

Tıpkı, kadınlar gibi!

Toplumsal olarak eziliyor olmaları, cani ruhlu kadınları "iyi insan" yapmıyor olmalı.

Onları suça sürükleyen şey, toplumsal eşitsizlik düzeni olsa da.

* * *

İngiltere'deki Rosling Araştırma Merkezi'nde, bir koç tarafından döllenmemiş yumurtalar kullanılarak doğurtulan beş "babasız kuzudan" ikisinin hayatta kaldığının açıklanmasının üzerinden tam çeyrek yüzyıl geçti.

O günlerdeki heyecanlı tartışmaları hatırlıyor musunuz, bilmem.

Aynı işlemin insan embriyosu ve yumurtası kullanılarak yapılabileceğinin açıklanmasının yarattığı tartışmalar.

Hatta embriyo üzerinde gen çalışması yapılarak, genetik açıdan daha mükemmel bebeklerin dünyaya getirilmesinin mümkün olabileceği konuşuluyordu.

 "Ari ırk" yaratma yolunda Hitler mezarından sevinçle havaya fırlayabilirdi bunları duymuş olsaydı.

Bazı feministlerin de gözleri parlamıştı doğal olarak: Kadınların artık erkeklere çocuk doğurmak için bile ihtiyaç duymayacağı günlerin geldiğine yönelik tartışmalardan söz ediyorum.

Çok şükür ki bu bilimsel çalışma olduğu yerde kaldı.

Ancak bu bilimsel çabaların, günün birinde Kazuo Ishiguro'nun distopik romanı "Beni Asla Bırakma"sındaki gibi sonuçlanmayacağını da bilmiyoruz tabii.

* * *

Evia (Eğriboz) Adası'nda yaşayan ozan Hesiodos, erkeklere zararlı oldukları için kadınların ayrıca vergilendirilmesini önermişti.

Az gittik, uz gittik aradan geçen 2 bin 750 yıl sonra "misandry" kuşağına denk geldik.

Kim haklı?

Bu dünyada birbirlerini buldukları için sonsuz bir mutlulukla ödüllendirilen kadın ve erkeklere yer yok mu?

Birbirleriyle ilişkilerine bir şeyleri paylaşmak, ortak gelecek kurmak, sevmek – sevilmek olarak bakanlar?

Kuşkusuz ki varlar ve onlar için kadın – erkekler arasındaki "bireysel ilişki", aynı zamanda bir eşitlik meselesi de!

Yukarıdaki bu cümlede, "toplumsal cinsiyetten" değil, bireysel ilişki temelindeki biyolojik cinsiyetten söz ettiğimi bir kez daha vurgulamalıyım ki başıma feminist taşlar yağmasın.

Niklas Luhmann, Cogito'da (Sayı 4. Bahar 1995) yayımlanan "Aşk ve evlilik: Çoğalmanın düşün yapısı" başlıklı makalesinde, 18. yüzyıldan itibaren, evlilik anlaşmalarının devletin destekçisi olma vasfını yitirdiğini ve romantik aşkın tek başına bir "evlilik gerekçesi" olduğunu yazıyor.

"Aşk evliliğiyle oluşan bu birliğin ve eşler arasındaki aşkın insanın doğal yetkinliğinin bir gereği" olduğunu söylüyor.

"Romantik aşk"a tanınan bu özgürlüğün, toplumların yapısını değiştirmekte nasıl bir rol oynadığını anlatıyor.

Kadının özgürleşmesine denk gelen bir dönüşüm bu:

Özgür kadın, eşiti erkek ile birlikte, bir gelecek kuruyor.

Daha yolun başındayız belki ama toplumların değişip dönüşmesi için eski dönemlerde olduğu gibi yüzyıllar gerekmiyor artık.

Latince "aşk" anlamına gelen "amor" kelimesinin "kanca" anlamına gelen "amus" kelimesinden türediğini Bruce Fink'in "Lacan'da Aşk" isimli kitabından öğrendim.

Ortaçağın şafağında Andreas Capellanus, bu kelimeyi türettikten sonra şunu da yazmış:

"Aşık kişi arzunun zincirleriyle hapsedilir ve kancasıyla bir başkasını yakalamak ister." (Lacan'da Aşk. Özgür Öğütcen'in sunuşu ve Elif Okan Gezmiş – Zeynep Oğuz çevirisiyle. Kolektif Kitap.)

"Bir başkasını" yakalamak isteriz çünkü aşk bu kavanoz dipli dünyada yalnızlık çekmemizi önleyebilecek tek güçtür.

Milattan Önce 2. yüzyılda yaşamış filozof Panaetus'un öğrencisi de olan Stoacı Hecato tarihe şu sözüyle geçmiş:

"Sana içinde ilaç, ot ya da büyücü tılsımı olmayan bir aşk iksiri göstereceğim; eğer sevilmek istiyorsan, sev."

Pauline Harmange'ı günün birinde görecek olursam bunu hatırlatacağım.

Yazarın Diğer Yazıları

Elveda Nigel; kırık kalpli, güzel kardeşim!

O dünyanın en tutkulu âşıklarından biriydi. Yeni Zelanda'nın Mana Adası'nda yaşayan sümsük kuşu Nigel'dan bahsediyorum. Dağa taşa kendi türünün heykellerini diken ada yetkililerinin kurbanı oldu. Bir heykel için çarpan kalbi onu daha fazla taşıyamadı. Haliyle bu hikâyede çok mesaj var...

Ağlama değmez hayat!

Şunu düşünmeden edemiyorum: Belki de memleketimizin bütün dertleri, insani şeyleri konuşmaktan, üzerinde düşünmekten, tartışmaktan kaçınıyor olmamızdan kaynaklanıyordur

Flörtün ölümü, "tacizci" elinden mi olacak?

Erkeğin aklından çıkarmaması gereken şudur: Flört etmeye çalıştığım kadın rahatsız oluyor mu, olmuyor mu?