13 Temmuz 2019

Bana müsaade tatlım, “hedonik adaptasyon” yaşıyorum!

Beren Saat’in ilişkinin eski evreleri için sarf ettiği sözlere bakınca sorun acaba “hedonik adaptasyonda mı yatıyor” diye düşünmedim değil

Normal olarak bu aslında beni hiç ilgilendirmemesi gereken bir mesele.

Sadece beni değil, sizi de ilgilendirmiyor olmalı.

Ama işte görüyorsunuz, mübarek Cuma günü öğleden sonra oturdum, Bodrum’un beni evden dışarı davet eden bütün tahrik edici çağrılarına kulağımı kapadım ve ne sizi ne de beni ilgilendirmesi gereken bir konu üzerine yazacağım.

Magazin muhabirleri geçen gün yolda Beren Saat ile bir kız arkadaşına rastlamışlar.

Gazetede fotoğrafları vardı, Arnavutköy’de yürüyen iki genç ve hoş kadın.

Paparazziler Beren Saat’e zaten hep aynı soruyu soruyorlar, yine sormuşlar: Kenan Bey’den boşanacak mısınız?

Beren Hanım da “sizinle ne zaman sokakta konuştum ki şimdi konuşayım” gibisinden bir yanıt vermiş.

Muhabir arkadaşlarımız elbette bu soruyu durduk yerde ortaya atmıyorlar.

Beren Hanım’ı bu konuda gaza getirmek gibi bir niyetleri olduğunu da sanmıyorum.

Bunun sebebi genç oyuncunun sosyal medyada yayınladığı fotoğrafların altına, üstüne yazıp, milyon küsur takipçisinin üzerine saldığı mesajlar.

Mesela geçen gün bir grafik görüntü paylaşmış, Oscar Wilde’ın bir sözü:

“Sana sıradanmış gibi davranan birisini asla sevme!”

Diyeceksiniz ki ne var bunda, bundan bir ayrılık dedikodusu çıkar mı?

Elbette çıkmaz ama daha önce çıkmış bulunan ayrılık dedikodusu tamamen yalanlanmadan böyle şeyler paylaşırsanız kül yutmaz magazinciler işkillenir.

“İlerde yazı sermayesi olur” diyerekten arşive atmışım, Haziran başında da Kenan Doğulu’nun doğum günü vesilesiyle şunu paylaşmış:

“Ben oyun arkadaşımı buldum galiba dediğim bir akşamda gözlerin parlayarak baktın. Gece gitar sesiyle uyandım. Bir şarkıya başlamıştın, büyülendim. Biz o şarkıyı beraber bitirirken, aşk şarkısı olduk. Birbirimizin yaralarını öptükçe can arkadaşı olduk. Yaydığımız aşk enerjisiyle çevremizde iklim değişikliğine sebep olduk. Sonra bir noktada sen masumiyetini kaybettin, ben de oyun arkadaşımı, yol arkadaşımı... Bir yerlerin kapısında el ele çekilmiş naylon fotoğraflarımızı aşk sananlar için bunlar!”

Bitmedi, biraz sabır lütfen, devam ediyor:

“Ne zaman boşanacaksınız diyorlar sürekli... Güvenmek, bağlanmak, bağışlamak, vazgeçmek bütün bu ağır duygusal süreci hiç merak eden yok. Boşanmak işin en kolay kısmı. Ben evlenmeye de görece az hevesli taraftım zaten. Benim için esas olan hep aşktı, aşktır. Artık içimde ne öfke ne en ufak bir pişmanlık, her damla gözyaşıma ziyadesiyle değdin, iyi ki doğdun da sana aşık oldum.”

Şimdi bu açıklamaları “sokakta ayaküstü yapılmış açıklama” olarak kabul etmememiz gerekiyor, anladığım kadarıyla.

Düşünülmüş, dikkatle yazılmış, tashihleri yapılmış ve sonra sanal aleme salınmış.

Galiba biraz geri kafalıyım, aradaki farkı tam anlayamıyorum.

İşin ilginç olan tarafı Kenan Doğulu’nun atarlı-giderli duygusal bir zeminde yazılmış mesajlar ile ilgili herhangi bir yanıt vermiyor oluşu.

Çünkü yanıt veriyor olsa, tıpkı Beren Hanım’ın mesajları gibi magazin eklerinin manşetinde kendisine kolayca yer bulur.

Tipik bir erkek davranışı mı desem acaba?

“Görme, duymazdan gel, yanıt verme! Söylenir söylenir, unutur” diye mi düşünüyor acaba?

Bence bu umursamaz, yanıt vermez görüntüsü aslında ilişkiyi sürdürmek istediğine işaret ediyor.

Kamuya açık bir yanıt verip, yüzgöz olmak bitişe doğru bir adım daha atmak demektir.

Bitmesin istiyorsan, sözlerini ilgilisinden başkası asla duymayacak! Beren Hanım’a da önerim budur.

***

Biliyorsunuz, masallar hep mutlu sonla biter ve sonunda masalın kahramanları olan kadın ve erkek evlenirler, muratlarına ererler.

Sonra başlarına ne geldiğini, ilişkilerinin sürüp sürmediğini bilemeyiz, masallar bunu anlatmaz. Kaliforniya (Riverside) Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Sonja Lyubomirsky, The Myths of Happines isimli bir kitap yazdı.

Orada diyor ki “huzurlu ve mutlu bir evliliğin sınırlı bir raf ömrü vardır”. Biz insanların uyum sağlamak ile ilgili yeteneklerimiz var.

Mesela ağır fiziksel acılara maruz kalmış insanların ağrı eşiklerinin yükseldiğini biliyoruz.

Bunun bir benzeri de haz ile ilgili. Buna “hedonik adaptasyon” adı veriliyor. Bunun için aldığımız hazzın uç sınırlarda olması gerekmiyor üstelik.

Günlük yaşantımızda hissedeceğimiz sıradan hazlar için de böyle bir hedonik adaptasyon geçiriyoruz. Küçüklüğünden beri istediği her şey satın alınan bir çocuğun, artık yeni hiçbir oyuncak için heyecanlanmaması gibi! Boğaz manzaralı bir eve taşınınca her gün manzarayı seyretmek isteyen birisinin, bir süre sonra kafasını çevirip manzaraya bakmaması gibi ya da! Elbette kişisel – romantik ilişkiler için de geçerli.

İlk buluşmalar, el ele tutuşmalar, kaçamak öpücükler, sonunda kavuşma!

Ama insan bu tadına doyulmaz hazza da bir uyum gösteriyor, alışıyor. Hedonik adaptasyon geliştiriyor. Sonja (soyadını yazmak da okumak da çok zor) uzun süreli ilişkilerin de böyle bir hedonik adaptasyondan zarar göreceğinden söz ediyor. Cinsel tutkunun ve cinsel uyarının ise hedonik adaptasyona özellikle yakın olduğuna dikkat çekiyor. Melbourne (Avustralya) ve Stony Brook’da (ABD) yapılan bir araştırmanın sonuçları ilginç. Çiftlere gösterilen erotik resimlerin başlangıçta onların cinsel fantezilerini uyardığı ama bir süre sonra tepki sıklığının giderek azaldığını, aranın açıldığını gösteriyor. Sonja, Amerikalı yazar Raymond Chandler’den bir alıntı aktarıyor: “İlk öpücük sihirli, ikinci öpücük samimi, üçüncü öpücük rutin”.

Beren Saat’in ilişkinin eski evreleri için sarf ettiği sözlere bakınca sorun acaba “hedonik adaptasyonda mı yatıyor” diye düşünmedim değil.

*** Panik yapmayın arkadaşlar, çaresi de var! Bilim adamları bununla baş etmenin yolunu hazza ara verme olarak gösteriyorlar. Kendinizi hazza kaptırırsanız, uyum geliştiriyorsunuz, onun için buna zaman zaman ara vermek gerekiyor ki “bünye alışmasın”! Bu nasıl başarılacak?

Çok basit: “Birbirinize yapışık yaşamayın. Aranızdan rüzgâr geçsin!” Birbirini daha az gören çiftlerin ilişkisi daha uzun ömürlü olabiliyor. Bunun için tek bir formül de yok tabii. Kimi çift için ayda iki gün ayrı kalmak yeterken, kimisi için on gün yeterli olabilir. Bunu deneyip, kendiniz bulacaksınız. Sadece şunu bilin yeter: Bir ilişkideki kesintisizlik, sonunda daha keskin bir kesintiyle sonuçlanabilir!

Zaten “evlilik” adını verdiğimiz kurumun temel sorunu da burada yatıyor.

***

Toprağı bol olsun Johnny Cash, Amerikan rock ve country müziğinin efsane isimlerinden biri.

Evli olduğu sırada aşık olduğu şarkıcı, gitarist June Carter ile derin ve inişli çıkışlı bir ilişki yaşamıştı. Evlenmişlerdi elbette!

Cash’in yaşamını anlatan film (Walk the line) Türkiye’de de sinema ve televizyonlarda gösterildi.

Cash’i Joaquin Phoenix, June Carter’i de Reese Witherspoon oynuyordu. Ölümlerinden önce bu oyucuları kendilerinin seçtiğini biliyorum. Dört ay arayla hayata veda ettiklerini biliyor muydunuz?

Hafta sonu tatiline Cash’in bir şarkısıyla başlayalım o halde: Ring of fire!

“Ne alaka” derseniz, biraz alegorik!

Ateşten bir halka, nikah yüzüğü filan!


*Yazıdaki fotoğraflar, Magnum Photos sanatçısı Inge Morath'a ait. 

Yazarın Diğer Yazıları

Deli gibi sevişirsek aşktan ölürüz!

Aşk, insanın yaşam çakralarını açtığı gibi hayatınızın sondan beş on yılını da götürüyor olabilir; peki ya tercihiniz ne; 5-10 yıl kısa yaşamak mı, yoksa yüz yıl sürecek bir yalnızlığın esiri olmak mı?

Bir erkek ne zaman ölür?

Erkek ile kadın arasındaki eşitsizliğin altının çizilmesi, yerleşik düzene geçiş ile birlikte evlilik kavramının ortaya çıkışıyla başladı

Sevmek mi istersiniz, sevilmek mi?

Sevmek, kendi varoluşlarının kaynağıdır, sevilmiyor olsalar da