06 Ağustos 2022

"Azgın teke" demeden önce dur ve düşün

87 yaşındaki bir erkeğin, 80 yaşındaki eşini cinsel olarak hâlâ çekici bulması ne kadar şahane bir şey, değil mi? Ne zaman biteceği belli olmayan bir hayatı yaşarken, yanındaki kadına böylesine tutkuyla bağlı olabilmek! "Dört kitabın manası, budur eğer var ise!"

Pamela Stephenson Conolly, Guardian gazetesinin "ilişkiler" psikoloğu, Güzin Abla'nın Londra'da yaşayanı diyelim. Geçenlerde 87 yaşında, 40 yıldır evli bir erkek, Conolly'ye yazdığı bir mektupta 80 yaşındaki eşinden yakınıyordu.

Adamın derdi, eşinin artık kendisiyle sevişmek istememesiydi. Daha doğrusu "adamın istediği sıklıkta sevişemiyor" olmalarıydı.

Yani sevişiyorlardı ama erkek açısından "yeteri kadar" değil!

Bu sorundan haberdar olmamı Ertuğrul Özkök'e borçluyum, konu üzerinde kaynatmaya başlamadan önce onu da belirtmiş olayım.

Belli bir yaşı geçmiş insanların sevişmek istemeleri ile ilgili hikâyeler duyduğumuzda yüzümüzde bir tebessüm beliriyor.

Sanki sadece gençler sevişebilirlermiş, belli bir yaşın üstündekilerin canı böyle şeyler istemezmiş gibi!

Kim bilir, belki de kendi anne – babalarımız aklımıza geliyor.

"Yok canım daha neler, o yaşta da olur mu" diye aklımızdan geçirmemizin nedeni bu olabilir gibi geliyor bana.

Psikolog Erik Erikson, "psikososyal gelişimin sekiz aşaması" kuralını yazdığında sekizinci aşama olan "bilgelik" aşaması, 65 yaş ve üzerini tanımlıyor, insanoğlunun ulaşabileceği son evreye tekabül ediyordu

Terentius'un bu sözünü geçen hafta da hatırlatmıştım, sıkça yazmam gerekiyor sanırım ki insanlara özgü meseleleri "gariplik" diye görme huyumuzu da terk edebilelim: Homo sum, humani nihil a me alienum puto!

İnsanım, insanca olan hiçbir şey bana yabancı değildir!

Unutmayalım ki büyük memeli hayvanlar aleminde, sadece insanlar üreme amacı gütmeden de sevişebiliyorlar.

Böcekler alemine ise hiç girmiyorum!

Çünkü o minicik canlıların cinsel yaşamları ile ilgili bir şeyler okursanız kendinizden kuşkuya düşeceğinize ve "ben de erkek miyim" diye dertleneceğinize iddiaya girerim.

Tanrı, "semereli olun ve çoğalın ve yeryüzünü doldurun ve onu tabi kılın" diye buyurduğunda muhtemelen o yakınlarda bir de sirke sineği vardı ve bu emri üzerine alındı.

Bir çift sirke sineğine bir yıl süreyle diledikleri gibi yiyip içme ve sevişme olanağı verdiğimizde bu 25 sirke sineği kuşağı birbiri ardı sıra dünyaya gelecek anlamına geliyor!

Her sirke sineği 100 yumurta bırakır ve bunların da yarısı dişi yarısı erkek ise çiftleşirler ve yüzer yumurta bırakırlar. Bu, yıl sonuna geldiğimizde çevreye kırmızı minik gözleriyle sevimli sevimli gülümseyen 1 septilyon sirke sineği demektir. Septilyon yazmak için 1 rakamının sağına 42 adet 0 koymalısınız. Bu kadar sineği birleştirip, bir top yapma olanağımız olsaydı çapı, Dünya ile Güneş arasındaki mesafeden daha büyük bir küre elde etmiş olurduk.

Sonra bir gün böcekler alemine döner, cinsel hayatları konusunda dedikodu yaparız, söz!
En çılgın fantezilere sahip olanlarımız bile utançla başlarını önlerine eğeceklerdir, emin olun.
(Bu bilgileri Böcekler Gezegeni isimli kitapta okudum. Yazan: Anne Sverdrup – Thygesson. Çeviren: Dilek Başak. Koç Üniversitesi Yayınları.)

Yüzde 2'lik fark

Biliyorsunuz, genlerimizin yüzde 98'ini şempanzelerle paylaşıyoruz.

Aradaki yüzde 2'lik fark hem bu dünyayı bizler için daha yaşanılır hale getirdi hem de bu dünyanın sonunu hazırlamamız için gerekli işleri tamamlamamıza da fırsat verdi.

Son bir haftadaki aşırı sıcaklıklardan ve iklim değişikliklerinden yakınırken, karbon ayak izinizi, su tüketiminizi filan düşünme fırsatınız oldu mu?

Olmadıysa da dert değil, dört – beş sene sonra haftada bir yıkanacak suyu ancak bulabildiğinizde düşünmek için çok zamanınız olacak nasıl olsa.

Gerçi düşünerek bu durumu düzeltmek için de zaman kalmamış olacak ama "elle gelen düğün bayram" moduna geçebilirsiniz kolayca.

Bu yüzde 2'lik farkın kendini gösterdiği alanlardan biri de üreme isteğine bağlı olmaksızın sevişebiliyor olmamız.

Hayvanlar alemindeki en yakın akrabalarımızın bile böyle zevkleri yok ne yazık ki.

Cinsel organlarımız, zaten bizden bağımsız olarak gelişmediler. Önce besinleri gezerek toplayan insan topluluklarında "sahiplerinin" yaşam döngülerine ve sosyal alışkanlıklarına ayak uydurmak zorunda kaldılar.

Bu süreç içinde sadece leğen kemiğimiz ve kafataslarımız değişim göstermedi, baş parmağımız alet kullanmamızı sağlayacak şekilde evrilmekle kalmadı.

Cinselliğimiz de yakın akrabalarımızdan ayrılacak şekilde yeniden yapılandı.

Bana sorarsanız iyi de oldu.

Şebekler gibi çıplak popolar, çiftleşmeye hazır olduğunu bütün dünyaya ilan eden kıpkırmızı cinsel organlarla etrafta dolaşmaktan kurtulduğumuz gibi bu işe bir sofistikasyon da kattık.

Önden bir kadeh şampanya ile başlayıp, malum hareketleri belli bir sıra dahilinde tekrarladıktan sonra bir sigarayla sonlandırmak gibi şeyler sadece filmlerde ve karikatürlerde olmuyor.

Her insan, kendi olanakları dahilinde bu işe bir törensellik katıyor ve bunu sadece ama sadece hayattan zevk almak için yapabiliyor.

Üremek için çırpınanların varlığını da unutmadan tabii!

Bizi ayıran aklımız

Bizi diğer memeli hayvanlardan ayıran en önemli şey akıllı ve öğrenebilen canlılar olmamız.

Bunu söylerken "türcülük" yapmıyorum, elbette hayvanlar aleminin diğer canlılarının da kendilerine yetecek kadar akılları var, yine kendilerine yetecek kadar öğrenme yeteneklerinin olduğunu da biliyoruz.

Ama sanırım aklımızı kullanarak aletler yapabilen ve bunları kullanabilen tek canlı türü olduğumuz konusunda benimle tartışmayacaksınız. Akıl dediğimiz şey ise bizlerden bağımsız bir şey değildir.

Gidip marketten satın alıp, içimize yerleştiremeyiz, "getir" deseniz bile getiremezler!
Akıl bizim içimizdedir, bizden ve bulunduğumuz doğal / sosyal ortamdan kaynaklanır. Onunla birlikte gelişir.

20 kişinin sığabileceği bir mağarada yaşasaydık ve oradan sadece yakın çevredeki meyve, sebze, bitki kökü, kuş yumurtası vs. toplayacak kadar uzaklaşsak ve daha uzaklara gitmemiz hiç gerekmeseydi akıl yürüteceğimiz konular giderek standart meseleler haline geleceği için aklımız da belli bir düzeye kadar gelişebilirdi.

Ama öyle olmadı. Oradan oraya gezerken aklımız da hızla gelişti.

Yaş yetmiş iş bitmiş

Davranışlarımızı aklımız yönetiyor ama aslında ona bu yetkiyi veren de doğrudan bizleriz.

Ve öğrenilmiş davranışları tekrarlayarak hayatlarımızı sürdürüp gidiyoruz.

İleri yaştaki insanların ("yaşlı" tanımını kullanmadığıma ayrıca dikkatinizi çekmek isterim) cinselliklerinin konuşulması bile çok yakın zamana kadar tabu sayılan konulardan biriydi.

"Yaş yetmiş, iş bitmiş" sözünü ben uydurmadım, yakın geçmişteki atalarımızdan bize miras kaldı.

Psikolog Erik Erikson, "psikososyal gelişimin sekiz aşaması" kuralını yazdığında sekizinci aşama olan "bilgelik" aşaması, 65 yaş ve üzerini tanımlıyor, insanoğlunun ulaşabileceği son evreye tekabül ediyordu.

O yaşa gelmiş bir insanın yapabileceği en iyi şey, tabii Erikson'a göre, ölüm düşüncesini bir tarafa koyarak onun kesinliğini, sürebilen tek mutlulukla dengelemekti.

"O mutluluk da olduğunuz yerdeki iyi hâli ve düzeni geliştirmektir" diye yazıyordu. Erikson'un hayata veda etmesinin üzerinden 30 yıla yakın bir zaman geçti ve bu 30 yılda insan yaşamının son aşaması artık 65 + değil. Ki bu teoriyi ortaya attığında da 20'nci yüzyılın ikinci yarısına yeni girmiştik.

"Orta yaş bunalımı" kavramı da ilk kez 1965 yılında psikanalist Elliot Jaques tarafından ortaya atılmıştı. Bu kavramı ortaya attığı makalesini yazarken yararlandığı şey, 35 – 40 yaşları arasındaki danışanlarından edindiği bilgilerdi.

Ben 'iradeci'yim

Bugün 35 - 40 yaş arasında birisine "sen orta yaşlı oldun artık" derseniz kuşkusuz ki dayak yemezsiniz ama aklınızdan zorunuz olduğunu düşündüren bakışlarla karşılaşırsınız. Yani arkadaşlar, artık gençlik nerede bitiyor, orta yaşlı kim, kime yaşlı demeliyiz, biraz karışık. Bu kişiden kişiye değişebilir.

İnsanın yaşam enerjisinin temelini oluşturan cinsel içgüdü olan libidonun ne kadar süreyle canlı kalacağını ise de inançlarınıza göre kendiniz açıklayabilirsiniz.

Kimi bunu Allah vergisi diye açıklayabilir, kimisi de kendisine iyi bakmak, bir kadına / erkeğe tutkuyla bağlı olmak diye!

Ben "iradeci" sayılırım, libidonun da iradi olarak ölüme kadar canlı tutulabileceğini düşünüyorum.

Libidosunu uzun yıllar canlı tutanların yani aktif cinsel yaşamlarını sürdürebilenlerin ortalama ömürlerinin de uzun olduğuna iddiaya girerim ama kaybedersiniz.

Yazının başında sözünü ettiğim Pamela Abla'ya 80 yaşındaki eşinin sevişmek istememesinden yakınarak, "bu yaşta cinsel ilişki istiyorum, sapık mıyım" diye soran adam bu yüzden sapık filan değil.

Artık sıkça sevişmek istemeyen 80 yaşındaki eşi de "frijit" olarak nitelenemez.

Kadın, muhtemelen öğretilmiş olanı yaşıyor, aklı bunun doğru olduğunu söylüyor.

O hâlâ 35- 40 yaşın orta yaş olduğuna, 65 +'nın "bilge yaşlılık" dönemine tekabül ettiğine inanıyor belli ki.

Kim bilir, belki de artık kendisini çekici de bulmuyor olabilir.

Medya ve sinema endüstrisinin dayattığı güzellik kriterlerinden uzaklaştığını, memelerinin sarktığını, cildinin kuruduğunu düşünüyor olması mümkün.

Şu kadar yıllık evli olduğu bir erkeğin önünde çıplak görünmek fikri bile onu irite ediyor olabilir. Oysa belli ki 87 yaşındaki eşinin cinsel enerjisinde bir azalma yok.

80 yaşındaki karısı ona hâlâ cazip geliyor, hâlâ içinde bir şeylerin kıpırdamasına yol açıyor. ("Bir şeylerin kıpırdaması" üzerine espri yapmayın, ağzınıza biber sürmek zorunda kalmayayım!)

87 yaşındaki bir erkeğin, 80 yaşındaki eşini cinsel olarak hâlâ çekici bulması ne kadar şahane bir şey, değil mi? Ne zaman biteceği belli olmayan bir hayatı yaşarken, yanındaki kadına böylesine tutkuyla bağlı olabilmek! "Dört kitabın manası, budur eğer var ise!" 


Mehmet Y. Yılmaz'ın bu yazısı, Oksijen gazetesinden alındı.

Mehmet Y. Yılmaz kimdir?

Mehmet Yakup Yılmaz, 1956 yılında Malatyada doğdu. İlkokulu Antalya Devrim İlkokulu'nda, orta okul ve liseyi Denizli Lisesinde okuduktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat ve Maliye Bölümü’nden 1977 yılında mezun oldu

Gazeteciliğe SBF öğrencisi iken 1975 yılında Ankarada Mehmet Ali Kışlalı yönetimindeki Yankı Dergisinde başladı. Derginin Yazı İşleri Müdürlüğü görevini de bir süre yürüttü.

12 Eylül 1980 darbesi öncesinde Türk İş’e bağlı Yol İş Federasyonu ve YSE - İş sendikalarında basın müşaviri olarak görev yaptı, sendika gazete ve dergilerini yayınladı

Askerlik görevini Kara Harp Okulunda tamamladıktan sonra İstanbul Gelişim Yayınları’nda mesleğe döndü. Gelişim Yayınları’nda Erkekçe ve Bilim dergilerinin Genel Yayın Müdürü Yardımcılığı ve ardından Gelişim TV Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği görevlerinde bulundu

1985 yılında Hürriyete geçti ve Hürriyet Dergi Grubunu kurdu. Tempo, Blue Jean, Playmen gibi dergileri yayınladı.

Daha sonra Dönemli Yayıncılık Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Ercan Arıklı ile birlikte Dönemli Yayıncılık’ın 1 Numara Yayıncılıka dönüşmesi sırasında Genel Müdürlük görevini üstlendi. Aktüel, Cosmopolitan, Penthouse, Oya gibi dergilerin kurucu genel yayın müdürü oldu. Bugüne kadar 30u aşkın derginin kuruculuğunu yaptı.

1995 yılı başında Posta gazetesini yayınladı. Aynı yılın sonunda Fanatik gazetesini, 1996 yılı sonunda da Radikal gazetesini kurdu, genel yayın müdürlüğünü yürüttü.

2000 yılında Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü görevine getirildi. Bu görevi 5,5 yıl sürdürdükten sonra Doğan Burda Dergi Grububunun CEOluğu görevini üstlendi.

2005 yılından 2018 Eylül ayına kadar Hürriyet gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Ekim 2018den itibaren T24te yazmaya başladı.

Gazete köşe yazılarından derlenen "Kırmızıyı Seçtim, Aşk Mavinin Altındaydı”, Benden Selam Söyleyin Bütün Aşklarıma”, Aşktan Sonra Hayat Var Mı”, “Şaşırma Duygumu Kaybettim, Hükümsüzdür” isimli kitapları yayımlandı. Aşk Herşeyi Affeder mi” isimli uzun hikâyesi de kitap olarak yayınlandı. 

Türkiye medyasında en çok yayın başlatan gazeteci” olan Mehmet Y. Yılmaz, güncel politik gelişmelerin yanı sıra, deneme tarzındaki yazıları ile futbol üzerine yaptığı yorumlarıyla da biliniyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Yalnızlık korkusunun tek ilacı aşktır

İnsanoğlu gerçekten tuhaf bir yaratık. Stres altındayken ya da bir travmanın hemen içindeyken sarılacak birilerini arıyor, bu katalizör ortadan kalktığında ise gözü hemen dışarıya açılıyor. Ama bizi yalnızlıktan koruyabilecek tek şey aşktır!

Bir hadise var can ile canan arasında

Karşılıklı emek vermeden ilişki yürümez. Herkesin sevgilisinden beklemeye hakkı olan bir şeydir bu. Bu zahmetlere değmeyeceğini düşünüyorsanız, size düşen o klasik konuşmayı yapmaktır

Tatilde eşinizle niye kavga ettiniz?

İnsan türünün dişisiyle tatile çıkan bir erkek homo sapiens bilir ki tatilde kötü giden her şeyin sorumlusu kaçınılmaz olarak erkektir!