23 Ekim 2023

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping: Modern bir imparator mu; ülkesini ve dünyayı batıran bir günah keçisi mi?

Benim gibi iyimser ve saf siyasal bilimciler yıllarca Çin, Suudi Arabistan ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkeler zenginleşip orta sınıf nispeten büyüyünce Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da olduğu gibi insan haklarının ve demokrasinin gelişmesini beklediler ve havalarını aldılar...

"Yaklaşık her on yılda bir, tarihin gerçek yüzü Çin toplumunun hafızasından tamamen silinir."

- Astrofizikçi muhalif Fang Lizhi

Çin devlet başkanı Xi Jinping 2012’de görev başına geldiği zaman "Çin Rüyası" olarak adlandırılan bir vizyonla öne çıktı. Bu rüya, Çin halkının ekonomik refahını artırmak, teknolojik ilerlemeyi teşvik etmek ve ülkenin uluslararası sahnede etkisini güçlendirmek amacını taşıyordu. Xi, bu amacı gerçekleştirmek için "Yol Haritası" adı verilen bir dizi politika ve stratejiyi hayata geçirdi.

Ancak son zamanlarda Çin kendine yeterli bir süper güç olmaya karar verdi ve bu arada ülkenin ekonomik kalkınma modeli değişti. Çin ihracata dayalı büyümeden daha içe dönük ve inovasyon odaklı bir modele geçiş yaptı. Teknoloji, yapay zeka, uzay keşfi gibi alanlarda büyük yatırımlar ve inovasyon çabalarıyla Çin, uluslararası arenada rekabetçi bir oyuncu olma hedefini gütmeye başladı.

Zenginlik demokrasi getirir mi?

Benim gibi iyimser ve saf siyasal bilimciler yıllarca Çin, Suudi Arabistan ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkeler zenginleşip orta sınıf nispeten büyüyünce Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da olduğu gibi insan haklarının ve demokrasinin gelişmesini beklediler ve havalarını aldılar. Çoğu ülkede bunun tam tersi oldu.

Çin’de Xi Jinping, Çin Komünist Partisi'nin otoritesini ve kontrolünü pekiştirdi. Parti içi disiplini artırdı, yolsuzluğa karşı sert tedbirler aldı ve siyasi muhaliflere karşı baskı uygulayarak parti içindeki istikrarı sağlamaya çalıştı ve kişisel gücünü yoğunlaştırdı. Bu arada sayısız insan hakkı ihlali gerçekleştirildi.
Çin dış politikada "Kuşak ve Yol İnisiyatifi" gibi büyük ölçekli projelerle küresel ekonomiye ve ticarete yön verme amacını güttü. Ayrıca, Hong Kong, Tayvan ve Uygurlar gibi hassas konularda da sert bir politika izledi, her türlü uluslararası eleştiriyi iç işlerine müdahale olarak nitelendirdi.

Kendilerini devirmeyen krizler diktatörler için iyidir

Sayısız örneklerle kanıtlanacağı gibi kendilerini devirecek boyutlara erişmedikleri sürece çatışmalar, krizler, gerçek ya da icat edilen dış tehditler mutlak liderlerin koltuklarını korumaları için yararlıdır. Bu durumlarda halkın çoğu daha da milliyetçi olur, bayraklarının ve liderlerinin etrafında toplanırlar.
Çin Halk Cumhuriyeti yaklaşık 75 yıllık tarihi boyunca bir sürü büyük krizi üst üste yaşadı ve sonunda daha da güçlenerek ayakta kalmayı becerdi. 1958-61’deki Büyük Kıtlık, on milyonlarca ölüme ve yoksulluğa yol açan 1966-76 Kültür Devrimi, 1989’daki ordunun barışçı öğrencilerin üzerine ateş açtığı Tiananmen Meydanı katliamı, hatalı inşaat yüzünden 60.000 kişinin öldüğü Sichuan depremi, Uygurlar üzerindeki yıllardır şiddetlenerek devam eden baskı, tüm ülkenin bir hapishaneye döndüğü, kapıların kilitlenip halkın dışarıya çıkamadığı üçüncü dünyalı bir COVID’le mücadele uygulaması, Tayvan adası üzerindeki egemenlik iddiasının doğurduğu ulusal güvenlik sorunları, Çin’in Güney Çin Denizi'ni doldurup gittikçe büyüttüğü yapay adaların yarattığı uluslararası problemler bunlardan ilk aklıma gelenler. ‘Seni öldürmeyen her şey daha da güçlendirir’ derler.

Komünizm ve Kapitalizm aynı anda uygulanabilir mi?

Xi Jinping Ekim 2022’de üçüncü kez Çin Devlet Başkanlığı'na seçildikten sonra birçok Batılı analist onu gücünü iyice sağlamlaştırmış modern bir imparator olarak gördü. Ne de olsa ülkesinde hiç olmayacak bir şeyi, iki ayrı kutupta olan komünizmi ve kapitalizmi aynı anda uygulamayı becermişti. Üstelik bunları zaten yerlerde sürünen temel hak ve özgürlükleri daha da kısıtlayarak yapmıştı.
Ancak bir yıl sonra manşetler ve sosyal medyadaki dedikodular, kriz seviyesine ulaşan çeşitli ekonomik, siyasal ve uluslararası nedenlerden ötürü imparatorun evinde baskı altında olduğunu ve iktidar üzerindeki hakimiyetinin sanıldığından daha gevşek olabileceğini gösteriyor. Çin’in “sıfır COVID” politikasının hem insanları evlerine hapseden uygulaması hem de sonlandırışı çok sıkıntılı ve engebeli geçti. Öte yandan Xi’nin ABD üzerindeki casus balonu krizinde attığı geri adımı zorunlu koşulların etkisiyle onun çok ender gösterdiği devlet adamı pragmatizmine bağlamak mümkün. Sonuç onun ülkenin tüm kurumlarının gırtlaklarındaki boyunduruğu geçici de olsa biraz gevşetmek zorunda kalmış olması.

Çin’in son zamanlarda içinde bulunduğu çalkantılı ekonomik sıkıntıların ve dış politikadaki olumsuz gelişmelerin ülkenin yönetici kadrolarına yansımaması imkansızdı. Örneğin bazı siyasi yorumcular ABD üzerindeki casus balonlarının Xi’nin Washington ile ilişkileri istikrara kavuşturmasını engellemeye çalışan Çin ordusunun işi olduğunu iddia ettiler.

Xi'nin yönetiminin bir özelliği, kendisi ve Çin için karşılığını alabileceğini düşündüğü büyük ve riskli girişimler yapma eğilimiydi. Görev süresinin en başında, Politbüro'nun, ordunun ve güvenlik hizmetlerinin güçlü baronlarını hedef alan sönük bir yolsuzlukla mücadele tasfiyesi başlattı. Birçok analist o zamanlar böyle bir hareketin imkansız olacağını düşünüyordu. Xi'nin tıpkı iki selefi gibi güçlü çıkar grupları tarafından kısıtlanacağını varsayıyorlardı.

Ancak Xi, iddia edilen engelleri hızla geride bıraktı ve iktidarının nispeten erken dönemlerinde Çin için oldukça radikal bir politika gündemi başlattı. Çin'in borç sıkıntısı çeken finans sektörünü daha da zayıflattı. Dünya diplomasi sahnelerinde özür dilemeyen bir duruş sergiledi. Çin'in benzersiz ve etkin bir kalkınma modeline sahip olduğunu iddia etti.

Çin tarzı modernleşme = Köle ücretine dayalı ihracat

Xi'nin "Çin tarzı modernleşme" olarak adlandırdığı politika işçi haklarını iyice kısıtlayıp onlara köle ücretleri vermekten ve böylece ihracatı artırıp daha fazla artık değer yaratmaktan başka bir şey değildi. Batılı analistler bu yenilikleri Çin için yıkıcı ve diğer ülkeler için de bir tehdit olarak kınadılar.
Xi'nin uyguladığı politikaların çoğunun ortak bir yanı vardı. O da hem yerli hem de yabancı rakiplerini rahatsız edip dengeden uzak tutmaktı. ÇKP kökleri sözde çelişkilere ve mücadeleye dayanan sürekli bir devrimi denetleyen Leninist bir örgüttür. Uygulama ise totaliter bir siyasi rejim ve altta kalanın canının çıktığı vahşi bir kapitalizmdir. Bölgesel güçlü çıkarlar ve Çin'in bürokrasileri zaten olası rakip güç merkezleridir. Xi onları birbirlerinden ayrı tutmaya ve hatta belki de birbirleriyle çatışmaya teşvik etti. İngilizler buna “böl ve yönet” derler.

Ancak bürokrasileri çok fazla izole etmek, parti efendilerine yalnızca sözde sadık olan özerk derebeylikleri filizlendirme riski taşır. Bu ikilem, Mao Zedong'dan bu yana Çin'in liderlerinin her birini rahatsız etti, ancak Xi parti egemenliğine yaptığı takıntılı vurguyla onu güçlendirdi. Onun çözümü, "siyasi şok ve dehşet", parti devletinin gücünü bu gücü destekleyen yeni kurumsal düzenlemelerle birleştirmekti. Bu yaklaşım Çin'in başlıca güvenlik kurumlarını, savaş lordlarını ve gayrimenkul baronlarını daha sıkı sivil kontrol altında tuttuğu için ilginç bir şekilde dünya ve bölgesel barışa katkıda bulunabilir. Tabii bu durumda barış ulusal mutlak liderin iki dudağını arasına bağlı kalmaktadır.

İmparatora çıplak olduğunu söyleyecek kimse kalmadı

Çin, 2022'nin sonlarında sıfır COVID politikasını aniden terk ettiği zaman birçok gözlemci çok şaşırdı. Xi'nin, ÇKP'nin 20. Kongreden hemen önce fikir birliği Xi'nin artık bir anlam ifade etmediği için toplantıdan sonra siyaseti bırakabileceği ya da rakip bir liderin bir "kurtarıcı başbakan" olarak ortaya çıkabileceği ve Xi'nin yanlış politikalarını geri itebileceği yönündeydi. Bu umutlar, Xi'nin evet adamlarından oluşan yöneticiler atandığı ve imparatora çıplak olduğunu söyleyecek kimse kalmadığı zaman suya düştü. Yine de gözlemciler, Xi'nin sıfır COVID politikasını terk etme kararını, boş kağıt parçaları tutan birkaç öğrenci tarafından korkutulduğunun kanıtı olarak yorumladılar. Bu tür yorumlar, Xi'nin üçüncü döneminin başarısız olduğuna dair daha fazla homurdanmalara yol açtı.

Böyle bir analiz, Xi'nin ya fazla akıllı olmadığını ya da bir fanatik olduğunu varsayar, oysa bence o ikisi de değildir. Xi büyük olasılıkla, geçen baharda müttefiki Li Qiang’ın sorumluluğu altındaki feci Şangay kapanmasından sonra sıfır COVID politikasını yeniden gözden geçirmeye başladı. Li emirlere itaat etti, ancak muhtemelen daha sonra Xi'ye politikanın savunulamaz hale geldiğini söyledi. Ne de olsa, ÇKP'nin pandeminin başından beri mantrası "önce insanlar, önce hayatlar" idi ve Xi kendisini "halkın lideri" olarak şekillendirmişti.

Kapanma karşıtı protestolar ona tam da aradığı şeyi verdi. Sıfır COVID'i terk etmek iyi giderse onurunu koruyabilir ve vatandaşları dinlediğini söyleyebilirdi. Eğer işler kötü giderse, protestocuları ve üst düzey güvenlik şefinin açıkça onların arkasında olduğunu öne sürdüğü "düşman yabancı güçleri" suçlayabilirdi.

Xi usulü zikzak politikanın zararları

Geçen Aralık’ta hükümet aniden daha fazla yaşlıyı aşılamadan veya ilaç stoklamadan sıfır COVID'den vazgeçtiği zaman birkaç hafta içinde virüs ülkede yayıldı ve hükümet güvenilir veriler sağlamamasına rağmen, birçok bağımsız uzman bir milyondan fazla ölüme neden olduğu sonucuna vardı. Bu arada ülke on yıllardır partinin iktidardaki gücünü sürdüren hızlı ekonomik büyümenin çoğunu kaybetmişti.
Artan baskılar göz önüne alındığında birçok Çinli entelektüel Xi’nin ekonomi ve toplum üzerindeki demir pençesini gevşetmek zorunda kalacağını zannetti. Xi kısa bir süre önce parti genel sekreteri ve başkanı olarak benzeri görülmemiş bir üçüncü dönem kazanmış olmasına ve ömür boyu yönetmeye hazır görünmesine rağmen, halkın ona ve kurumlara olan güvensizliği onbir yıllık iktidarının en yüksek düzeylerindeydi.

Çin'in önde gelen yirminci yüzyıl liderleri Mao Zedong ve Deng Xiaoping, aksiliklerle karşılaştıklarında politikalarına ayar verirlerdi. Xi’nin de onların yolundan gideceği varsayılıyordu. Ancak asrın lideri onları şaşırttı. Sıfır COVID önlemleri ortadan kalkmış olsa da Pekin, Çin yaşamına hükümet müdahalesini artırma ve hızlandırma stratejisi uyguladı. Geçen sonbaharda protesto gösterisi düzenleyen düzinelerce genç gözaltına alındı ve uzun hapis cezalarına çarptırıldı. İfade ve toplantı özgürlüğü her zamankinden daha kısıtlı hale geldi.

Bir yıldan fazla bir süredir, ekonomistler Çin 'in yavaşlayan bir ekonomik büyüme dönemine girdiğini söylüyorlar. Bunu açıklamak için demografik değişikliklere, devlet borçlarına ve üretkenlikteki düşük kazanımlara ve piyasa odaklı reformların eksikliğine dikkati çekiyorlar. Bazıları, ülkenin ekonomik kalkınmasının zaten zirveye ulaştığını veya yakında zirveye ulaşacağını ve ABD'ninkini asla önemli ölçüde geçemeyeceğini savunuyorlar. Oysa daha önceki beklentiler Çin ekonomisinin ABD ekonomisini 2050’li yıllarda sollayıp geçeceğini gösteriyordu. Anlaşılan resesyona doğru giden dünya ekonomisi ve ülkedeki kötü ve istikrarsız siyasi yönetim bunu değiştirme yolundaydı. Ekonomik sorunlar genellikle ideolojik ve siyasi sertleşmeyi doğurur.

Neijuan = İnvolüsyon = İçine dönme

Çin halkının neijuan diye adlandırdığı kavram genellikle “involüsyon” olarak tercüme edilir ve ülkedeki gerçek ilerleme olmadan içe doğru bükülen yaşamı ifade eder. Hükümet, etkileyici bir başarı olan kendi cep telefonu uygulamaları ve yazılımları evrenini yarattı, ancak bu Çinlileri dış dünyadan izole etmeyi amaçlayan bir evrendi. Her yerde yüz tanıma teknolojisi içeren kameralar vardı ve büyük biraderin herkesi devamlı izlediği Orwell’in 1984 romanındaki koşullar Çin’de de gerçekleşmişti.
Bir zamanlar göreceli özerkliğe sahip olan dini gruplar – devlet tarafından tercih edilenler bile – şimdi ağır kısıtlamalarla mücadele etmek zorunda bırakıldılar. Üniversiteler ve araştırma merkezleri, uluslararası meslektaşlarından giderek daha fazla koptular. Çin'in az sayıdaki ama gittikçe artmaktaki bağımsız yazarları, düşünürleri, sanatçıları ve eleştirmenleri yirminci yüzyıl Sovyet meslektaşları gibi tamamen yeraltına itildi. Bağımsız ve tarafsız Freedom House örgütü Çin’in özgürlük notunu 100 üzerinden 9 olarak hesaplamış ve özgür olmayan ülkeler sınıfına sokmuş. Internet ve TV’deki içeriğin kısıtlanması açısından Çin, notu 2 ile tüm ülkeler arasında bir şampiyon.

Xi 2012'de iktidara geldikten sonra, ülke çapında bir yüksek hızlı demiryolu ağını tamamladı, yenilenebilir enerji teknolojilerinde söz sahibi bir lider oldu ve dünyanın en gelişmiş ordularından birini inşa etti. Geleceği belirsiz bir dünyanın baskılarına dayanabilmek için içe dönerek ülkenin nispeten kendi kendine yeterli duruma gelmesi politikasını izlemeye başladı. Ancak bence bunu yaparken askeri harcamalarda Amerikalılarla aşık atmak ve özgürlükleri daha da kısıtlayarak ülkenin işe yarayan nüfusunu yurt dışına kaçırmak gibi Sovyetler'in Soğuk Savaş yıllarında yaptıkları hataları tekrarlamaktadır.

Xi yönetiminin ulusal güvenlik ve kontrol takıntısı ilk bakışta entelektüellere veya şehirli profesyonellere zarar veren bir şey gibi görünüyor. Sivil toplum üzerindeki her zamankinden daha yaygın kısıtlamalar yüzünden dergiler kapatıldı, sanatçılar ülke dışına kaçtı ve yüz binlerce orta sınıf insan ülkeden göç etti. Mao zamanını hatırlatan bu doktriner sertleşmenin sıradan Çinliler üzerinde de büyük bir etkisi var. Otobüs şoförleri bile siyasi çalışma oturumlarına katılmak, “Xi Jinping Düşüncesi” hakkında dersler dinlemek ve kullanıcılara parti ideolojisi hakkında talimat veren cep telefonu uygulamalarını indirmek zorundalar.

Xi'nin iktidara gelmesinden bu yana ifade ve basın özgürlükleri yavaş yavaş ortadan kaldırıldı. Hükümet üniversitelere medya özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, sivil toplumun teşviki ve bağımsız soruşturma gibi konularda öğretim yasakları getirdi. Pandemiyle birlikte hükümet baskıyı ve güvenlik önlemlerini artırdı. “Sıfır COVID” politikasından çıkış sürecinin doğurduğu sıkıntılar sonrasında özgürlükler biraz daha kısıtlandı.

Bu yıl Çin'in yavaşlayan ekonomisi hükümetin yüzde beş büyüme hedefine zar zor ulaştı ve bu seviyede ancak en zorunlu devlet harcamaları karşılanabiliyor. Genç işsizlik oranı yüzde 20'nin üzerinde ve birçok insanın bir daire satın almaya ve evlenmeye gücü yetmiyor.

Eski çamlar bardak oldu

Mao öldükten sonra Deng'in etrafındaki parti büyükleri, partinin bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya olduğunu fark ettiler. Piyasa reformları başlattılar ve partinin toplum üzerindeki kontrolünü gevşettiler. Benzer şekilde, 1989 Tiananmen katliamından ve 1991'de Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra, Deng ve ondan sonra gelen yöneticiler ekonomik ilerleme eksikliğinin her iki olayı da desteklediğine ve Çin'i gelişmekte olan bir ekonomik süper güce dönüştüren geniş kapsamlı reformları zorladığına inanmaya başladılar.

Bu değişken otoriterlik kısmen Çin Halk Cumhuriyeti'ni ne pahasına olursa olsun korunması gereken sabit bir siyasi sistem olarak değil, sürekli olarak geliştirilebilecek devam eden bir çalışma olarak gören bir liderler kuşağına bağlanabilir. Deng gibi liderler 1949'da yeni ülkenin kurulmasına yardım etmişti, ancak düzeltilmesi gereken büyük ölçekli krizlere eğilimli olduğunu biliyorlardı. Mao yıllarının ardından, yönetimlerinin güvencesiz olduğunu da fark ettiler. Siyasi kontrolden vazgeçmek masada yoktu, ancak diğer birçok şey tartışmaya açıktı. Bugün Deng döneminden kalma hükümet politikası belgelerini okumak oldukça şaşırtıcıdır. Örneğin, 1982 parti direktifi Belge 19, ev tabanlı vaaz ve vaftiz gibi giderek yasaklanan dini uygulamalara açıkça izin veriyordu. Belgede, yeraltı dini hareketlerine nazik davranılması gerektiğini, çünkü devletin "dini hareketleri yeraltına zorlayan dine karşı şiddet içeren önlemler kullandığını" söyleniyordu.

Modern Çin Seddi bir Berlin Duvarı değildir

Bu neijuan çağında yaşayan birçok kişi için soru, bu içe dönüklüğün ne kadar süreceğidir. Bugünün Çin Komünist Partisi, diğer ülkelerdeki geçmişteki komünist partilerinden farklı olsa da bazı düşünürler, Çin'in içe dönüşü ile Soğuk Savaş'ın zirvesindeki Doğu Bloku ülkelerinin boğucu atmosferi arasında büyük paralellikler görüyorlar. Bazılarının bahsettiği çarpıcı bir benzetme Berlin Duvarı'dır. Duvar en başından beri, Doğu Alman devletinin yaşamak için arzu edilen bir yer inşa etmedeki doğal başarısızlığını gösteriyor gibiydi ve çoğumuz bunu insanları kendi ülkelerine kilitlemek için anakronik bir çaba olarak gördü. Yine de geçici olarak oldukça başarılıydı ve rejimin kendisini istikrara kavuşturmasına ve otuz yıl daha hayatta kalmasına izin verdi. Duvar Alman Demokratik Cumhuriyeti'ni kurtaramadı, ancak liderlere zaman kazandırdı. 

Şimdi Çin'in yöneticileri Berlin Duvarı'nın kendi yirmi birinci yüzyıl versiyonunu inşa ediyor ve onu mükemmelleştiriyor gibi görünüyor. Her ne kadar on binlerce Çin vatandaşı görüşleri nedeniyle hapishanelerde ya da ev hapsinde çürüse de bu bariyer genelde fiziksel değil. Bunun yerine devlet iktidarı internette, televizyonda, ders kitaplarında, filmlerde, sergilerde ve hatta video oyunlarında partinin Çin'in hayatta kalması için gerekli görünmesini sağlayan bir tarihsel anlatı yaratmak için konuşmayı ve düşünceyi giderek daha zorlaştıran bir sansür sistemi aracılığıyla uygulanıyor. Bu siyaset aynı zamanda Çin'in küreselleşmenin temel taşı olan karşılaştırmalı üstünlük ilkelerini reddederek tüm kilit teknolojileri kendi başına inşa etmesi gerektiği fikrini de içeriyor.
Doğu Almanya'da olduğu gibi bu taktik de başlangıçta başarılı oldu. Birçok insan partinin tarih versiyonunu içselleştirmişti. Liderleri Çin'i yabancı egemenliğinden kurtarmış ve Çin'i güçlü bir ülke haline getirmişlerdi. Bu nedenle sadece ÇKP birkaç kusuru olsa bile halkı geleceğe götürebilirdi. Ancak bu inanç sistemi, partinin Çin'in birçok zorluğunu etkin bir şekilde yönetmesine dayanıyor. Bu insanların parti devletinin uzun koluna itirazlarını bir kenara bırakmalarına izin veren 45 yıllık son derece istikrarlı ekonomik büyüme boyunca nispeten kolaydı. Çoğu ülkede olduğu gibi, yaşam standartlarında hızlı kazanımlar getiren bir rejime karşı örgütlenmek zordur.
Doğu Avrupa'nın komünist devletlerinde, II. Dünya Savaşı sonrası dönemin genel refahı 1970'lerde azaldı ve birçok kişinin yeni gerçeklerini açıklamaları için muhaliflere ve eleştirmenlere bakmasına neden oldu. Bu, ihracatı azalıp benzer bir uzun vadeli durgunluğa giren bir Çin'de de olabilir. Unutmayalım ki duvarlar genellikle işe yaramaz. Buna Çin seddi, Berlin duvarı ve Trump’ın parasını Meksikalılara ödeteceğini iddia ettiği duvar da dahildir.

Sansür hem siyaset hem de ekonomi için zararlıdır

Xi'nin bugünkü Çin'i ile 1960'ların ve 1970'lerin Doğu bloğu arasındaki farklar çoktur. O yıllarda, Sovyet blokundaki ülkeler bir kıtlık ekonomisi yaşadı. Çoğu yerde ekmek kuyrukları vardı ve bir otomobil satın almak için yıllarca beklemek gerekiyordu. Bugün Çin'de böyle bir yoksunluk belirtisi yok. Bununla birlikte hükümetin tam kontrol arayışı ülkeyi daha yavaş bir büyüme yoluna soktu ve çoğalan bir memnuniyetsizlik yarattı. Rejimi eleştirenler Pekin'in bilgi üzerindeki kısıtlamalarının büyük olasılıkla COVID-19 krizine yol açan koşulları yarattığına dikkat çekiyor. 2019'un sonlarında yerel yetkililer virüsle ilgili erken uyarıları susturdular, çünkü kötü haberlerin kendilerine kötü yansıyacağından korkuyorlardı. Bu sessizlik virüsün bir dayanak noktası kazanmasına ve dünyaya yayılmasına izin verdi. Sansür bunu ve diğer hükümet kaynaklı sorunları halkın gözünden uzak tutsa da aynı zamanda en zeki vatandaşları küresel eğilimlerden ve en son araştırmalardan koparıyor. Bu tür bilgi engelleri yalnızca Çin'in kendisine zarar verebilir. Amerika Birleşik Devletleri bile gelişmiş çipler ve diğer teknolojiler için Hollanda ve Tayvan gibi diğer ülkelere bağımlıysa, Çin'in liderlerinin şimdi hayal ettiği gibi gerçekten tek başına yol alıp alamayacağı merak konusudur.

Kültür savaşı

Şurası bir gerçek ki Çinlilerin çoğu köylü kökenlidir ve kendileriyle aynı değerleri paylaşmayan, yabancılaşmış ve burjuva değerlerine sahip şehirlileri hiç de sevmezler. Ülkedeki çıkar çatışmasının arkasında ekonomik pasta paylaşımı kadar önemli bir kültür savaşı da yer almaktadır. Bunun ülkede “diplomasızların diplomalılardan intikamı” düzeyine erişip erişmeyeceğini zaman gösterecek.

Ülkemizdeki kültür savaşı kendisini ekonomik faktörlerin önüne geçerek kanıtlamıştır. Türkiye ile benzerlikleri az, farkları çok olan Çin’deki sistem büyük değişikliklere gebedir. Ancak sistemin Sovyetler Birliği gibi kısa zamanda çöküp dağılmasını beklemek de bir hayalcilik olur. Daha sırada Tayvan’ın olası işgali var.

Yazarın Diğer Yazıları

Diktatörlerin el kitabı

Yönetim felsefen bodrumda mantar yetiştirmek gibi olmalıdır: Karanlıkta bırak ve doğal gübreyle besle!

Amerikan kültür savaşı ve Trump'ın tekrar seçilme şansı

Trump halkının bence büyük ölçüde algı ürünü olan “kültür savaşı” gündeminin öğelerini iyi kavramış durumda. ABD’deki zaten kırılgan olan fay hatlarını kaşımasını, yabancı göçmen ve LGBT karşıtlığını kullanmasını iyi biliyor...

Narendra Modi

Dünyanın ve ülkesinin en sevilen lideri; Hindistan'ın en dindar, en bölücü ve en otoriter politikacısı